Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 22
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Siz ister entelektüeller deyin, ister aydınlar, ister şu bu... Ben daha genel ve hafiften ironiye yaslanarak "pek okumuşlar" diyeceğim... Özellikle de beyaz aydıncıkları değil (çoğu hâlâ kayıp vaka!) muhafazakâr veya liberal kesimleri kastedeceğim... Şöyle bir özelliğimiz var... Konuşuyoruz, konuşuyoruz, konuşuyoruz ama konuştukça apaçık olan şeyleri bulandırıyoruz. Analiz yapıyoruz, yorum yapıyoruz, ayrıştırıyoruz, detaylandırıyoruz ama bir türlü toparlayamıyoruz.
Kavramlar, terimler, söylemlerle boğuluyor ama eylemin gücünü unutuyoruz. Fetoculuğa, darbe ihtimallerine, Batı'nın Türkiye'yle derdine yaklaşımımız da böyle oldu. Öğrendikçe zayıfladık. Oysa millet öğrendikçe, güçleniyormuş.

Örnek mi istiyorsunuz?.. Çoğu AK Partilinin Cumhurbaşkanı'nın muhtarlar toplantılarını bu kadar uzatmasını anlayamadığını iyi bilirim. Belki şimdi anlamışlardır. Örnek mi istiyorsunuz?.. Üç yıl önceki Mısır darbesini ve İhvan'ın pasif direnişinin nasıl kanlı biçimde bastırıldığını kahrolarak izledik; gazetelerimizde yazdık, çizdik. Fakat bir de milletin izleyişi ve yorumlayışı varmış! Hiç dikkat etmemiştik ama o yorumun sonuçlarını gördük, yaşadık.
Millet, darbeye direnişte cesaretle "duran" olmak yerine cesaretle "durduran" olmak gerektiğini yazmış bir kenara... Örnek mi istiyorsunuz?.. Millet, Cumhurbaşkanı konusunda muhafazakâr medyada bile kendine yer bulmaya başlayan ve "okumuşlar" kesimini etkileyen hinlikleri hiç kafasına takmamış; "vatan"kavramının en yalın halinin en güçlü davet olduğu gerçeğini kalbinin bir köşesinde aşkla saklamış.
Ve belli ki, normal olmayan konularda asla "normalleşme"yeceğine yemin etmiş! Hele şu günler geçsin... Kafalar sakinleşsin... O zaman bunları daha net görüp kavrayacağız. Hiç şüpheniz olmasın!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 22
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Şimdi bizim burada üzerinde durmak istediğimiz husus şudur; FETÖ'nün operasyonel olarak kullanıldığı ve üst aklını neoconların ördüğü bu saldırının Türkiye'deki kökleri nerede? Eğer bunu tam bu günlerde tespit edemezsek, bu tür girişimlerle daha çok karşılaşırız. Şu günlerde ordunun darbe yapamayacak hale getirilmesi, askeri okulların kapatılması falan bunlar Türkiye için bir devrimdir. Ama postmodern mandacılık, yalnız darbeci askerlerin tasfiye edilmesiyle ortadan kalkacak bir olgu değildir.

Örneğin, postmodern mandacılık, ekonomi yönetiminde Türkiye gibi ülkelerin, kendine özgü bir ekonomi-politikası olmasına karşıdır. Bu anlayış, gelişmekte olan ülkelerin yalnız küresel sistemi takip etmesi gerektiğini, bunun için IMF'nin ya da derecelendirme kuruluşlarının reçetelerindeki reformları "yapısal" reform adıyla yapmasının yeterli olduğunu söyler. Merkez Bankası'ndan başlamak üzere, bütün ekonomi kurumları ve "bağımsız" düzenleyici-denetleyici kurumlarının, neoliberal ezberlerin dışında adım atması, bu anlayışa göre, bir felaketle eşdeğerdir.

Şimdi lütfen Türkiye'de 2008 tarihini milat kabul edelim ve Erdoğan'ın IMF ile ilişkiyi kesip, yeni bir yola Türkiye'yi sokmak istediği bu tarihten itibaren FETÖ yapısının medyasında ve ona "paralel" medyada yazıp çizen iktisatçıların yazdıklarına bakalım. Bunlar, bu postmodern mandacılığı savunmuş ve işlemişlerdir. Türkiye gibi ülkelerde esasında ekonomi yönetimi diye bir kavramın olamayacağını, ekonomi yönetiminin küresel piyasaya uyum sağlamak doğrultusunda düzenleme yapmaktan ibaret olduğunu söylemişlerdir. Bunun için Türkiye'nin, özellikle 2012'den başlamak üzere, büyümesini neoliberal ezberlerle düşürmüş, Hazine'yi, Merkez Bankası'nı ve SPK, BDDK gibi kurumlarımızı adeta bu paralel çeteye emanet etmişlerdir. Şimdi bunları temizliyoruz, ama bu yetmez; bunların ideolojisini de ekonomi yönetiminden temizleyeceğiz.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 22
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

1970'lerden itibaren, Kemalistlerin gözünün içine baka baka devlette örgütlenebilmişlerdir. Bu yüzden oğlunun/ kızının devlette bir istikbali olmasını isteyen dindar anne-babalar da çocuklarını bu yapıya teslim ederek insan kaynağı sağlamıştır.'Dindar düşmanı devlet' algısı, FETÖ'nün devlete sızma taktiklerini 'anlaşılabilir' kılıp yaygınlaştırmıştır.
Yine bu yüzden, FETÖ, tüm dinle bağdaşmayan açıklamalarına rağmen, bir kısım dindarlar nezdinde mazur görülmüş, 'maslahat gereği herhalde' denilerek hüsnü zanla karşılanmıştır. Kaldı ki, verilere göre darbe planlayıcılarının üst kademesindekilerin hepsi1980'lerden başlayarak orduya sızmıştır, dolayısıyla ortada Kemalistlerin övüneceği türden sistemli bir dışlama başarısı da yoktur.
Ak Parti'nin, FETÖ'cülere devlet kadrolaşmasında alan açtığı doğrudur. Yalnız 'denize düşünce yılana sarılan' Ak Parti'den bu alanda özeleştiri isteyen Kemalistlerimizin de Hayrünnisa Gül'ü görmemek için protokolün arkasından dolanan veya Emine Hanım'ı davetlerine çağırmayan generallere, 27 Nisan e-muhtırasına, Ak Parti'yi kapatma davasına olan desteklerini gözden geçirmesi gerekmez mi?
Türkşen'e 'liyakat esaslı' sistem hakkında söyledikleri noktasında sonuna kadar katılıyorum. Ancak kendisi 'liyakat esaslı sisteme geri dönmek'ten bahsetmiş. Ne var ki, Türkiye'de liyakat esaslı bir sistem hiç olmadı. Ak Parti öncesinde liyakat sahibi insanlar, gümüş yüzük taktığı, eşi veya annesi örtülü, babası sakallı olduğu, içki içmediği, adı Kürtçe olduğu, dini İslâm olmadığı, vb. sebeplerle dışlanıyorlardı. Ak Parti döneminde bu nispeten azaldı ama yok olmadı. Hep beraber bunun düzeltilmesi için çağrıda bulunmalı ve yetkilileri zorlamalıyız. Toplumumuzun hiçbir sosyolojik tabakasını dışlamayan, milletini olduğu gibi kucaklayan bir bürokrasi yapısı, devletin yeniden yapılandırılmasının esasını teşkil etmelidir.
15 Temmuz darbesinde, bildiri metninin özellikle Kemalist kesimin gönlünü okşayacak şekilde yazılmış olduğuna da dikkatinizi çekmek isterim. Bu, Ak Parti'ye karşılık Gülencilerin Kemalistlerle bir ittifak arayışı içinde olduğu anlamına gelmektedir. Ak Parti'yi DAEŞ parantezine alıp, "Ülkenin 'çağdaş, modern' insanları da bizim gibi düşünüyor" argümanını işleyeceklerinin emareleri vardır. "Kalbim vatan diye atıyor" diyen Türkşen gibi vatanseverler oldukça da, sanırım Gülen'in kendilerine uzattığı el kırılmaya mahkûmdur.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 22
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Oysa son 10 yıldır karşılarında, 100 yıllık dünya ve bölge sistemi yıkılıp yeniden kurulurken kendi ulusal çıkarlarının da dikkate alınmasını talep eden yeni bir Türkiye var. Ulusal çıkarları hesaba katılmadığında eskiden olduğu gibi olan bitene boyun eğen Türkiye'nin mazide kaldığı gerçeğini Batı bugün bizden çok daha iyi görüyor. Zira Batı, yeni Türkiye'nin kendi ulusal çıkarlarını savunmaktan vazgeçmemesi nedeniyle yıllardır büyük sıkıntılar yaşıyor. AB Türkiye'nin göçmen meselesinde yük paylaşmaya davet eden tavrını, ABD ise Ankara'nın Irak ve Suriye'de izlediği ulusal tehdit-çıkar algısına dayalı dış politikayı hazmedemiyor.

Türkiye, diklenmeden dik durma ilkesini esas alan bu politikada ısrar ederken, Batı medeniyetinin ana unsurlarından biri olduğunu hatırlatmakla kalmıyor. Ankara, bir yandan da Batı'nın karşısında her daim var olmuş kadim bir medeniyetin öncüsü ve hamisi olduğu gerçeğini vurguluyor.

İşte tam da bu nedenle Türkiye halklarının 15 Temmuz'da bir askeri darbe girişimini şanlı bir direnişle durdurmuş olması, bugün sevindirici bir gelişme olarak okunmuyor. Türkiye'nin de bu noktadan sonra meseleye bu yeni realitenin ışığında bakması ve yeni bir strateji belirlemesi kaçınılmaz gibi görünüyor. 15 Temmuz'un milat olduğu bu hikâyeye bir bütün olarak baktığımızda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ürünü olarak ortaya çıkan siyasi, ideolojik ve diplomatik düzenin artık merkez üssü Suriye olan bir depremle yıkılmaya başladığı, devletler arasındaki eski çıkarlar dengesinin de eski haliyle sürdürülemeyeceği görülüyor. Türkiye, 100 yıllık bir gerilimin ürünü olan bu küresel ölçekli depremin merkez üssünün tam da eşiğinde duruyor. Depremin yol açtığı zayiatın minimize edilmesi de Türkiye'nin bundan sonra iç ve dış politikada izleyeceği stratejiye bağlı.

Şurası bir gerçek ki Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye'nin içindeki gerilimleri azaltacak akıl dolu cesur hamlelere şimdi her zamankinden çok ihtiyaç duyuluyor. Batı'yla yeni, daha rasyonel bir ilişki tarzının mümkün olup olamayacağı sorusuysa dış politika konusunda hayati önemde bir soru olarak önümüzde duruyor. Bu soruya verilen cevap "Artık mümkün değil" şeklinde olacaksa, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın 9 Ağustos'ta Rusya Devlet BaşkanıVladimir Putin ile yapacağı görüşmenin öneminin daha da artacağından emin olabilirsiniz.

Özcan Tikit/Habertürk

  • 5
  • 22
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

FETÖ'nün dışarıdaki uzantılarının 2 koldan saldırıya geçeceği öngörülmüştü. Bunlardan birincisi ekonomide gidişatın kriz olduğu algısını yerleştirmek, ikincisi de Türkiye'de insan hakları ihlalleri olduğuna dair olabildiğince propaganda yapmak...
Ekonomiye dair girişimleri başarılı olamadı. Çökertilmek istenen Borsa, kendi normallerine hızlıca kavuştu. Merkez Bankası, piyasa darbesini önleyecek tedbirleri geciktirmedi, hane halkı 9 milyar $'ını satarak bir yandan doların ateşini düşürdü diğer yanda milli parasına sahip çıktı.
Bu gelişmenin ardından FETÖ'nün başta ABD ve AB'deki uzantıları, Türkiye'den kaçırdıkları kaynakları da kullanarak ülke aleyhinde kampanya başlattılar. Kanal kanal dolaşıp bizdeki demokrasi zaferini, tersinden anlatmanın yollarını geliştirdiler.
Söyledikleri, insan hakları ihlali ve demokrasimizin tehdit altında olduğuna dair düzmece raporlar, demeçler ve sahte araştırmalar... Görünen o ki Türkiye'nin dışarıdaki algısını zedeleyerek ülkemizi dünyada yalnızlaştırma projeleri giderek hızlanıyor.
Bu süreci tersine çevirme yolunda bizlerin başlattığı girişimleri daha yoğun ve etkin hale getirme ihtiyacımız var. STK'larımızın hızla koordine olmak ve bu sürece aktif katılmak zorunluluğu vardır. Yalnızca dış basına ilan vermek yetmez, en yetkin kurumsal iletişim birimlerini devreye alıp, yurtdışında "adam adama markaj" ihtiyacımız doğmuştur.
Biliyorum ki FETÖ'nün Batı'ya enjekte etmeye başladığı "Türkiye düşmanlığı" zehrine karşı en güçlü panzehir, yine diplomasi ve medya üzerinden gelişecektir. Burada her işadamı, STK üyesi ve iletişim yetkinliği olan herkes, görev sahibidir. Tankları durdurabiliyorsak yalanları da durdurabiliriz.

Şeref Oğuz/Sabah

  • 6
  • 22
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Daha önceki darbelerin ABD onayıyla yapılması, Gülen'in ABD'de ikamet etmesi ve Gülencilerin elde ettiği kozmik sırların yabancı ülkeler için değeri "Gülenci darbenin" arkasında ABD olduğuna dair bir nedensellik gücüne sahip değil, diyor. Söz konusu yazısında, "ABD'nin Gülenci darbeyi gerçekten de önceden bilmediğine kimse garanti veremez ve zaten inandırıcı da olmaz…" dediği halde, "Gülenci darbenin" arkasında ABD'nin olduğuna dair "nedensellik gücünü" yakalayamaması, doğrusu beni ümitsizliğe gark etti.

Hatta… Etyen Beyi darbenin arkasında ABD olduğuna ikna etmek, ABD'yi darbenin arkasında Gülen'in olduğuna ikna temekten daha zormuş gibi geldi bana. Yine de hepten umutsuz değilim; zira bilim de Fehmi Bey de her geçen gün gelişiyor. Fehmi Bey, Etyen Bey'in aksine, darbenin arkasında Gülen'in olduğundan pek emin değil; oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Lakin, darbenin arkasında ABD'nin olduğundan gayet emin. Geçen günkü yazısında ABD'nin "başarısız kalmış" darbeleri üstlenmemiş olmasının o darbelerin arkasında olamadığı anlamına gelmeyeceğini, "Kabahat samur kürk olmuş, kimse üstüne almamış" özdeyişiyle dercetti.

Mezkur yazısında, 27 Mayıs darbecilerinden, MBK üyesi Sami Küçük'ün anı kitabından şu satırları iktibas etmiş: "İngiliz Harp Akademisi'ni bitirmiş, üç yıl Tokyo'da tüm personelinin Amerikalılar olduğu BM Komutanlığı'nda çalışmış, Türkiye'de Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığı protokol şubesinde görev yapmam nedeniyle yabancılarla ve öncelikle Amerikalılarla en sık görüşen MBK üyesiydim. Ben ve İngilizce bilen diğer MBK üyeleriyle yaptığım görüşmelerde, Amerikalıların bizi ihtilale teşvik eden söz ve imalarla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sorduğumda hep 'hayır' cevabı aldım…"

Fehmi Bey hemen bu satırların ardından "dalgasını" geçmeyi de ihmal etmemiş: "Ne güzel değil mi? Sormuş ve arkadaşları 'Hayır, Amerikan parmağı yok' demişler…" Ne dersiniz Etyen Bey, güzel mi?

Salih Tuna/Yeni Şafak