Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Günün öne çıkan yazarları

  • 1
  • 12
Günün öne çıkan yazarları
Günün öne çıkan yazarları

"Sürekli Darbe"nin kanıtlarını saptamaya çalışırken bazı gelişmeleri göz ardı edemezsiniz. Mesela Amerika ile aramızda tırmanan güvensizliği ve bunun sonucu olan anlaşmazlıkları hesaba alırsanız... PKK terörüne Amerikan destekli PYD tarafından verilen lojistik desteği hesaplarsanız... Ortadoğu'daki sayısız kriz nedenine bir de Şii-Sünni hesaplaşmasının eklendiğini ve bu hesaplaşmanın Amerika tarafından Musul harekâtına Şii ağırlıklı olarak yansıtılacağını düşünürseniz...
Ya da PYD'ye verilen destek yetmezmiş gibi FETÖ'nün de Amerikan himayesinde korunması, artık alıştığımız günlük gelişmelerden biri değil mi?
Gazeteciler.com. sitesi yazarı Süleyman Özışık bir anlamda "Sürekli Darbe"diyebileceğimiz olaylar dizisini listelerken mesela Adil Öksüz'ün tüm suçları sabitolmasına rağmen salıverilmesini ve bir daha bulunamamasını, dokunulmazlıkları kalkan HDP'lilere bir türlü dokunulmadığı gibi onlara yeni suçlar işleme konusunda adeta prim verilmesini ve en önemlisi de bazı masumların Fetö'cü diye ihraç edilmesini ve Fetö'cü olanların birileri tarafından korunup kollanmasını da örnek olarak vermişti.
Fırtınalı denizde yaşamaya alışmış gibi değil miyiz bir açıdan?

  • 2
  • 12
Günün öne çıkan yazarları
Günün öne çıkan yazarları

DHKP-C'li terörist Elif Sultan Kalsen'in ailesine tazminat davası açıldı.. İstanbul emniyetine düzenlediği terör saldırısında yaralanan polis memurumuza ödenecek tazminatı, teröristin ailesinden istiyor devlet..
Kalsen'in mirasçıları bu borçtan sorumlu.. Talep edilen rakam, yaralı polis memuruna ödenen 16 bin lira tazminat ve yasal faizi.. Değerli dostlar, bazı konular üzerine karar verilirken çok boyutlu değerlendirilme yapmak gerekiyor..
Bu da onlardan biri..
Bölgede terör örgütünün insan kaynağını besleyen en önemli unsurlardan biri de intikam duygusuydu.. Evinde çatışmada öldürülmüş bir kardeşi, amcası, dayısı olanlar arasından gönüllü olarak terör örgütlerine katılanların sayısının, kaçırılıp-kandırılıp örgüte katılanlardan daha fazla olduğu biliniyor.. Bu intikam duygusunu ortadan kaldırabilmek adına devlet geçtiğimiz 10 yıl boyunca çok radikal önlemler aldı. Çocuklarını örgüte kaptırmış olan ailelerle barıştı.. Evlatlarının tuttuğu yolun yol olmadığını anlattı onlara..
Ailenin geri kalanlarının da devlet-millet düşmanı olmaması için ilave tedbir arayışına girişti.. Hâl böyle iken ve şartlar böyle pamuk ipliğine bağlı iken, bu tazminat meselesi de nereden çıktı şimdi?..
Her gün onlarca şehit verdiğimiz bu istiklâl mücadelesinin göbeğinde bu ne kadar da gereksiz bir tasarruftur.. Devlet, kızı terörist olduğu için ayrı, öldüğü için ayrı yüreği yanan bir anneden para mı isteyecek?..

  • 3
  • 12
Günün öne çıkan yazarları
Günün öne çıkan yazarları

Tarihi bir fırsatı elinizin tersiyle ittiniz. Daha doğrusu, "Batılı efendileriniz" itmenizi sağladılar. Dolayısıyla, başkanlık "üniter devlette başkanlık" şeklinde gerçekleşecektir.
Olur mu? Mis gibi olur. Federasyon, başkanlık sisteminin "olmazsa olmazı" değildir. Başkanlık sistemi bünyemize uygundur. Halkımız güçlü yönetim sever. Devlet adamlarında "paternalistik" tavır görmeye hem alışmış hem de bunu benimsemiştir.
Başında "baba adam" ister, bugün alafrangalar "patron", alaturkalar "reis" diyorlar.
Bu memleket altı yüz yıl bir tür başkanlıkla yönetilmiştir. Atatürk ve İnönü, her ne kadar devletin şekli parlamenter görünse bile (demokrasi demedik), fiilen ve çatır çatır başkanlık sistemini uygulamışlardır. Adını koymak mı size tuhaf geliyor?
Diktadan korkanlar, cumhuriyetin ilk otuz yılının hesabını verebiliyorlar mı? Milli Şef'in başbakanlarından kaçının adını sayabilirsiniz?
Bayar-Menderes dönemi de adı konulmamış bir "yarı-başkanlık" uygulaması değil miydi?
Kafaları "nalıncı keseri" kafasıdır. "Bizimki başka" yaklaşımı. Parlamenter sistemde, "zayıf başkanların" memlekete verdiği "zararlar" da bellidir üstelik... Bir Fahri Korutürk'ün ülkenin 12 Eylül'e gitmesini "önleyemeyen" pasifliğini, bir Ahmet Necdet Sezer'in ekonomik krize yol açan tutumunu hatırlayalım... 28 Şubat darbesine çanak tutan da Demirel değil miydi? Özal, parlamenter sistemin cenderesini zorlayabildiği ölçüde başarılı olmamış mıydı?
Erdoğan kendini meclisteki muhalefetin "kaprislerine" bıraksaydı ne köprü görürdünüz ne tüp geçit ne de yeni havaalanı... Parlamenter sistemin "erdemlerinden" dem vuranlar, bize Suat Hayri Ürgüplü, Nihat Erim, Naim Talu, Ferit Melen, hele hele Sadi Irmak gibi başbakanların acaba neyi başardığını da anlatmak zorundadırlar. Bülend Ulusu'yu hiç saymayalım. Ecevit'in başarılarını (!) da maşallah iyi biliriz.

  • 4
  • 12
Günün öne çıkan yazarları
Günün öne çıkan yazarları

Koza-İpek'in eski sahibi konumundaki Akın İpek bir tweet atmış. Kayyuma devredilen, millete geri dönen şirketle ilgili olarak aynen şöyle yazmış:
"Koza İpek'in malları satılık değil."
Bunların hayal dünyasının geniş olduğunu durup dururken söylemedim. Geçmişte, FETÖ'nün mallarını sevk ve kontrol ederken de onların kendisinin olduğunu sanıyordu. Bugün de öyle zannediyor. Nasıl olduysa, davetiye basarak bir imparatorluk kurdu! Orayı kendisinin zannetti. Ancak, gerçekler ortaya dökülünce Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı.
İyi tanırım kendisini… Bugün Gazetesi'ni satın aldıktan sonra, oraya büyük paralar pompaladı. Buna rağmen, hiçbir gelişme olmadığı gibi sürekli gerileme yaşandı. Büyük zararlar içine girdiğini ve zararın her gün arttığını kendi anlattı. Buna rağmen daha fazla para pompaladı. Normal bir iş adamı tavrı değildi bu! O günlerde de hep kimsenin kendisine ait bir birikimi böylesine yok etmeyi göze alamayacağını düşündüm.
Hiç unutmuyorum, 2008'de bir gün Başbakan Erdoğan sormuştu:
-Gazete niye böyle?
"Bilemiyorum" cevabını vermiştim:
-Çok sıkıntılı müesseselerde çalıştım. Çalışanların aylıklarını ödeyemeyen yerlerde bulundum. Ancak, bu kadar para akıtılmasına rağmen toparlanamayan, gerilemesini sürdüren bir yer görmedim.
Ben, "beceriksizlik" olarak görüyordum olan biteni. Gazete ile ilgili sürekli yanlış kararlar veriliyordu. Buna rağmen, Koza-İpek, her geçen gün büyüyordu. Sanırım ne olup bittiğini anlamışsınızdır!

  • 5
  • 12
Günün öne çıkan yazarları
Günün öne çıkan yazarları

Rize'de konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan FETÖ ile mücadele konusunda dinleyicilere şöyle seslendi: "Ne dedik, inlerine gireceğiz dedik. Onlar kaçacak, biz kovalayacağız dedik. Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, şimdi kaçtıkları yerin vatandaşı olsunlar.
Artık onlar bu milletin vatandaşı olarak anılmayacak." Cumhurbaşkanının bu sözleri yurtdışına kaçan Fetullahçı teröristlerin Türk vatandaşlığından çıkartılmasına yönelik bir hazırlığın habercisi olarak değerlendirildi.
Peki bu gerçekten mümkün mü? Eskiden olduğu gibi istenirse bu işe yasal zemin oluşturmak kolay. Örneğin 2009'da Ak Parti tarafından değiştirilen 1964 tarihli Türk Vatandaşlığı Yasası'nın 26. maddesinin bir benzerinin tekrar yürürlüğe konulması gibi:
"Yurtdışında bulunup da Türkiye Cumhuriyeti'nin iç ve dış güvenliği ile kanunun suç saydığı şekilde iktisadi ve mali güvenliği aleyhine faaliyette bulunan veya yurtiçinde bu tür faaliyetlerde bulunup da her ne suretle olursa olsun yurtdışına çıkan ve hakkındaTürkiye'de bu nedenle kamu davası açılmasına veya ceza kovuşturmasına veya hükmün infazına olanak bulunmayan ve gelmesi için yapılan duyuruya rağmen üç ay içinde, savaş sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde bir ay içinde yurda dönmeyen Türk vatandaşlığını sonradan kazanmış kişiler Bakanlar Kurulu Kararı ile vatandaşlıktan çıkarılabilir. Bu hüküm, Türkiye savaş halinde bulunduğu zaman doğumla Türk vatandaşı olanlar hakkında da uygulanabilir." Fetullahçıların 15 Temmuz'da ve öncesinde bu ülkeye, bu halka yaptıkları düşünülürse artık var olmayan bu yasa onlar için biçilmiş kaftan. Ama elbette bu kararı TBMM yani siyaset verecek.
Kuşkusuz artılarını ve eksilerini hesap ederek.

  • 6
  • 12
Günün öne çıkan yazarları
Günün öne çıkan yazarları

Kongre'nin dikkat çeken bir yönü de, enerji güvenliğinin artık birkaç devleti değil, tüm dünyayı ilgilendiren hayati bir konu olduğunun defalarca vurgulanmasıydı. Bu gerçekten hareketle, enerji rezervlerini kontrol ederek uluslararası sisteme hâkim olmaya çalışan birkaç büyük devletin politikalarının süratle taraftar kaybetmekte olduğu da belki de ilk defa bu kadar net ortaya çıktı.
Türkiye açısından bu toplantıyı önemli kılan hususlardan biri de, Doğu Akdeniz Enerji rezervleri hakkındaki -bir süredir zorunlu olarak askıya alınmış olan- projelerin de tekrar dillendirilmeye başlamasıydı. Kongre'nin açılışında konuşan KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Rumlarla yürütülen görüşmelerin iki kesimli bir federasyon modeliyle sonuçlanması hâlinde, Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının AB'ye aktarılmasında kilit rol oynayabileceğini dile getirdi. Akıncı'nın ifade ettiği şekliyle doğalgazın Kıbrıs'tan boru hattıyla Türkiye'ye oradan da Avrupa'ya aktarılması en uygun seçenek olarak masada durmaktadır.
Diplomatik Muhakeme köşesinde 14.12.2014 tarihinde yayınlanan "Doğu Akdeniz Enerji Rezervleri Nasıl Fırsata Dönüşebilir?" başlıklı yazımda ifade ettiğim iki hususu tekrarda fayda görüyorum:
"Kıbrıs'ta taraflar arasındaki müzakerelerin yeniden başlaması ve evvelce ulaşılan mutabakat noktalarının gerisine düşülmeden, nihai çözüm için şartların olgunlaştırılması" Doğu Akdeniz enerji rezervlerinin fırsata dönüştürülmesine imkân sağlayabilir. "GKRY, doğalgazın Avrupa'ya ulaştırılmasındaki en ucuz ve kolay yolun Türkiye güzergâhı olduğunu pekâlâ biliyor. GKRY'nin bazı çekinceleri ancak Yunanistan ve AB'nin güçlü ülkelerinin baskısıyla hafifletilebilir. Bunun için de Türkiye, AB ülkelerine ve Yunanistan'a elde edilecek sonucun tüm taraflar için son derece faydalı olacağını bıkmadan anlatmaya devam etmeli."
"Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin, en azından doğalgazın taşınması konusunda bir iş birliğini içerebilecek şekilde yumuşaması" da önemlidir. (...) "İsrail'in Doğu Akdeniz'de bulduğu doğalgazı dışarıya satabilmesi için de en uygun seçenek Türkiye güzergâhıdır. Türkiye bu noktada 'kilit' ülke hâline gelmesinin verdiği avantajı kullanarak, Gazze açıklarında bulunan gazdan Filistinlilerin de haklarını almasını sağlayabilir."
İki yılın ardından gelinen noktada hem Kıbrıs'ta yeniden bir anlaşma umudunun doğduğunu hem de Türkiye ile İsrail arasındaki buzların erimeye başladığını görüyoruz. İsrail enerji bakanı, altı yıl aradan sonra Türkiye'ye ilk resmî ziyareti gerçekleştiriyor.
Bu iki olumlu gelişmeye Türkiye-Rusya ilişkilerinin yeniden ivme kazanmaya başlamasını da ekleyince, iki yıl önceki yazımdaki önerimi tekrarlamakta fayda görüyorum:
Türkiye artık süratle "Doğu Akdeniz Enerji Birliği" teklifini olgunlaştırmalıdır. "Barış için enerji" konsepti Türkiye'nin 21. yüzyıl uluslararası siyasetine en büyük katkılarından biri olacaktır.