Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu mücadele sürecinde de İzmir çok önemlidir. PKK terör örgütü için Kandil ne kadar önemliyse Fethullahçı terör örgütü için de İzmir o kadar önemlidir. Nitekim Türk devletinin Emniyet, Yargı ve İstihbarat güçleri İzmir'deki FETÖ'nün spatula ile kazınmasına özel önem atfediyor.

İzmir FETÖ finans ayağındaki tüm şirketlere de kayyum atanacak. Çünkü örgütün Türkiye'deki kalbi İstanbul değil İzmir'dir.

Yukarıda bahsi geçen MÜSİAD'ın hem Genel Başkanı Nail Olpak hem de İzmir Başkanı Ümit Ülkü nezdinde FETÖ ile mücadelede ne kadar kararlı olduğunu biliyorum. Nitekim geçen hafta FETÖ'nün en azılı üyelerinden olan ve şu an hakkında hem FETÖ'den hem de yağ kaçakçılığından soruşturma olan bir paralel finansör MÜSİAD'ın itibarlı ismini kullanarak imaj operasyonu yapmaya kalkışmış ve cevabını almıştı. Cumhurbaşkanlığı ve MİT nezdinde de bu FETÖ finansörünün 17 Aralık sürecinde yaptığı hainliklerle ilgili iki ayrı rapor vardı. MÜSİAD bu yağ kaçakçısı hakkında ismini vererek bir açıklama yayınladı ve bu Fethullahçı terör örgütü üyesi kişiliğin yalan haberler yaptırdığını ortaya koydu. Zaten bu terör örgütü üyesi daha evvel de böyle yalan ve alçakça haberler yaptırmıştı...


İzmir Emniyeti ve Yargısı'nın Fethullahçı terör örgütüne mensup olduğunu kanıtlarıyla tespit ettiği ve yakında şirketlerine kayyum atanacak bu yağ kaçakçısı işadamı 1 Kasım'dan önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın azılı düşmanı ve Fethullah Gülen'in sadık kuluydu. 17 Aralık sürecinde MÜSİAD'dan da ahlaksızca bir açıklamayla istifa etmişti. Şimdi ise paçaları tutuşunca daha önce hakaret ettiği MÜSİAD gibi itibarlı bir kuruma dönüp küçük aklıyla kendini kurtarmaya kalkıyordu. MÜSİAD İzmir şubesi bu Fethullahçı finansörü kabul etmemesine rağmen bu kişi MÜSİAD'a döndüğü şeklinde yerel ve ulusal basına yalan haberler yaptırmıştı. İzmir'de FETÖ'ye operasyonlar devam edecek...

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Biz olaylara Batı'dan bakanlarla olayları içinde yaşayanlar arasında elbette görüş farkı var.Bunu anlamak için tanıdığım ve güvendiğim birçok önemli kaynakla konuştum. Bölgede büyük nüfuz sahibi olan herkesin yakından tanıdığı bir isim evleri birbirine bağlayan tünelleri anlattı. Dedi ki: "Diyarbakır'da Sur ve özellikle Fatihpaşa'da, Cizre'de Nur, Terminal ve Cudimahallelerinde evler tünellerle birbirine bağlı. Bunun hazırlığı çözüm sürecinde yapıldı. Bir evden giren 50 ev sonra çıkıyor. Yakalanmaları çok zor." Peki, ev sahipleri buna nasıl razı oldu? Çözüm sürecinde bu tüneller kazıldıysa insanlar böyle bir kalkışma hazırlığının olduğunu biliyorlar mıydı?

"Kimsenin karşı çıkma gücü yok ki. Ses çıkaramadılar. Tabii kendi evinin delinmesini istemezsin. Evin mahremi dahi kalmıyor. O süreçte çok şeyler yaşandı. (Daha fazla anlatmıyor - NA)" Diyarbakır'da olayların tam göbeğinde bulunan bir kaynak ise hakim bakış açısını şöyle özetliyor: "İki taraf da suçlu. Silahlı grup bu hendekleri kazıyor da kimse Türkiye'den ayrılmak istemiyor. Öte yandan, bu gençler neden silaha sarılıyor? Bu hükümete onlara iş versin diye oy verdik. Gelip bunları bir incelesinler."

Bu anlatılanlar bölgedeki sıkışmışlığı çok güzel özetliyor. Devletin ezdiği bir halk bu kez kurtarıcıları gibi gördükleri bir örgütün şiddetiyle karşı karşıya ancak buna bir anda topyekun tepki göstermiyorlar. Daha ziyade iki tarafı da suçluyorlar.Kısacası, devletteki zihniyetin olumlu yönde değiştiği net. Ancak bu mücadelede halkı kazanmak, devletin eski devlet olmadığını göstermek için tek bir yanlışa dahi göz yummamak gerek. Buna kullanılan dil de dahil. 'Temizlik', 'temizlemek' tabirleri her ne kadar teröre ve teröriste karşı kullanılsa da unutmayalım ki ellerine silah tutuşturulanlar oranın gençleri. Bu kelimeler onları rencide ediyor...
Önceki gün Selahattin Demirtaş'ın basın toplantısında söyledikleri maalesef bir utanç olarak tarihe geçti. Teröre bu kadar net arka çıkmak, silah ve tuzaklarla bizzat kendi halkına göz açtırmayan ve yöreyi bir savaş alanına çeviren YGDH'liler için 'direnen gençler' demek dünyanın hiçbir yerinde ifade özgürlüğüne girmez Selahattin Demirtaş! Kendinize kalkan yaptığınız insanlara, araçsallaştırdığınız o gençlere yazıktır, günahtır...

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

AK Parti, toplumun yüzde 49.5'inin desteğini aldı. MHP ve HDP bir yana, her platformda reformlara destek olacağını beyan eden yüzde 25'lik bir de CHP var.
İki parti, toplumun yüzde 75'lik büyük kesimini temsil ediyor.

Ayrıca, yukarıda sözünü ettiğimiz, "terör" ve "seçim baskısı" konusunda hükümetin ve siyasetin elini güçlendiren bir sürecin içindeyiz.

Yani önümüzdeki 4 yıl seçim baskısı yok. PKK "hendek siyaseti" nedeniyle, HDP ise şiddetle arasına mesafe koymayarak hak mücadelesinde prestij kaybetti.
İşte bu zemin reform için iyi bir fırsat. Hükümetin birçok konuda ciddi hazırlık yaptığı biliniyor ancak ilk adım Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın daha önce açıkladığı gibi 4 partinin üzerinde anlaştığı özgürlüklerle ilgili 60 maddelik anayasa paketinin Meclis'ten geçirilmesiyle atılmalı.
Bu sürece paralel, siyasal sistemi de kapsayan yeni bir anayasa çalışması sürerken, alternatif reform paketleri de hazırlanmalı...

İki konu önemli... Birincisi, Kürt meselesinde nefes aldıracak anayasanın vatandaşlıkla ilgili 66. Maddesi ve anadil yasağıyla ilgili 42.
Maddesinin değiştirilmesi. Bu konuda geçen dönem önemli mesafe alındı. Bunun terörü devreden çıkarmada katkısı büyük olacak.

İkincisi, siyasi partiler ve seçim yasası... Siyasetin finansmanı ve "partilere devlet desteği"ni de içeren bütün yasal düzenlemeler yeniden ele alınmalı. Sanıyorum bu konuda Meclis'te bir hazırlık var. Batı demokrasilerinde siyasi partileri desteklemek için devlet yardımı yapılıyor ama kitle partileri daha çok halk desteğiyle ayakta duruyor... Bu adım, partilerin halkla bağını güçlendireceği gibi siyaset üretmeyi de teşvik edecek.

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Çok değil, bir sene önce "birleştirici" ve "bütünleştirici" görünen Demirtaş, artık "özerklik" sözcüğünü dilinden düşürmüyor. Kandil ve PKK gibi yapılar ne söylüyorsa, Demirtaş da aynısını tekrarlıyor.

Son perde de kapandı, oyun bitti…
Bakın, Demirtaş artık ne diyor:
-26-27 Aralık'ta Diyarbakır'da özerkliğin inşası, içinin doldurulması ve sürecin siyasi zeminde daha güçlü şekilde ilerlemesi için önemli kararlar alacağız.
Tiyatro bitti, taşlar yerine oturdu!
Şimdi iyice görünüyor ki, Türkiye onlarca yıl alt yapısı oluşturulmaya çalışılan, planlı ve sistemli bir kalkışma hareketi ile karşı karşıya. Bu ülke Irak ya da Suriye'ye dönüştürülmeye, Misak-ı Milli ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

PKK'nın da, YDG-H'nin de, HDP'nin de hedefi aynı. Arkalarında da artık çok iyi tanıdığımız malum iç ve dış çevreler var.

Karşısında ise aralarında Kürt vatandaşlarımızın da bulunduğu milli güçler!

Artık, gizlenecek, saklanacak, "öyle değil, böyle" denilecek bir tarafı kalmadı. Oyun açıktan oynanıyor. Millet de bunu görüyor. Bütün tahrik çabalarına rağmen Güneydoğu'daki pek çok şehirde halkın sergilediği tavrı, bu çerçevede değerlendirmek lazım!

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geride bıraktığımız 17 Aralık'ta Şeb-i Arûs törenleri ile Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerini bir kez daha yâd ettik. 742 sene önce dâr-ı bekaya yürüyen Mevlana bugün "Rumi" adı ile dünyanın heryerinde tanınıyor ve en büyük eseri Mesnevi, 20 dilde okunuyor.

13'üncü yüzyılın bu büyük alim, bilge ve sanatkarı, çetin ve zorlu bir istilanın ortasında, karmaşa ve kaosun hakim olduğu bir dönemde yaşadı. Anadolu, iki defa Moğol istilasına uğramış; Moğollar, Anadolu'yu yakıp yıkmış ve harabeye çevirmişlerdi.

Acı ve umutsuzluğun kol gezdiği bir zamanda Mevlana insanoğlunu akla, imana, sabır, hoşgörü ve sevgiye çağırdı. Şems-i Tebrizi ile dostluğunun yol açtığı kıskançlık ve hüzün, onu daha fazla yazmaya sevketti. Mesnevi, Divan-ı Kebir ve Fihi Mafih gibi ölümsüz eserlerini böyle bir ortamda kaleme aldı. Dehşetin ve savaşın ortasında inancın, metanetin, hakikatin ve güzelliğin sakin ve gür sesi oldu.

İçinde yaşadığımız dünyanın kötülüklerine, çirkinliklerine bakınca Mevlana'ya tekrar kulak vermenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Savaşların, işgallerin, ırkçılığın, terörün, bağnazlığın ve ihanetin kol gezdiği bir dünyada Mevlana sığınılacak bir liman, güvenilecek bir dost, peşinden gidilecek bir mürşittir.

Bir an bu çılgınlıktan sıyrılıp, "Biz kimiz, evrende varoluş amacımız nedir?" diye sorduğumuzda, Mevlana'nın bu "büyük sorulara"verilecek derinlikli ve sahici cevapları olduğunu görürüz.

Bugün Mevlana Hazretleri dünyada bir "mistik"olarak tanınıyor. Kendisine ait olan veya olmayan sözler sosyal medyada paylaşılıyor. Fakat mistik kelimesinin dar anlamı ve yanlış çağrışımları dikkate alındığında tabloyu daha net bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor.

Mevlana büyük bir derviş ve mürşitti. Aynı zamanda bir İslam alimiydi. Konya'da İslami ilimler okuttu. Çağının en büyük hikmet sahibi filozoflarından biri olarak gerçek bir sanatkar ve şairdi. Bugün fikirleri bütün dünyada insanlığın hikmet mirasının ve ruh güzelliğinin en seçkin örnekleri olarak ilgi görüyor.

O kendisini Allah'ın aciz bir kulu, Hz. Muhammed'in yolunun bir hizmetkarı ve Kur'an'ın bir "bendesi" olarak tanımlar. Bütün öğretilerini İslam inancı ile temellendirmişti. Bugün bazılarının yansıtmaya çalıştığı gibi Mevlana ne bir "yaşam gurusu" ne de iman ve amelden yoksun bir "maneviyatçı" idi.

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu topraklar üzerinde yaşayanlar yani "bizlerin" ataları güçlü liderlerin peşinde hayatlarını vermişler ve "liderini" seven bir yapı bizim DNA'larımıza işlemiş... Bu coğrafya LİDER seviyor!

Ve işin garibi ne zaman liderler güçlenmiş, sistemin zayıfladığı her dönemde özellikle YERLEŞİK DÜZEN'in halkın aleyhine gelişmeye başladığı 1854 sonrası, "Düzen, sistemi yenerek liderini elinden almış"! Buna 1933 sonrası da dahil! 2001 krizinden 2013 darbe denemelerine kadar detaylara İstanbul-Mısır-Şam üçgeninde çok dikkatli bakın!

Doğal lideri olan ve toplumu kucaklayan siyasi hareketler 100-150 yılda bir ortaya çıkar ve SİYASAL SİSTEM bu liderliği taşıyacak şekilde kurgulanmalı ve doğal akışın yolunu açmalıdır...

Başkanlık, bu yolda gelinebilecek "en noktası" olup, Türkiye'nin daha hızlı hareket etmesi için gerekli adımlar gecikmeden atılmalıdır...

Toplumların LİDER eksikliğini derinden hissettiği bir dönemde, Türkiye 100. yılına girerken "en noktasına" çıkabilir ve LİDER'in vizyonu, TOPLUMSAL bir uzlaşma içinde sistemin taçlandırılmasıyla kalıcı bir hale gelebilir...

Başkanlık şahıslar için değil bu coğrafya ve toplum için "en noktasına" giden doğru adımdır. Başkanlık, ülke için, sistem için ve en önemlisi YERLEŞİK DÜZEN'in her zaman fırsat bulduğunda kanını-canını emdiği bizler yani bu toprakların insanları için sigorta olacaktır...

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Teröre Karşı İslam İttifakı" adı altında bir araya gelecek 34 ülke var. Türkiye'nin de içinde bulunduğu bu koalisyonla ilgili durumu değişik cepheleriyle konuşmak gerekiyor. Her şeyden evvel gerçekleştirdiği "İslam"a atıf itibariyle hepimizi ilgilendiriyor. Resul Tosun Beyefendi'nin de konuyla ilgili isabetli yazısında ileri sürdüğü gibi; keşke bu kadar görkemli bir atıfta bulunulmasaydı... Zira iddialar ne kadar büyük olursa, neticedeki hasar raporu da o kadar kabarık oluyor çoğu kez...

"İslam İttifakı"nın yazı konusu olarak çok etkileyici ama pratik yaşantının içinde pek de hayati şansı olmayan bir durum olduğunu her geçen gün daha net kavrıyoruz.

İran'ın Suriye'deki varlığı ve Türkiye'deki Kürt Sorunu gibi sadece iki spesifik hadise bile bunu yüzümüze hakkınca vuruyor.

1. Etnik gerçekliğimizin, genetik kan ve nesep takibinin, her şeyin, hatta dini kimliğimizin bile önünde olduğunu gördük bu iki deneyimden de...

2. Uluslaştırma politikaları altında çok ağır zulüm şablonlarından geçmiş bile olsak, Ulusal kimliğimizden asla vazgeçmediğimizi de gördük, hem Türkiye'deki İslamcıların, hem İran'daki aydınların rejime bağlılık adına sergilediği "devletçi refleks" bunun en güncel örneklerinden. (Bendeniz de bu tenkidin dışında değildir)

3. Ulus kimliğin mezhep kimlikle iç içe geçmişliğini, mesela Şia'nın, büyük İslam Devrimine rağmen Persian kimliğinden asla vazgeçmediğini gördük.

4. Meşreb ve zevk hadisesinin ise bu saydığımız kategoriler içinde en naif dal olmasına rağmen, bizler için giderek "yaşam şekli" anlamına geldiğini ve aşılması en zor iç/dış ikilemini dayattığını tecrübe ettik...

Tüm bu zorlu tecrübelerin gölgesinde, İslam İttifakı meselesini konuşmak, onu afaki bir ütopya olmaktan çıkartıp, siyasi karşılığı da olan bir yönergeye dönüştürmek elbette zor...

Belki "ittifak"a has tanım, sınır ve beklentilerimizi de gözden geçirmeliyiz.