Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Peki, ne için bunca eziyet reva görülüyor bu dertli, yoksul insanlara? Dağda bir PKK'lı çocuğun ortalama ömrü 3-5 yılken, patikalarda omuzlarında hırkayla gezinecek kadar çok yaşayan Kandil'in ihtiyarları niçin sitem ediyor "direnmeyen" Kürt gençlerine? HDP'li vekil, sırtlarını dayadıkları PKK'nın, okulunu yaktığı, hastanesine bomba koyduğu öğretmenlerin, doktorların bölgeden kaçışına niye sitem ediyor? Bıçak kemiğe dayandığı için mi yoksa bıçak kemiğe dayansın diye mi? Bu sorunun yanıtını kuşkusuz belanın göbeğine düşmüş Kürt halkı hepimizden çok iyi biliyor. 90'ların ceberut devletinin uygulamaları esnasında PKK'nın kendilerinden talep etmediği şeyi, Çözüm Süreci'nin siyasi riskini cesurca üstlenmiş bir iktidar döneminde niçin dayattığını sorguluyorlar.
PKK yönetiminin, arkaik solun, "çelişkiler keskinleşsin, saflar sıklaşsın" formülünü uygulamak için malzeme bulamayınca, koşulları bizzat kendisinin bozduğunu görüyorlar. Öyle ya siyaset kanalları açık. 80 vekil, 100'den fazla belediye bunun kanıtı.
Konuşulmayan, tartışılmayan "tabu" mu kaldı? E siyasetin bunca kazanımı ortadayken, demokratik ve meşru yöntemlerle elde edilemeyen neyi verebilir Kürt halkına hendek gibi Orta Çağ savaş metotları? Ve dünyanın hangi demokratik devleti, bunca fütursuzluk karşısında meşru müdafaa hakkını kullanmaz ki, tersini Türk devletinden bekliyor PKK? Bu son yıllarca birazcık soluk almış Kürtlerin canı ve huzuruyla bile bile ladese girmek değil de ne Allah aşkına?

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mescid-i Nebi'de Cumhurbaşkanımız ve heyetiyle birlikte, Cennet Bahçesi olarak bilinen kısımda namaz kıldık, dua ettik ve sonrasında güzel bir sohbet dinledik. Hasan Karakaya, bulduğu her boşluğu namazla dolduruyordu. Efendimiz (sav)'ın teheccüt kıldığı bölümde beraber kıldığımız ikişer rekat namazın, Hasan Karakaya'nın son namazı olacağını bilemezdik tabii.
Ziyaret sonrası buluştuğumuz lokantadan otele dönerken, bir ara ekipten koptuk.
Öndekiler 'iki ihtiyar' geride kaldı diye düşünmüşlerdi. Yorgundu Hasan, herhangi bir sıkıntı var mı diye soruyor, hep sakince verdiği 'yok, şimdi geçer' cevabını alıyordum.
Otele yakın bir yerde, Hasan dinlenmek istedi. Problem var mı diye sorduğumda, 'yok, dinlenirsek geçer' dedi. Az sonra bir taksi çevirerek otele vardık, içeri girince dinlenmek için oradaki kanepeye oturdu Karakaya. Kanepede otururken diğer arkadaşlar da geldiğinde Hasan Karakaya'nın durumunun kötüleşmeye başlamıştı.
Cumhurbaşkanımızın doktorlarına haber verildi hemen, cankurtaran çağrıldı.Cumhurbaşkanımızın doktorlarının ve götürüldüğü Kral Fahd Hastanesi doktorların müdahaleleri, Hasan Karakaya için son çırpınışlardı, olmadı... Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Karakaya'nın hemen ardından hastaneye geçerek, sonraki süreci bizzat yönetti. Akit'ten Mustafa Karahasanoğlu'nu ve Karakaya'nın eşi Aysel Hanım'ı arayarak durumu bildirdi...
Bu yazı, birinci elden şahidi olduğum bir konuyu Takvim okuyucularına ve kamuoyuna derli toplu bir şekilde aktarmak için kaleme alındı... Vefatı sonrası medyada ve sosyal medyada şahit olunan edepsizlikler ise, Hasan Karakaya ve üslubunun ne kadar gerekli olduğunun en açık ispatı... Hasan Karakaya kardeşime Cenab-ı Hakk'tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve üzülenlerine sabırlar diliyorum...

Ekrem Kızıltaş/Takvim

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

1 Kasım sonrasında da CHP gene hayati bir hata yapıyordu. Bu köşede 'Kılıçdaroğlu Erdoğan'la kurtulabilir' dedik. Anlamı açıktı: eğer manasız bir şekilde ettiği, 'Başkanlık konuşacaklarsa kapımız kapalı' gibi siyaset dışı, saçma sözünde diretseydi, CHP, bugün bulunduğu yerin de altına düşecekti. Bir siyasi partinin manası, varlık nedeni, bir konuyumüzakere etmektir. Kapıcılık yapmak değildir. Ötekisi apolitik olmayı, siyaset dışı kalmayısürdürmektir. Niye mi böyle Türk siyasetine şiddetle zarar veren bu durum? Çünkü, CHP kendisinesiyasal dinamik kazandıran kesimlerden koptu. Çok yazdık, bu kopuşun nedenlerini, tekrarlamak istemiyorum. Ama bir noktaya dikkat çekeceğim.
Türkiye, Tek Parti döneminden beri, ilk defa, burjuvazinin temsil edilmediği, sesinin güçlü bir şekilde duyulmadığı bir dönemden geçiyor. Severiz, sevmeyiz, o ayrı, ama burjuvazinin, sermayenin sesinin güçlü bir temsil ilişkisi içinde yansımadığı bir siyasal düzlem daima kopuşa doğru giden gerilimler yaşar.
Türk burjuvazisi bugün kendisini politika dışı, STK'lar veya 'interest group'lar ('çıkar örgütleri' deyince yanlış anlaşılıyor, 'temsil örgütleri' diyelim) aracılığıyla duyuruyor.
Halbuki, bırakalım CHP'de maalesef artık hayali, hatta sürreel hale getirilmiş sosyal demokrasi meselesini bir tarafa, bu parti, bugün taban olarak o kesimin partisidir. Tavan olarak da partisi olmasını öneriyorum. CHP, sosyal demokrasi vs diyerek kendisini de, toplumu da, burjuvaziyi de aldatıyor. Bu aldatmacayı bitirip, kentli, eğitimli, yüksek gelirli, Batılı kesimin partisi olmalıdır. Son kertede Altı Ok, Atatürkçülük vs. toplumun sadece bu kesiminde karşılık buluyor. Ama sınıfsal olarak da CHP bu kesime yönelebilir. Bugün bir Alevi partisi olsa dahi gerçekte durduğu yer orasıdır.
Türkiye'nin böyle bir partiye ihtiyacı var. CHP burjuvazinin partisidir, daha fazla da olmalıdır. Gözlükleri değiştirelim.

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Çok speküle ettiğiniz, "Bak, gördünüz mü? Bilinçaltını nasıl da dışa vuruyor!" diye yaygarayı kopardığınız örnek (Nazi Almanyası örneği), üniter yapıyı muhafaza ederek de pekâlâ idari yapının değiştirilebileceğine ilişkin bir "önermeye" işaret etmektedir. Başka da bir anlama gelmemektedir. Kafanıza göre hüküm çıkarmayın. Nitekim, aynı konuşmada, ABD'deki "örnek" de zikrediliyor; ABD'nin üniter yapıdan ödün vermeden bu işi hale yola koyduğu belirtiliyor. Neden, "Bak, gördünüz mü? Bilinçaltını nasıl da dışa vuruyor! Türkiye'yi hangi ülkeye benzetmek istiyor!" diye itiraz etmiyorsunuz?

Terör meşrulaştırıcısı Hasan Cemal, "Bakalım saray yazarları bu işin içinden nasıl çıkacak!" diyor.

Bütün darbeleri desteklemiş, bütün muhtıralara omuz vermiş, askerin siyasete müdahalesinde boncuk bulmuş tescilli bir darbeci olarak sen bu ağır yükten nasıl kurtulacaksın? "Paşasının gazetecisi" imajını sırtından nasıl atacaksın?

Başarsaydınız, Nazi Almanyasından besbeter bir "Baas rejimi" kuracaktınız. Generallerden umudu kestiniz, bu hülyanızı PKK üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz; "Sakın silah bırakmayın. Ne karşılığında silah bırakacaksınız ki?" diye terörist ayartarak...Efendim, Erdoğan'ın tahayyülündeki tek adam rejimi... Geçmişlerindeki "tek adam rejiminden" hiç rahatsızlık duymamış, Türkiye'nin kurtuluşunu hâlâ 30'ların altın çağında arayan CHP'li bir kardeşimiz de böyle söylüyor. Erdoğan'ın tahayyülündeki tek adam rejimi, Hitler rejimine benziyormuş...

Bırak Erdoğan'ın tahayyülünü muhterem... Sen "fiiliyat"tan haber ver. "Ulu önder" ifadesini ("Führer"in Türkçe karşılığıdır) nereden, kimden, hangi faşist cumhuriyetten tevarüs ettiğinizi anlat... Hem "İstiklal Mahkemeleri" eliyle tahkim edilen sıkı düzeni savunacaksın (ülkenin kurtuluşunu 1930'lara dönmekte arayacaksın), hem de "Hitler rejimi" diye bıdı bıdı edeceksin.

Sizin konuşmaya bile hakkınız yok... Peki, her gün "yaratıcı" faşizan başlıklar atan Kemalist gazetenin konuşmaya hakkı var mı? "Öteki"ni aşağılamayı ilericilik, çağdaşlık, devrimcilik sayan, neredeyse küfürsüz cümle kuramayan Beyaz Türk mahallesi sakinlerinin hakkı var mı? "Erdoğan demokrasi dışı yöntemlerle mutlaka indirilmelidir" diyen sosyalist teorisyenlerin hakkı var mı? Neredeyse her yazısını "Sonu Menderes gibi olacak" cümlesiyle bağlayan Cemal Paşa torunlarının hakkı var mı? Kurdukları dikey faşizan örgütlenmeyi "hizmet hareketi" diye yutturan takıyyeci mülaanecilerin hakkı var mı? Altı ayda bir darbeye aşeren Doğan Medya Grubu memurlarının hakkı var mı? Ki, Paşa'nın Başkan'ı hizaya sokmuş olmasını "demokrasinin zaferi" diye alkışlamışlardı utanmaz herifler...

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı, Suudi Arabistan dönüşü havalimanında kendisine yöneltilen bir soruya cevap verirken, "Hitler Almanyası" sözünü cümle içinde kullandı.
Vee, Bingo! Gezi kalkışmasından bu yana Erdoğan'a önce otoriter, sonra diktatör diyen güruh derhal bu lafın üstüne atladı. Nasıl atlamasınlar ki!
Değil mi ki Erdoğan, "Hitler Almanyası" lafını "başkanlık sistemi" ile ilgili soruyu cevaplarken kullanmıştı.
Sözün bağlamı onları bağlamazdı. Siyak ve sibak da Türkçe olmadığına göre, sorun yoktu.
Ne demişti Erdoğan: "Hitler Almanyası'na baktığınızda orada da bunu görürsünüz, daha sonra değişik ülkelerde yine aynı şekilde bunun örneklerini görürsünüz."
Neyi? "Üniter devlette başkanlık sistemi"ni.
Kelimenin tam anlamıyla bir "adilik"le karşı karşıyayız. Düzeysizlikle, bayağılıkla. Ve aynı zamanda sistematik kötülükle.
Erdoğan'ın daha önce de birçok sözünü aynen bu şekilde cımbızlayarak operasyon yapmaya kalktılar. Erdoğan'ın birtakım yanlış politikalara dikkat çektikten sonra olumsuz bir gelişmeye işaret etmek üzere sarf ettiği "Kobani düştü düşecek" sözünü çarpıttılar. Sanki Kobani'nin düşmesini arzu ediyor izlenimi oluşturmaya çalıştılar.
Cumhurbaşkanının istikrarlı bir yönetim yapısı içinde terörün kendisine yer bulamayacağına dikkat çekmek için kullandığı "400 milletvekili alınsaydı bu olaylar yaşanmazdı" sözünü de çarpıttılar. "AK Parti 400 milletvekili alamadı diye bu şiddet olayları yaşanıyor" propagandasını yaptılar.
Ne desek az.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Metin Akpınar'dan epeydir ses soluk çıkmıyordu.
Cumhuriyet gazetesinden Ceren Çıplak, Akpınar ile röportaj yapmış.
Röportajda en çok dikkatimi çeken bölüm; Akpınar'ın, HDP'nin 'özyönetim' ilanıyla ilgili yaptığı değerlendirmeydi: "Özyönetim yanlış bir şey mi? Değil.
Bu ülkede başkanlık sistemi önerilip tartışılabiliyorsa, özerklik sistemi de önerilebilmeli ve tartışılabilmeli parlamentoda. Tartışıldıktan sonra karara bağlanmalı.
HDP'nin yanlışı da, baştan ilan etmesi oldu. 'Ben böyle yapıyorum, istersen gel istersen gelme, gelmezsen orada kavga çıkarırım' tarzında konuştu. Böyle olmaz, bu tavır yanlış."
Elbette her fikir tartışılsın, 'Özyönetim' de tartışılmıyor değil; epeydir ülke gündeminde. Ancak bu sisteme destek verenler sadece PKK ve HDP yandaşları! Özyönetim ilanının sonuçları ortada; her gün şehit haberleri geliyor, Diyarbakır'da ve Hakkari'de sivil halk yaşanan şiddet ve terör dalgasından evlerini terk ediyor. Oynanan oyun ortada, lafı fazla uzatmanın anlamı yok: Türkiye parçalanmak isteniyor.
Batı ülkelerinin bu rüyası hep vardı, şimdi Rusya da bu rüyaya destek çıkmaya hazırlanıyor. Suriye'deki iç savaşın bir benzeri 'özyönetim' ilanıyla Türkiye'de de hayata geçirilmeye çalışılıyor. PKK ve onun destekçisi HDP'li yöneticilerin derdi; Güneydoğu'yu Türkiye'den ayırmak, 'öz' değil kendi yönetimlerini kurmak. Bu ayrılıkçı emellerini şimdi 'özyönetim' diye kulağa hoş gelen bir pakete sarıp bizim çakma aydınlara yedirmeye çalışıyorlar.
Ama bu sefer Cihangir solcusu, Nişantaşı elitini bile kandıramayacaklar!

Mevlüt Tezel/Sabah

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Müslümanlar, ağır sınavdan geçiyorlar... Durum, 11'inci yüzyıldaki Haçlı Seferleri kadar vahim mi, evet. 15'inci yüzyılda başlayıp 19'uncu yüzyılın ortalarına kadar uzanan Osmanlı-İran savaşları kadar yıkıcı mı, evet. Osmanlı'nın yıkılması sonrasında çok geniş bir Müslüman coğrafyanın Hıristiyan sömürgecilerin eline geçmesi, devamında İsrail'in Filistin toprakları üzerinde kurulması kadar derin bir komplo mu içeriyor, evet.

Ama bu kez, sınavın belki de tarihte yaşanılmış olanlardan daha ağır olmasının ana nedeni, asıl tehditin "İslam'ın içinden" geliyor olması...

Kurumsal kimliklerine "ilahi değer" iliştirmiş iki devletin, İran ve Suudi Arabistan'ın, bitmek bilmeyen kanlı hesaplaşmasını yaşıyoruz ve bu hesaplaşma, İslam alemini her geçen gün biraz daha zayıflatıyor, biraz daha kanatıyor, hatta toplu çöküşün karanlık rotasına çekiyor.İlahiyatçılar açısından çözülmesi gereken bir sorunla karşılaştık, aşamıyoruz... Mezhepsel taassubun dinin üzerine çıktığı, peygamber hazretlerinin sözlerinden çok dünyevi ihtiraslarla konuşan molla ve hocaların seslerinin duyulduğu korkunç bir dönemden geçiyoruz.

İran'ın Şii yayılmacılığını devlet stratejisi olarak benimsemesi, Suud'un 1979 yılından bu yana "Humeyni Devrimi"ni bir numaralı tehdit olarak görüp Ortadoğu'ya yerleştirilen her Şii mevziine karşı bir başka hendek kazması işi sonunda bu noktaya getirdi... Önce Lübnan'ı kaybettik bu kavgada, devamı, daha kanlı ve tamiri imkansız hale geldi, Irak, Suriye ve Yemen yıkıldı...

Ardan Zentürk/Star