Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

…Bahsettiğim bakış açısı sebebiyle henüz bir yılı daha olmakla birlikte Obama'nın kalan sürede yeni bir inisiyatif alması beklenmiyor. İran ve Küba açılımlarını pekiştirmesi ve DAİŞ ile mücadelede bir miktar daha başarı göstermek için çabalaması öngörülüyor.
Geçen çarşamba günü Kongre'deki son "Birliğin Durumu" konuşmasında Obama, iki dönemlik yönetiminin muhasebesini yaptı. ABD'nin "yeni liderlik" anlayışı çerçevesinde Ortadoğu'ya, Suriye krizine bakışını özetledi. O'na göre evet; ABD "dünyanın en güçlü ülkesi" ve "tarihin gördüğü en iyi savaşçılara" sahipti. Ancak Ortadoğu da dahil "istikrarsızlığın on yıllar süreceği" bölgelerde "krize sürüklenen her ülkeyi devralıp yeniden inşa etmek" ABD'den beklenmemeliydi. Bu yüzden Suriye iç savaşında "Amerikan kanı, hazinesi" akıtılmamalıydı. Bu açıklamalarla Obama ne kadar "akıllı" Amerikan milliyetçisi bir lider olduğunu göstermiş olabilir. Ama Ortadoğu halklarına mesajı için aynı olumlu sözleri söyleyemeyeceğim.
Irak'ı inşa etmeden apar topar çekilerek Maliki yönetimine bırakmasının bugünkü sıkıntının kaynağı olduğu herkesin malumu. İran, S.
Arabistan, Türkiye ve İsrail gibi ülkeler arasında kurduğu "güç dengesinin" dehşetli bir yanı olduğunu gün be gün yaşayarak görüyoruz.
Obama on yıllar sürecek bölgesel kaostan sadece uzak durmuyor. Devamına da katkıda bulunuyor. Ne dersiniz, Obama'nın Arap isyanlarının demokrasi dalgasına değil de kaos sarmalına dönmesindeki sorumluluğu unutulur mu acaba? En azından Suriyeliler nezdinde.
Zira "Tarihin Obama'yı affedeceğini düşünmüyorum" cümlesi Suriyeli muhaliflerin koordinatörü ve Suriye Eski Başbakanı Riyad Hicab'a ait.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Önceki gece TRT'nin ortak yayınında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez'le birlikteydik. Son dönemde yeniden tartışmaların odağında yer alan Görmez'e sorular yönelttik.

2010 yılının kasım ayından bu yana Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten Görmez, bu koltuğa oturan 17. isim. Diyanet İşleri Başkanı, son haftalarda üç konu üzerinden gündemde.

Bunlardan birincisi, bir babanın kızına duyduğu şehvet hissinin sonuçları bağlamında Diyanet'in fetva hattına yöneltilen soruya verilen yanıt.

En kaba özetiyle, ensesti meşrulaştırdığı iddia edilen yanıtın ardından doğal olarak kıyamet koptu. İkinci mesele, Görmez'in Aleviliğe dönük son açıklaması. Bu açıklamada kullandığı, "kırmızı çizgi" ifadesinin aurasıyla Alevi kesimde oluşan tepki.

Üçüncüsü, sekülerizmin dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekun bir savaşın içine soktuğu yolundaki değerlendirmesi.

Sonda söyleyeceğimi baştan paylaşayım; Başkan Görmez çok üzgün, hatta adeta isyan halinde.

Bulunduğu görevin niteliği ve ağırlığı nedeniyle bu isyanını kendi üslubu içinde izah etmeye çalışıyor.

Ancak özellikle fetva meselesinde hedef alınma zamanlaması ve tarzı konusunda büyük bir infial yaşadığı açık. Yayın sırasında bu konuya ilişkin açıklamalarını yaparken bir an susan Görmez'in gözlerinin nasıl dolduğuna tanıklık ettik.

Görmez, kendisi ve başkanlık üzerinden yapılan tartışmaları hem zamanlaması hem de amacı itibarıyla manidar buluyor.

Hudutlarını aşan, ölçüsüz ve haysiyet cellatlığına dönüşen bir saldırının hedefinde olduğunu düşünüyor.

Görmez, program boyunca IŞİD terörü, cemevlerine statü ve fetva konularında önemli açıklamalar yaptı.

IŞİD değerlendirmesinde, "Camilerimizde verdiğimiz hutbelerde, yaptığımız konuşmalarda daima bu ateşi söndürecek sözler söylememiz gerekiyor" derken, bir metodolojiye dayanmayan, metin merkezli, pragmatist, faydacı ve akıldan uzak din okumasını eleştirdi.

Türkiye'den IŞİD saflarına katılımın az olduğunu kaydederken, "Bunu hem tarihte burada inşa ettiğimiz hem de bizim akılla vahiyi birleştiren, dünya ile ahireti birleştiren kapsamlı din anlayışımıza bağlıyorum" dedi. Din İşleri Yüksek Kurulu'nun, dini referansların insanları şiddete yönelten nedenler bağlamında gerekçelendirilmesine ilişkin önemli bir raporu tamamladığını, yakında Türk ve dünya kamuoyuyla paylaşılacağını açıkladı. Başkanlığın, cami içindeki dil ve Kuran kursları müfredatını bu açıdan gözden geçirdiğini, yoğunlaşan bazı illerde ailelerin ziyaret edildiğini, cami içi ve dışında programlar düzenlendiğini anlattı.

Serpil Çevikcan/Milliyet

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İçeriden ve dışarıdan terör saldırılarıyla karşı karşıyayız. Sultanahmet ve Çınar saldırıları aslında bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan, küresel güç odaklarına hizmet ediyor.Böyle olmasaydı halktan destek almadığı ortaya çıkan PKK, inat ve ısrarla bu kirli çatışmayı sürdürmezdi. Ama ne yazık ki bu yalın gerçeği "barış" istediğini söyleyen 1100 akademisyen görmek istemiyor.
Daha vahim olanı, AK Parti düşmanlığıyla gözleri kararan akademisyenlerin bölgeyi kan gölüne çeviren PKK'nın ürettiği şiddet ve terörü yok hükmünde saymaları. Çınar'da öldürülen çocuklar, taranan ambulanslar, evleri bombalanan insanlar onlar için yoklar sanki.
Sadece Sur'da evleri yakılıp yıkılan insanların gazetelere yansıyan açıklamaları bile bölgede nasıl bir PKK şiddeti yaşandığını anlatmaya yetiyor. İlginçtir, bu gerçeği, içinde HDP'lilerin de olduğu Kürt siyasi aktörleri ve bölge halkı görüyor, tartışıyor ama "aydın" akademisyenler görmüyor.
Son 6 ayda neler yaşandığını bir hatırlayın. Kandil, ne yaptı? Önce "Kalekol" ve "Askeri Barajı" gerekçe göstererek halkı silahlanmaya çağırdı, arkasından polis ve askerlere pusu kurarak kirli bir savaş başlattı. Destek bulamayınca da 90'lardaki gibi o kirli savaşı, terör yöntemiyle şehirlere taşıyıp bugünkü noktaya getirdi. Değişmeyen, aslında devlet değil PKK ve çevresiydi.

Mahmut Övür/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Gelelim Büyükelçi Bass'la yaptığımız son görüşmenin kodlarına... Bence en önemli konu, "terördü!" Gerek PKK gerekse DAEŞ terörü... PKK terörü bağlamında, iki husus ön plana çıktı:
1- PKK'nın şiddet eylemlerine ve özerklik arayışına, ABD tarafı açıkça karşı çıktı. Siyasal düzeni silah zoruyla değiştirme girişimi olarak tanımladığı bugünkü tabloyu güçlü şekilde reddettiğini belirtti. Ardından, sivil yerleşim bölgelerindeki operasyonlarda itidal ile yeni bir diyalog sürecinin başlatılması çağrısında bulundu.
2- Suriye bağlamında PYD ve YPG unsurlarının, Türkiye'nin güney sınırı boyunca uzanan DAEŞ'ten arındırılacak bölgeyi işgal etmesini desteklemediklerini ifade etti. Ancak... Türkiye'nin, Azez- Cerablus arasında "güvenli insani bölge oluşturulması" önerisi ABD'den hâlâ ilgi görmüyor. Bir adım ileri gidildiğinde ise Amerikalıların, Rus askeri güçleri ile Suriye'de karşı karşıya gelmekten çekindikleri anlaşılıyor. Yani... Başkan Obama'nın, "ABD askerinin botu karaya değmeyecek" stratejisi, bölgeye hâkim olmak isteyen Rusya ve İran için fırsata dönüşüyor. Türkiye de kendi göbeğini kesme seçeneği ile baş başa kalıyor.
Bir başka konu ise Musul yakınlarındaki "Başika Eğitim Kampı." Anlaşılan o ki Amerikalılar, Türkiye'nin DAEŞ'e karşı operasyonlarda "müstakil hareket etmesini" istemiyor. Ama bunu daha çok Irak Merkezi Hükümeti üzerinden dile getirmeyi uygun buluyorlar. Ankara'yı bütünüyle karşılarına almadan, Bağdat kartı ile frenlemeye çalışıyorlar.
Dikkat çekici bir başka husus ise ABD ile "askerden askere iletişimin" 1 Mart 2003'ten bu yana ciddi oranda yoğunlaşması. Suriye ve Irak ajandasındaki kısmi ortak paydaya karşın Ankara'nın lojistik askeri taleplerinin karşılanması gecikiyor. Bilhassa Kandil ve çevresine yönelik hava harekâtlarında mutlak ihtiyaç olan "akıllı bombalar" için ABD makamları, "Elimizden geleni yaparız ama biz de DAEŞ'e karşı kullanıyoruz. Arz- talep sorununu aşamıyoruz" diyorlar. Tarih olarak 2017 gösterilirken, silahlı insansız hava aracı tedarikinde sarı ışık bile yakamıyorlar.

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu insanların doğru dürüst öğrenci yetiştirebileceklerine inanmıyorum. Onu bırakın, kendi mutfaklarındaki tuzlukla sirkeyi bile ayırt edemeyecek durumda olduklarını görüyoruz.

Ancak büyük hain, kirli ve gizli ajandaları olduğunu filan da düşünemeyiz.Çoğunun içinden "barış" ve "sivil" geçen her başlığa telaşlı bir duyarlılıkla karşılık veren insanlar olduğunu tahmin ediyorum. "Aydın olmak, eşittir devlete karşı olmak" totolojisiyle malul, elit entelijansiyanın tasallutuna direnemeyen naif insanlar var karşımızda. Aralarında metni okumadan imza atanı olduğu gibi, metnin sonuçlarını öngöremeyenler dahi bulunmakta, nitekim ağlaşmaları gazetelere de yansıdı.

Bildiri tepki çekti ve bu anlaşılabilirdi. Ancak çok geçmeden akademisyenlerin aleyhinde suç duyuruları yapılmaya başlandı, bazı yerlerde savcılar resen harekete geçti. Derken "gözaltına alma" ve "yakalama" kararları geldi.

Doğrusu, akademisyenlere pekâlâ bağlı oldukları kurum ve görevli oldukları üniversiteler aracılığıyla yaptırım uygulamak olurdu diye düşünüyorum.

YÖK diye bir kurum var. Tatsız görevleri arasında böyle durum ve zamanlarda yaptırım uygulamak olan bir kurum.

…Hatta bazı HDP'li vekiller bu görüşlerin ötesine geçip, hendeklere destek veriyor, özyönetim ilanlarına arka çıkıyorlar, terör eylemlerinin sona ermesi için hiçbir şey yapmadıkları gibi, bilakis Kürtlerin PKK'nın çağrılarına cevap vermesi için yürüyüşler düzenliyorlar. Yerinden yönetim değil, aslında özerklik de değil, açık açık "bölgesel yönetim" kurmaya dair bir irade serdediyorlar ve fiili durum yaratıp can kayıplarının artmasına neden oluyorlar. Hedeflerine ulaşamasalar da yaptıkları siyaseten sonuç doğuruyor. Bazı milletvekilleri "dokunulmazlık" zırhlarını PKK'nın eylem ve söylem geçişkenliği için kullanırken ve bu halleriyle görevlerine devam ederken, işe bakın, kabak korunmasız, kalkansız "akademisyenlerin" başında patlıyor.

Buna da halk arasında çifte standart deniyor.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu dil siyaset, medya ve akademi çevrelerine o kadar çok sirayet etmiş ki, Çınar katliamı karşısında bile en iyileri ancak "çocuklar ölmesin", "barış olsun" diyebildi; bebeklerin, çocukların, kadınların öldürüldüğü bir katliamın arkasındaki faile, özneye yüksek sesle bir suçlama getiremediler. Bazı gazeteciler "Lojman saldırısı da ne oluyor" eleştirisinin ötesine geçemedi; "PKK" ile "terör" ve "katliam" kelimelerini bir arada kullanmaktan imtina ettiler. Bu aydın sınıfı, şimdi de PKK terörüne arka çıkan bildiriye attıkları imzayı "aydın tutumu" olarak pazarlamaya çalışıyor. Millet, teröre arka çıkan bu aydınlara devletten önce tepki gösterdi; kamuoyu, imzacı aydınlara cezayı, hukuk adamlarından önce ahlaki olarak kesti.

Savcıların devreye girerek terörü öven ve teşvik eden imzacı aydınları gözaltına alması ise bu havayı tersine çevirdi. İmzacı aydınları en sert eleştiren çevreler bile dün bu gelişmeyi olumlu karşılamadı. Ahlaki zeminde kaybeden aydınlar, gözaltına alınarak "mağduriyet" ile ödüllendirildi. Yargıya müdahale etmeye elbette kimsenin hakkı yok. Neyin soruşturma konu yapılacağına, neyin yapılmayacağına siyasetçiler, gazeteciler veya akademisyenler karar veremez. Bu karar savcı ve yargıçların yetkisinde. Ancak yargı daha özenli davranamaz mıydı? Milletin tepelediği imzacıları gözaltına aldırtarak yeniden "itibar" kazanmaları sağlandı. Batı'nın bile ilk kez Türkiye'nin terörle mücadelesine bu kadar destek olduğu dönemde yargının sansasyonel hareketlerden kaçınması, daha özenli hareket etmesi gerekirdi.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Biz aşağıda imzası bulunmayanlar. İki lafı bir araya getirip sizin gibi süslü cümleler kuramayanlar. İnsan haklarından, demokrasiden, gelişmiş batı standartlarından çakmayanlar. Düğünü ya sokakta ya camide, hatta daha iyisi ikisinde birden yapanlar. Avunmak istediği zaman anasının dizine yatanlar. Askere davul zurnayla yollananlar. Tabutuna bayrak sarılanlar.
Biz deriz ki efendiler. Memleket dediğin bir tanedir. Memleket dediğin bir tanedir ve bize onu sevmek; gerekirse uğrunda ölmek öğretilmiştir.
Rus Harbinden, Balkan Savaşlarından, Çanakkale'den, İstiklal Harbinden beri ölmekteyizdir. Memleket ne zaman kuşatılsa, ne vakit dara düşse 'Allah' deyip geçmişizdir siperin arkasına. Türkümüz de geçmiştir Kürdümüz de, Arabımız da geçmiştir Lazımız da.
Biz deriz ki efendiler. Memleket bir yandan PKK denen illetle, bir yandan IŞİD denilen belayla, bir yandan Rusya'yla, bir yandan Suriye'deki Esedçi pisliklerle kuşatılmaya çalışırken ne yaptığınızı görüyor, biliyor, anlıyoruz. Gözümüz yok sanırsınız siz. En büyük yanlışlığınız da buradadır zaten. Şükür, gözümüz vardır. Şükür, gözü olana gün ışımıştır.
Unutkan da değiliz. Affederiz elbet. Affetmeyi biliriz. Lakin niçin unutalım? Daha bir kaç yıl önce, memlekette çözüm süreci çalışmaları sürerken PKK'ya silah bırakmaması için adeta yalvardığınızı unutmuş değiliz misal. Dağda bayırda PKK ile dolaşıp 'aman barış olmasın' diyen paşa torunlarını da aklımızdan çıkarmadık henüz misal.
Biz sorarız efendiler. Kendi küçük, değersiz ihtiraslarınız için daha kaç memleket evladı vurulup düşecek toprağa?

İsmail Kılıçarslan/Yeni Şafak