Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Maktuller arasında seçicilik yapıp, 'kullanışlı' olmayan ölümlere sessiz kalmak da mı entelektüelliğin şanından yoksa?
Kürt sivillere zarar vermeyi bırakın, PKK'nın ölüsüne bile eziyet eden güvenlik gücünü meslekten atan bir devlet varken, sivilleri öldürüp öldürüp sadece özür dileyen PKK'ya argümanlarıyla mühimmat taşımanın, PKK'nın kendinden olmayan Kürdü en iyi ihtimalle 'hain' ilan ettiği, olmazsa infaz ettiği korku imparatorluğunun bir kurşun askeri olmanın entelektüel mesafeyle açıklanacak bir yönü kaldı mı?
Bir de şuradan bakın: İslâmi temsile sahip olduğunu iddia eden bir terör örgütü bölgeyi hendeklerle delik deşik etse, içinde çocuklar varken okullara saldırsa, kütüphaneleri yaksa, yaralı sivilleri taşıyan ambulansları tarasa, kendi çıkardıkları yangını söndürmeye gelen itfaiye araçlarına roketatarlarla saldırsa, mayınlarla el yapımı bombalarla insanları öldürse, evlerini mevzi olarak açmayan 70 yaşındaki amcaları, teyzeleri infaz etse, aynı aydınlar ne yapardı? Sol, daha doğrusu fanatik laikçi sol, gittikçe daha da fazla şiddet savunusuna bürünüyor ve radikalleşiyor. PKK ile hendeğe, DHKP-C ile infaza meşruiyet sağlıyor.
Laikçi fanatizmin terör yardakçılığı, ülke entelijansiyasının zavallılığının zirvesidir. Entelektüel zeminde bu barbarlıkla mücadele zorunludur.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İki haftadır, İstanbul Üniversitesi'nin kütüphanesi ile arşivinde yaşanan kitap ve belge katliamını yazıyorum... Sultan Abdülhamid'e ait son derece nâdir ve kıymetli binlerce kitabın ve memleketin en güzide bilim adamları ile sanatçılarına ait özlük dosyaları arşivinin çöpe gitmesini...

Belgeleri çöpe göndermek bizde öyle yeni değil, Cumhuriyet'in ilk senelerinden buyana vârolagelmiş bir illettir ve imparatorluk asırlarında haklı olarak en önemsiz belge bile muhafaza altına alınırken, "kâğıt" ve "evrak", 1930'lardan itibaren maalesef fazlalık olarak görülmüştür.

"Arşiv katliamı" dendiğinde hatırlara hemen Osmanlı Arşivleri'ndeki onbinlerce belgenin 1931'de vagonlarla Bulgaristan'a gönderilmesi gelir ama duyulmamış ve öğrenilmemiş böyle daha dünya kadar kültür katliamımız vardır ki...

Bir-iki örnek vereyim: 1964'te devletin bir başka arşivinde bulunan altı kamyon dolusu evrak ve tezhipli fermanlar kiloyla satıldı; çok önemli bir bakanlık Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerine ait belgelerle sicil dosyalarını hurda niyetine elinden çıkardı, bir diğer bakanlık da aynı yolu tutup arşivini 2000'lerin başında çöpe attı, vahametin farkına sonradan varıldı ama attıkları evrakın bir kısmını kurtarabildiler. Bitmediii...

Sadece kitap değil, üzerlerinde koşma yahut karamelâ mânîsi yazılı eski ciklet ve şeker kâğıtlarından duvar afişlerine kadar Türkiye'de yayınlanmış olan ne varsa toplayıp tesbit etmekle görevli olan Millî Kütüphanemiz de önceki senelerde çoğu imparatorluk zamanında İstanbul'da yayınlanmış olan 400 çuval dolusu yabancı dil eseri aynı şekilde çöpe göndermekten çekinmedi!

Ankara'da bundan birkaç sene önce yaşanan bir başka arşiv katliamı ise bütün bu rezaletlerin üzerine tüy dikti! Aslî vazifesi belgeleri toplayıp değerlendirmek olan çok önemli bir diğer kurum, bu defa kendi arşivini kapısının önüne koydu! Kâğıt toplayıp kiloyla satanlar bile kurumun başındaki zâttan insaflı çıktılar.

Murat Bardakçı/Habertürk

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yazık, biz de saf saf CHP'nin yapıcı siyasete katkı yapması gerektiğinden bahsedip duralım.
CHP, merkez partisi olmalı diye ahkâm keselim.
Hadi bizimki entelektüel fantezi.
AK Parti TBMM çatısı altında, iyi niyetle CHP'ye merkez partisi muamelesi yapıyor.
Oysa ne Kılıçdaroğlu, ne CHP bunu hak ediyor.
AK Parti'nin tavrında 7 Haziran seçimleri sonrasında yaratılmaya çalışılan koalisyon ortamının psikolojik etkisi olabilir.
Fakat CHP çoktan agresif bir siyasi çizgiye gelmiş durumda.
CHP'yi bir uzlaşı nesnesi olarak görmenin bir anlamı yok.
Rasyonel bir siyasi aktör olmaktan çok ama çok uzak.
O nedenle yeni anayasa hazırlık süreçlerinde AK Parti'nin CHP'yi doğru konumlandırması şart.
CHP, marjinal parti refleksleri gösteriyor ve önümüzdeki dönemde bunu daha da fazla gösterecek.
AK Parti değişim, dönüşüm, kalkınma ve modernleşme çıtalarını yukarıya çekmeli.
Yeni anayasa meselesine de, başkanlık sistemi meselesine de böyle bakmalı.
Kararlı bir siyasi iradenin, şeffaf ve katılımcı bir tarzda yürüteceği her tür değişim hamlesi bu toplumda er ya da geç kabul görecektir.
CHP de, kendi nefret siyaseti içinde boğulmaya devam edecektir.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türk solu PKK şiddetinin en büyük destekçisi. Bunun en başta gelen sebebi, PKK'nın sosyalist ideolojiyi benimsemesi. Bu tek başına solun PKK yanında saf tutmasına yeterli. Ancak, PKK şiddeti hayranlığı Erdoğan'a duyulan öfke ve nefret tarafından da tahkim ediliyor. Solun şiddet sevdasının son tezahürü çoğu solcu bir grup akademisyenin PKK'nın hendek kazarak mahalleleri işgal ettiği, çevredeki evlere silahlı adamlar yerleştirerek savaş başlattığı yerlerdeki duruma tek taraflı bakışında karşımıza çıktı. Malum bildiri PKK teröründen, cinayetlerinden tek kelimeyle bile bahsetmezken, PKK'ya en küçük bir eleştiri ve çağrıda bulunmazken, silahlı militanlarla mücadele etmekte olan güvenlik kuvvetlerini katliam yapmakla itham etti.
Solun şiddete bakışta nasıl ikiyüzlü olduğunu anlamak için gidebileceğimiz pek çok güncel ve tarihî, yerli ve yabancı vaka var. Biz bunları bir yana bırakıp hayali bir örnek üzerinden düşünelim. Devletin din özgürlüklerini çiğnediğini ve dinlerine uygun yaşamalarını engellediğini iddia eden bir grup Diyarbakır'ın Sur ilçesinde hendek kazarak özyönetim kurduğunu açıklasa. Mahallelerdeki evleri karargâha ve sipere dönüştürse, buna itiraz eden ev sahiplerini/sakinlerini kovsa, öldürse. Bunun üzerine hükümet mahalleleri silahlı çetelerden temizlemek için güvenlik kuvvetlerine operasyon talimatı verse. Yetkililer söz konusu mahallelerde sokağa çıkma yasağı ilan edip polis ve asker marifetiyle hendekleri kapatmaya ve silahlı adamları etkisiz hâle getirmeye çalışsa. Sol buna nasıl tepki verirdi?
Bence cevap belli. Sol devletin bu operasyonunu gerekli ve meşru bulduğunu ilân ederdi. Hendekçilerin gerici bir ideolojiye inandığını, çağdaş ve bilimsel hayata karşı çıktığını söylerdi. Bu yüzden, operasyonları alkışlar, 7olarak selamlardı. Ülkede yaşayan dindar akademisyenler bir bildiri yayınlayarak hendektekilerin yaptığının meşru olduğunu ilân etseydi, devleti katliam yapmakla suçlasaydı, solcular nasıl bir tavır takınırdı? Bence dinsel hayatın bir hak olamayacağını, kimsenin devletin laik ve çağdaş hayat düzenine meydan okuyamayacağını ileri sürerdi. Modern çağda, bilimin zirveye çıktığı dünyada dinlerin insanlara yol gösteremeyeceğini, dinsel referanslı hayatta ısrar etmenin topluma gericiliği empoze etmek anlamına geleceğini ilân ederdi. Özgürlükçü biri ise, insanların bir dine inanma ve dinlerini istedikleri gibi yaşama hakkına sahip olduğunu en baştan kabul ederdi. Sonra somut taleplerin demokratik siyaset yoluyla dile getirilmesinin ve elde edilmesinin mümkün olup olmadığına bakardı. Demokratik kanallar işletilebiliyorsa ve tarihî kayıtlar dindarların haklarının istikrarlı biçimde genişlemekte olduğunu gösteriyorsa şiddet yoluna başvurulmasını gereksiz, gayri meşru ve zararlı görürdü. Solun bu şiddet sevdası dineceğe benzemiyor. Esasen PKK'nın şiddeti metot olarak benimsemesi de öncülerinin anti-özgürlükçü ortodoks sol fikirlerden etkilenmiş olmasından kaynaklanıyor. Laf kalabalığına aldanmayacak kadar bilgili ve tecrübeliyiz; bu çizginin meyvesi özgürlük ve demokrasi değil despotizm olabilir.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir kaset marifetiyle genel başkanlık koltuğuna kuruldu. Nasıl bir müktesebattan geldiğini, değerini, marifetini bilmiyoruz... Ben bilmiyorum en azından.

Kaset yardımı olmadan o koltuğu görebilir miydi? Dedim ya, bilmiyorum.

Bildiğim şu: Bir dönem SGK'da (eski ismiyle SSK'da) genel müdürlük yaptı. Kurumu, tarihinin en büyük görev zararına uğrattı. Daha açık ifadesiyle, "SGK'yı batırdı..." Bana inanmıyorsanız, internetten küçük bir tarama yapın, "tarafsız" bildiğiniz yazarların kaleminden Kemal Kılıçdaroğlu'nun SGK'ya yaptıklarını bir de kendi gözlerinizle okuyun.

İkinci en önemli marifeti şu: Muhalefet avantajıyla girdiği bütün yerel ve genel seçimleri kaybetti. Bu alanda bir "rekor"un sahibidir. Altı yıldır genel başkanlık yapıyor, tam yedi seçim kaybetti. Dünyada böyle bir oran yok.

Üçüncü en önemli marifeti, yaptığı "akıllara ziyan" benzetmemeleri ve ettiği küfürler... Hedefindeki kişi, Cumhurbaşkanı Erdoğan elbette...

Başlıktaki "terbiyesiz" ifadesini kıyıcı ve aşırı bulan arkadaşlara özel not: "Terbiyesiz" bir hakaret ifadesi değildir. Ahlak ve terbiye dışı davranış sergileyenlere genellikle bu ifadeyle hitap edilir. Yani, o kişinin "terbiyeden yoksun" olduğu söylenir. Ben de Kemal Bey'in, normal insanlarda bulunması gerekli bir hasletten yoksun olduğunu söylüyorum.

Örnek mi? Erdoğan'a yönelik her cümlesinin içine, mutlaka "diktatör bozuntusu" ifadesini yerleştiriyor.

Bugüne kadar (yani Cumhuriyet tarihi boyunca) miting meydanlarından onlarca, yüzlerce siyasetçi geçti, binlerce hakaret sözcüğü sarf edildi...

Hiçbir siyasetçi Kemal Bey'in çapına ve gradosuna ulaşamadı... Hiçbir hakaret sözcüğü, Kemal Bey'in "benzetmeleri" kadar çirkin ve aşağılayıcı olmadı.

Ahmet Kekeç/ Star

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

ABD, İran'a ambargoyu kaldırdı. Ruhani'nin deyimiyle "İran'ın altın dönemi başladı." ABD'nin, İslam coğrafyasında yapmak istediğinin teker teker kodları çözülmektedir. Ortadoğu'nun yeni yıldızının İran olmasını kafaya koyan Amerika Devleti, İslam coğrafyasında koyu Şii-Sünni ayrışımını da parlatacak gibi gözüküyor. Şii hilalinin, bugün en fazla ABD'ye gerekli olduğunu da görmekteyiz.

Uzun yıllardır İran üzerine analiz yapan ABD, bir tarafta İslam devrimine kadar ki Şah rejiminin önemli isimlerini Batı'da barındırdı ve muhatap aldı. Diğer taraftan etnik kimlikler üzerine, resmi devlet kurumlarında masalar kurdu. Etnik kimlik üzerinden, özellikle Güney Azerbaycan kökenli, muhacir Türklerle sıkı çalışmaya başladı. Basında, onların sesinin yüksekten duyulmasına yardım etti. Bugün de aynen bu yardımı sürdürmektedir.

İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi'nin eşi, Şahbanu ünvanlı tek kadın olan Farah Pehlevi'nin, yıllardır oğlu Rıza'nın tahta çıkması için lobi çalışmaları yaptığını biliyoruz. Şimdilik rafa kaldırıldı gibi gözükse de, ABD'nin üzerinde durduğu her kozu, zamanı geldikçe işleme sokacağını görmemiz lazım. Şimdilik "en büyük Şeytan ABD'dir" diyen İran'ın Molla rejimi, O'nun desteği ile altın çağına ayak basmakta.

Rusya'nın, Türkiye'ye yönelik yaptırımlarda yumuşayacağını bundan önceki yazılarımda yazmıştım. Bunun nedenlerinden biri olarak, İran'ın şimdiki pozisyonunun olduğunu da görmemiz lazım. İran, Rusya ile ittifak içerisinde, doğru. Lakin ona altın dönem kapılarını açan ABD oldu ve Rusya, İran'ın tercih karşısında Amerika'dan vazgeçemeyeceğini de hesaba katmaya başladı.

Esasında ABD, Rusya - İran ittifakının dağılması için, İran üzerindeki yaptırımların kalkması hamlesini şimdi devreye soktu.Amerika; İslam coğrafyasında, İran ve Suudi Arabistan'ın menfaatlerini her zaman çatışma odağı gibi canlı tutmayı hedefledi. Buraya ordu, asker göndermektense, İran'ın Şii, Suudi'nin Sünni mezhepçilik politikaları, tam da İngilizlerin esas hayali olan, parçalamanın özünü teşkil etmektedir.

İran'la birlikte, Ortadoğu'da yeni acımasız ve sinsi çatışmaların döneminin geldiğini de unutmamamız lazım. ABD'den aldığı bu cesaret İran'ı, Şii hilali şeridinde yerleşen devletlerin kaderini etkileme gücünü de beraberinde getirdi. Şii bölgelerde yönetimler üzerinde etkinliğini artıracak, etkili olmadığı yönetimlerin değişmesi için ise o bölgelerde siyaseten İran'ın yanında olan güçlerini devreye sokacak. Amerikan medyasında, önümüzdeki günlerde İran hayranlığı yazılarının şahidi olacağız gibi. karanlık İran anlatımları, yerini aydınlık İran'a bırakacak.

Sevil Nuriyeva/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin 35. Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmayı dinleyen ya da okuyan birisi, bu gidişle CHP'nin 135. değil ama belki 235. Olağan genel kurulda gerçekten bir siyasi parti haline gelebileceğini düşünebilir. Malum, çıkmadık canda ümit vardır. Baykal'la ilgili kaset sayesinde işbaşına gelen Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşmasının objektif olarak hiçbir anlamı yok. Söylediklerinin çoğu mübalağa, uydurma ve kalanı da yakıştırmalardan ibaret. Bir liderin partisinin kurultayında yaptığı konuşmadan çok, ortaokul ya da lise talebelerinin münazaralarda yapacakları türden bir konuşma gibi. Konuşmalarının olmazsa olmazlarından olan Cumhurbaşkanı'na çatma bölümü çok yapmacık. Hepi topu yüzde 25 oya ancak ulaşabilen bir partinin genel başkanının, hem de ilk turda Türkiye'nin yüzde 52'sinin oylarıyla işbaşına gelmiş bir Cumhurbaşkanı'ndan bahsederken daha edepli olması beklenirdi oysa. Muhalif CHP'li isimlerin anlattığı delege oyunlarına bakılırsa, demokrasiden bahsetmeye de hakkı yok Kılıçdaroğlu'nun. Diktatörlük suçlamalarında bulunacakken, kurultayda şeklen olsun demokrat olabilirdi belki, ama olmamış. Rezidans konusuna değinmeden yolsuzluk muhabbeti yapması da, hoş... Anayasa çalışmalarını engellemesiyle maruf birisininBaşbakan Ahmet Davutoğlu'na güya anayasa değişikliği çağrısında bulunurken söyledikleri daha da ilgi çekici: "Özgürlükçü bir demokrasi istiyorsanız, gelin darbe hukukunu tamamen değiştirelim. Anayasa da darbe hukukun bir parçası, bunları değiştirebilirsek, demokrasiyi getirmiş oluruz" diyor. 'Darbe hukukunu tamamen değiştirelim' diyen birisinin, kırmızı çizgi ilan ettiği 'ilk 4 madde' saplantısını bir kenara koysak bile, bu sözler samimiyetsizlik kokuyor...

Ekrem Kızıltaş/Takvim