Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Toplumsal gerilim ile "muhalif" siyasal aktörlerin kurguladığı gerilim çok farklı şeyler. Bu kurgu gerilim sürekli tırmandırılıyor. Fakat sokakta bir karşılığı olduğu tartışılır. Alın Güneydoğu'yu... Şu sıralarda siyasal iklimin en sert, tansiyonun en yüksek olduğu bölge, değil mi? Evet!
Peki savaş kiminle? Terör örgütüyle. HDP'ye oy verenlerin önemli bir kısmı da dahil, bölge halkı hendek ve kurtarılmış bölgeler belasından çarçabuk sıyrılmak için dua etmiyorlar mı?
Sonuç olarak... Ülkedeki mevcut tansiyon, toplumsal değil, siyasaldır. Diyeceksiniz ki, bu gerilimi toplumun ana damarlarına aktarmak isteyen çok. Doğru! O yüzden akademisyenlerin bildirisi gibi başından sonuna kurgu medyatik operasyonlar yapılıyor. O nedenle kötülük odakları "şimdi de Aleviler üzerine mi oynasak?" hesapları yapıyor. Fakat Türkiye artık bu oyunlara gelmez. Gelmemeli. İktidar bu senaryoları önlemek için "muhalefetle makul konuşmalar yapmayı" beklememeli.
Diyeceğim şey açık... Yapısal reformlar için AK Parti iktidarı kimseye aldırmadan yoluna devam etmelidir. 49.5 apaçık demokratik bir güçtür. Kılıçdaroğlu'nun susmasını bekleyecek değil ya! Geçenlerde yazdım...
Bir daha tekrarlayayım: Siyasal uzlaşmazlıkların kemikleşmesiyle toplumun uzlaşma potansiyelini birbirine karıştırmamak gerek.
İkincisini unutup sürekli birincisi için çaba göstermek enerji ve vakit kaybıdır.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir değil, iki değil, üç değil… Garip, sürekli aynı tavır içinde! Gün oluyor Selahattin Demirtaş'ı sazlı-sözlü televizyon programlarıyla parlatmaya çalışıyor; gün geliyor ekrandan "PKK terör örgütü değildir" söylemleri dillendiriliyor.

Ya "aklama-paklama" yapıyor. Pislik temizlemeye soyunuyor. Ya da algı operasyonlarının içinde boy gösteriyor. Bütün bunları da millete "gazetecilik" ve "özgürlük" diye yutturuyor!
Dün de "Söz sırası ODTÜ'de" başlığı ile dört akademisyeni almış konuşturmuş. Öyle bir ODTÜ tablosu çizmiş ki, evlere şenlik. Anlatılanlar, kamuoyunun önüne "ODTÜ gerçeği" gibi sunulanlar, yaşananlarla taban tabana zıt.
Neymiş, biliyor musunuz?...
ODTÜ, her kesimden öğrencilerin rahatça hareket ettikleri bir yermiş. Emekten yanaymış. Üniversite, şiddet olayları sebebiyle bir gün dahi kapatılmamış. En önemlisi de "Okulun özgürlükçü ve çoğulcu yapısı şiddete izin vermez" miş! Vesaire, vesaire…
Doğru değil bunlar. Kuruluşundan bu yana ODTÜ'yü bilim yuvası yerine terör odağı haline getirmek isteyen çevreler oldu orada. "Gazeteciyim" diyorsa, Ahmet Hakan'ın bunları bilmesi lazım. Bilmiyorsa çok ayıp!

Emin Pazarcı/Akşam

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Konu, bayram değil seyran değil bir "erken seçim" ya da "baskın seçim" muhabbeti. Seçimin üzerinden hepi topu iki buçuk ay geçmiş, muhalefet yamyassı olmuş, nereden çıktı bu erken seçim? Yenilen pehlivan güreşe doymadığı için olabilir mi? Yoksa o skandallı CHP kurultayı mı bunlarda umut yelleri estirdi?
Ama en başta kendileri söylüyorlar: Bir erken seçim olursa HDP baraj altında kalacak, MHP'nin bile barajı geçmesi zor, CHP desen öldür Allah yüzde 25'e talim, AKP bu sefer gerçekten silip süpürecek...
330'u bulur da, 400'e bile vurur! Öyleyse? Bir muhalif gazeteci bu kadar umarsız durumda niçin kendi kendine kaşınır? Ortada bir "Ankara senaryosu" varmış...
Ankara'da yapacak pek başka iş olmadığından birileri senaryo çalışıyorlarmış... Bu konuda iktidar partisinden tek cümle duymadık, cumhurbaşkanı ağzını açıp da bir şey söylemedi, ortada erken seçimin, ya da "baskın seçimin" lafı değil iması bile yok... Muhalif gazeteciler kendi ayaklarına kurşun mu sıkıyorlar, kepaze olacakları yeni bir dağılım yaratmak için?
Yoksa Hocaefendi'ye yaraşır "hinoğlu hin" bir proje mi geliştiriliyor? Halkın "seçim bıkkınlığına" mı oynamak istiyorlar? Çok akıllılar ya, iktidarı gaza getirecekler, "bu meclis tablosuyla anayasa yapılamıyor" dedirtip baskın seçime koşturacaklar, halk tepki gösterecek, "ne bu böyle dakika başı seçim" diyecek, kızacak, bu sefer oyunu sakınacak... 400 milletvekili çıkarayım derken AKP bu sefer eldeki 300'den de olacak... Bu mudur?

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yani nereye yol almak ister bir ana muhalefet lideri böyle bir çamur dili yöntem olarak benimseyerek? Bir kitle var, evet CHP içinde, hem Kurultay'da görüldü o, hem grup toplantısında, onlar kürsüdeki adam küfrettikçe cuşu huruş içinde sesler çıkarıyorlar. Acayip bir tezahürat oluşuyor orada. Bir tür tamtam coşkusu.

Ama Türkiye ne o kurultay salonlarına gelenlerden ibaret ne de grup toplantısına katılanlardan. Hiç düşünmüş müdür "bay" Kılıçdaroğlu, naklen canlı yayınlanan küfürnamelerinin, ekrana bakan insanların gönül dünyalarındaki yansımasını? Ya Başbakan Davutoğlu gibi milyonlarca insan da aynı şeyleri kendisine misliyle iade ediyorlarsa...

İki şey aklıma geliyor:

Bir: Kılıçdaroğlu, yüzde 25'lerde tıkanıp kalan CHP'de liderliği ancak tabanla "küfür buluşması" gerçekleştirerek sürdürebileceği kanaatinde.

İki: Kurultay sonrasında CHP Parti Meclisi'nin yeni yapısına yönelik "Partide mezhebi bir klikleşme gerçekleşti" yorumları gözardı edip, gözleri tedavi kabul etmez boyuttaki "Erdoğan karşıtlığı"na kanalize etmeye çalışıyor.

Şunu söyleyebilirim: Değişim vs... Kılıçdaroğlu'nda CHP ile toplum arasında yeni bir iletişim zemini oluşturma potansiyeli hiç mi hiç gözükmüyor. Aksine son Kurultay onun için de sonun başlangıcı olacaktır.

"CHP nereye?" sorusu şimdi çok daha günceldir. Kendi tarihsel çizgisi bakımından "elden çıkma" süreci yaşayan CHP'nin bünyesinden hani deyim yerindeyse "Gerçek CHP" türünde yeni bir oluşumun doğma zamanı gelip geçiyor. Yoksa o ruh da ömrünü tamamladı da, Kılıçdaroğlu'na cenaze merasimini hazırlama misyonu mu düştü?

Ahmet Taşgetiren/Star

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bu çirkin üslup, öncelikle siyasi tarihimizin en köklü partisi CHP'ye yapılan bir haksızlıktır. Daha önce CHP'de bu kadar argo konuşan, hakaretler eden bir siyasi lider gördünüz mü? Bülent Ecevit hiç ağzını bozar mıydı? Deniz Baykal; Kılıçdaroğlu gibi konuşma üslubunda seviyesini düşürür müydü?
Siyasette rekabet, tartışmalar hep oldu, olacak da ama Cumhurbaşkanlığı makamı ayrı bir yerdir, halkın temsil edildiği en üst seviyedir. Cumhurbaşkanına yapılan hakaret aslında Türk halkına da yapılmış demektir.
Aslında eski Kılıçdaroğlu, diğer muhalefet liderlerine göre daha seviyeli, terbiyeli, uzlaşmacı bir profil çiziyordu.
Ne zaman CHP'deki koltuğu sallanmaya, rakipleri tarafından eleştirilmeye başlandı; Kılıçdaroğlu daha çok hakaret eder oldu. Trajik bir durum ama Kılıçdaroğlu; diktatör demek, hakaret etmek zorunda çünkü Kılıçdaroğlu'nun şu an elinde muhalefet yapacak malzeme yok, gündem dışına itilmiş durumda.
Kılıçdaroğlu, siyasette yeni bir şeyler de söyleyemiyor. Koskoca CHP kurultayı yapıldı ama sadece Kılıçdaroğlu'nun tek aday olması ve yaptığı hakaretler konuşuluyor. CHP bundan sonra kendine nasıl bir siyasi çizgi çizecek, PKK terörüne karşı alternatif çözüm planları var mı, partinin yeni projeleri neler vs. bunlar hiç konuşulmuyor çünkü ortada bir şey yok.
Altı kere seçim kaybeden Kılıçdaroğlu'nun seçim kazanacağına CHP'liler bile inanmıyor. Böyle bir ortamda Kılıçdaroğlu'na da Kemalistler'in, Ulusalcılar'ın gazını almak için Erdoğan ve danışmanlarına hakaret etmekten başka bir seçenek kalmıyor. İddia ediyorum, Cumhurbaşkanına hakaretten kendisine dava açılmasına da en çok sevinen Kılıçdaroğlu'dur; belki bu davadan bir mağduriyet edebiyatı çıkarırım diye düşünüyordur...

Mevlüt Tezel/Günaydın

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İslam düşünce geleneğinde güzellik, her zaman hakikat ve erdemle birlikte ele alınmıştır. Zira bir şeyin güzelliği onun hakikatiyle doğrudan irtibatlıdır. Bu ilişki, güzellik kavramına ontolojik bir boyut katar. Güzel olan her şey, yaradılış eylemindeki güzelliğe geri gider. Aslına rücu eden her şey gibi güzellik de varlığını es-Sâni' ismiyle Mutlak sanatkâr olan Yaratıcıdan alır. Estetik duyuş, varlıkların özünde/hakikatinde bulunan bu varoluşsal güzelliği idrak etmek demektir.

Bir arının yahut göklerin güzelliğini temaşa ettiğimizde "enfüs ve âfâktaki" yani kendi içimizdeki ve dış dünyadaki güzelliği keşfetmek ve ortaya çıkartmak için bir adım atmış oluruz. el-Cemil ve Es-Sâni' isimleriyle güzel olan ve her şeyi güzel yapan Cenab-ı Hak, bizden de her işimizi güzel yapmamızı ister. Doğru ve güzel iş yapmak, varlığın ahengine iştirak etmek demektir. Güzeli aramak ve güzel yaşamak, ilahi olana doğru bir adım atmaktır.

Hakikat olmadan hiç bir güzellik de var olamaz. Güzel olan her şey bir hakikatten, ahlaki bir safvetten ve estetik bir zevkten neşv ü nema eder. Granada'daki Elhamra Sarayı'nın insanı teskin eden güzelliği, Sultanahmet Camii'nin heybeti, Tac Mahal'in olağanüstü ahengi, nur saçan kubbesi ile Kubbetüs Sahra... Zaman ve mekan tasavvurunun tecessüm etmiş yüksek sanat örnekleridir.

Bu eserlerin ortaya çıkmasını sağlayan medeniyet tasavvurunun merkezinde hakikat, doğruluk ve güzellik ve bu medeniyetin insan tasavvurunda ilahi hakikat ve güzellikle yoğrulmuş olmak vardır. Hakikat ve güzellik mefhumlarını yitirmiş hiç bir medeniyetin hayatiyetini sürdürmesi mümkün değildir. Bir medeniyetin ihyası da ancak kendine has estetik dünyasını yeniden inşa edebilmesine bağlıdır.

Bugün güzellik dendiğinde aklımıza ticarileştirilmiş ve metaya dönüştürülmüş nesneler geliyor. Modern kültürün en büyük yanılgılarından biri güzelliğin, zenginlerin ve eksantrik çevrelerin tekelinde olan pahalı ve lüks bir ayrıcalık olduğu düşüncesidir. Güzellik, hiç bir zümrenin tekelinde değildir. Bir lüks yahut lüzumsuz hobi de değildir. Güzel olanı aramak, fıtratımızın en temel unsurlarından biridir. Güzellik, aklı ve kalbi besleyen bir cevherdir. Soyo-ekonomik ve kültürel statülerin ötesinde bize huşu, sükûnet ve duyarlılık aşılayan varoluşsal ve estetik bir değerdir.

Maddi ve manevi güzelliği kuşanmak bize günlük hayatın hengamesi içinde bir nefes alma imkanı verir. İlahi olanla bağımızı güçlendirir, müteşekkir ve mütevazi olmayı öğretir; duygularımızı terbiye eder; duyarlılığımızı arttırır.

İslam dünyasının en büyük açmazlarından biri de din ve takva adına sanatı ve estetiği hor görmek... Hatta bazı aşırı gruplar sanat ve estetiği bütünüyle reddedecek kadar ileri gidebiliyorlar. Bu, ne Kur'an'ın ne de Hz. Peygamber'in sünnetiyle telif edilebilir. Ka'be'nin insanı sarsan sadeliği ve celali, Medine'nin gönüllere huzur veren süküneti ve cemali, bunun en somut delilidir.

Şiddet yanlısı aşırılıkçı gruplar modern yöntemler kullanıyorlar fakat yapıp ettiklerini İslamla etiketliyorlar. Örneğin DAİŞ'in sapkın ideolojisi entellektüel açıdan batıl, ahlaki açıdan yoz ve estetik açıdan çirkindir. Bunu din adına dayatmak, dine ihanet etmektir. Bu büyük sapmaya karşı en etkili çare, İslam geleneğinin ortaya koyduğu hakikat ve estetik tasavvurunu ihya etmektir. Bu ihya çabası, bütün Müslümanların ortak sorumluluğudur.

"Allah güzeldir, güzeli sever." Çirkinlik, bayağılık ve metalaştırma, bizi asil ve güzel olanı aramaktan alıkoymamalı.

İbrahim Kalın/DailySabah

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hrant Dink cinayeti, PKK'nın özellikle Güneydoğu'da işlediği cinayetleri meşrulaştırmak üzere araçsallaştırılamaz. Yalandan bir Dink güzellemesi yaptıktan sonra, Dink cinayetini işleyen zihniyetin bugün aynı pratiği Güneydoğu'da uyguladığı türünden değerlendirmeler, doğrudan Hrant Dink'in anısına, düşüncesine yapılmış en büyük saygısızlıktır. Hrant Dink'in Kürt sorunu ile ilgili yazılarını önlerine koyarsak çok mahçup olurlar. Dink, şiddeti kategorik ve amasız olarak reddetmiş, devrimci halk savaşı gibi yöntemleri mahkum etmiştir.
Hrant Dink, 1128 akademisyenin bildirisinde zuhur eden zihniyet ile illiyet kurulacak da son kişidir. PKK'nın ayaklanma ve sivil, çocuk, asker, polis öldürme vahşetini, "Kürt halkını devlete karşı koruma" olarak nitelendiren bir zihniyet, asla Dink'in adı kullanılarak sevimlileştirilemez. Özellikle kendisini Dink'e yakın gören kişilerin, kendi ideolojik saplantılarını, hayata, bir siyasi harekete, hatta kendilerine karşı olan öfkelerini Dink'in anısına yansıtmaları, hatta onu cinayet davasına karıştırmaları en büyük saygısızlıktır.
"Dün Dink'e yapılanlar, bugün 1128 akademisyene yapılıyor" diyenler onun yüzüne yarın nasıl bakacaklar?" Mümkün değil, ama ben bu "görüşleri", ayıpları paylaşmış olsaydım dahi, bu araçsallaştırmaya yine karşı çıkacaktım. Öte yandan bizlere düşen başka neler var?
Dink cinayeti, kanımca politik bir konjonktürün içinde, diğer cinayet ve gelişmelerle doğrudan bağlantılı bir dizi olayın tepe noktalarından birisidir. Bu cinayeti sadece Ermeni olmasına, ırkçılığa endekslemek nesnel bakışa zarar verir. Evet, tetikçilerin ve iklimin Ermeni karşıtlığının bu cinayeti kolaylaştırdığı doğrudur. Ama Dink, sadece bir nefret cinayetine kurban gitti demek, fail/leri belirsizleştirmek anlamını taşır.

Markar Esayan/Yeni Şafak