Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Önümüzde en azından şimdilik yeni bir seçim yok. Sürpriz olur mu onu da 6 aylık anayasa yapma sürecinden sonra göreceğiz. Daha vakit var. Ama artık Türkiye'nin siyaset üretmeyen muhalefete ayıracak vakti yok. Tablo ortada, en makulü sayılacak ana muhalefet partisi CHP bile zıvanadan çıktı.
İçeride yıllarca karşı çıktığı cemaatle işbirliği yapmaktan PKK ile ittifak yapmaya, halkını katleden Esed'e üç kez heyet göndermekten "tiran" Putin'i övmeye kadar derin bir savrulma yaşadı, yaşıyor. Hatta "Türkiye İran'la savaşırsa İran'ı desteklerim" diyen CHP Milletvekili Eren Erdem'i sahiplenerek yurtseverlikten bile uzağa düştü.
Aslında CHP her zaman statükocuydu ama tarihinin hiçbir döneminde bu kadar savrulmadı. Haklı olarak oy verenler bile artık isyan ediyor. Cumhuriyet'i kuran, 93 yıllık partinin kurultayından geriye kalanlara bir bakın. Aklınızda ne kaldı? Cumhurbaşkanına hakaret, öfke ve nefretten başka. Kurultay'da duvarları süsleyen "Demokrasi, değişim ve kardeşlik" sloganı üzerine konuşan var mı?
MHP ve HDP'nin durumu CHP'den beter. Biri "hayırcı" siyasetiyle milletvekili sayısını yarıya indirdi. Öteki yüzyıl sonra elde edilen siyaset başarısını götürüp Kandil'in emrine verdi. Şimdi toplum nezdinde itibarları kalmadığı gibi kendileri de diken üstünde oturuyor. İkisi de derin bir depremle sarsılıyor.
Bu muhalefet tablosu Türkiye'nin yeni bir partiye ihtiyacı olduğunu gösteriyor. 1 Kasım öncesi MHP lideri Devlet Bahçeli, biraz da AK Parti çevresindeki bazı güç odaklarının hesaplarını dillendirerek "5'inci parti"den söz etmişti. Ama halk o hesabı, 1 Kasım akşamı altüst etti. Bu yüzden 5'inci parti hesabı tersine döndü. Şimdi muhalefet cephesinden 5'inci partinin çıkacağı konuşuluyor.

Mahmut Övür/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ölüm her an var. Hayatın bir boyutu ölüm. İnsan ne kadar ölümü hayatının dışına çıkarmaya çalışırsa çalışsın, onun var olduğunu ve her an yanını yöresini, kendisini yoklayacağını bilir.

"Ölümü ve hayatı yaratan kudret" kanunu böyle koymuş çünkü. Bu Kur'an ifadesinde, ilginç ki, "ölümün yaratılması" "hayatın yaratılması"ndan önce zikrediliyor. (Mülk Suresi, 2)

"Medyatik ölümler" -ki çoğaldı, çoğalıyor, çoğalacak- ölümü daha çok hayatın içine çekiyor. Hani ölmesi mümkün değilmiş (!) gibi görünenler bile gittiğine göre diye düşünmeye başlıyor insanlar. Bir sanatçı "Sabancı'nın ölümü benim yeniden doğuşuma imkân hazırlamıştı" demişti bir ara ve sonra, hayatında köklü değişimler yaşamıştı.

Her şeyi satın alabilecek bir insan, bir saniyelik ömür satın alamamış ve insanoğlunun kadim çağrısına boyun eğerek göçmüştü ebediyyet âlemine... Nice kudretli devlet başkanı, komutan vs de göçmüştü o çağrıya boyun eğip. "Ebediyyet âlemi" dedim.

Belki pek çok insanın gündeminde o da yok. Yok değilse bile, çok flu... Ne var ölüm ötesinde? Buna dair bilgiyi vahiy veriyor. Yani Allah'tan gelen bilgi.

İnsanoğlu, var oluşuna hükmedemediğini, dünyadan gidişine de hükmünün geçmediğini, kendi varlığı için son derece kritik bu iki hadisenin de kendi dışında olduğunu "idrak" ediyor, çünkü bunu görmemesi mümkün değil.

Mümkün olsa, gelmeye hükmü geçmese bile, mesela gitmemeyi başarmak ister. Koşar, arar, çırpınır, bir yol bulmak ister, ölüm meleğinin elinden kaçmak için. Ama olmuyor. Bir yol yok. Bulunamadı bugüne kadar.

O zaman, bu işin hikmeti üzerine düşünüp, "Acaba beni gönderen ve alan, aldıktan sonra bana nasıl bir gelecek planladı?" diye kafa yormaz mı? "Medyatik ölümler" herkesin evine giren ölümlerdir. İnsanın medyalaşması ölçüsünde medyatik ölümlerin de çoğalacağı bir vakıa.

Ahmet Taşgetiren/Star

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Benim için Koç Grubu, dar gelirli evimize 1960'larda giren Arçelik buzdolabıdır. Ne vakit Koçların adı geçse... Küçücük mutfağa sığmadığı için oturma odasına koymak zorunda kaldığımız... Bir kulağımız pürdikkat radyo tiyatrosundayken, diğer kulağımızda gırgırgır çalışan o buzdolabı gelir aklıma.
1990'larda bir ara taşındığım evin mutfağı çok ufaktı. Antrede buzdolabını koyacak daracık bir yer vardı, ancak Arçelik modellerinin hiçbiri oraya sığmıyordu. Başka bir marka satın almanın verdiği hafif suçluluk duygusunu hâlâ hatırlarım.
2002'de Arçelik'in logosu değiştirilip yerine hafif, ince, uçumlu, bir 'kırmızı kâğıt' konduğunda, ne yalan söyleyeyim bozulmuştum. Çünkü eski logonun hayatımdaki ağırlığını terk etmek istemiyordum. Migros'u satmaları da hiç hoşuma gitmemişti. Ama çare yoktu, dünya değişiyordu, Koçların da ona ayak uydurması gerekiyordu.
Kişisel anı ve duyguları geride bırakıp ülke gerçeklerine geçelim... Koç Ailesi'nin ve Koç Grubu'nun, Türkiye'nin sadece ekonomisine değil; bilim, kültür, sanat, sağlık ve sosyal varlığına yaptığı katkı saymakla bitmez. Tamamını anlatmak için herhalde koca bir kitap yazmak gerekir.
Koçlar sadece Arçelik değil, Koç Üniversitesi'dir aynı zamanda... Sadece Yapı Kredi Bankası değil, şahane kitaplar yayınlayan Yapı Kredi Yayıncılık'tır...
Tüpraş, Aygaz, Opet ya da Tofaş'tan ibaret değildir Koç Grubu... Vehbi Koç Vakfı'nın burslarıdır, kültür-sanat etkinliklerine verilen bitmez tükenmez destektir.
Osmanlıdan Cumhuriyete, yüz küsur yıldır bizim devlet kapitalist bir sınıf oluşturmak için uğraşıyor. Epey de başarılı oldu.
Ancak Türkiye'nin buna bağlı bir ihtiyacı daha vardı: Büyük sermayenin; eğitim, sosyal sorumluluk, sanat gibi, ekonomi dışı alanlarda da faaliyet göstermesi gerekiyordu.

Emre Aköz/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

M. Koç'un bu şekilde ölümü insanda değişik duygu ve düşünceler uyandırıyor. Türkiye'nin en zengini olmasına rağmen bir devlet hastanesinde vefat etti. Zenginliği ölümünü engellemeye yetmedi. Sanırım bu dünyadaki en büyük eşitlik ölümde karşılaşılanı. Zengin de olsanız fakir de olsanız ecel sizi bir gün bir yerde bir şekilde bulacak. Zenginliğe imrenen ve zenginliğe güvenen kimseler zaman zaman unutsa da gerçek bu. Ortalama hayat süresi ve ölümün kaçınılmazlığı bakımından herkes eşit. Para ile ilave zaman satın alınamıyor ve ağır biçimde bozulan vücut fonksiyonları en büyük tıbbî imkânlarla bile onarılamıyor.

Şüphe yok ki her Mustafa'nın ölümü geride üzüntü bırakıyor ama her Mustafa'nın ölümü toplumda aynı derecede yankılanmıyor. Koçlar ülkenin en zengini. Ülke ekonomisinin yüzde onunu teşkil ve temsil ediyorlar. Ailenin pek çok alanda yatırımı var. Koçlar aynı zamanda klasik bir siyasî çizgiye de sahip. Genellikle devletle iyi geçinmiş bir aile. Elbette tek aile değil bu durumda olan, ama benzer konumdaki ailelerin en tipik olanı. İlginç bir şekilde mülkiyet, özel teşebbüs ve servet düşmanı olan sosyalist çevreler asla sözle veya protesto eylemleriyle Koçlara ilişmedi.

Bu vesileyle bir noktaya tekrar dikkat çekmek isterim. Sol ve sağ çevrelerde Koç gibi ailelere burjuva deme eğilimi yaygın. Bu yanlış. Burjuva kendi ayakları üzerinde duran ve orta sınıfı teşkil eden – aralarında sadece iş insanları değil başkaları da bulunan- insanlar için kullanılması gereken bir etiket.

Çağımızda devletin ekonomik hayata yaygın ve derin biçimde müdahil olması iş adamlarının burjuva olma şansını azaltıyor. Yine de gerçekten burjuva sayılabilecek iş insanları var. Koç gibi aileler ise süper zenginler sınıfına giren ve bir sınıf teşkil edemeyecek kadar dar olan bir tabaka.

Süper zenginler çoğu zaman zenginliklerini devlete eklemlenerek ve devletten imtiyazlar elde ederek kazanır. Toplumsal temsil kabiliyetleri sınırlı olduğundan, sadece onlar üzerinden toplumsal analizler yapmak bir işe yaramaz. Başka bir deyişle, ülkenin genel gidişatı içinde bu tür aileleri ve yaptıklarını ne görmezden gelmek ne de abartmak gerekir.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Internet fenomeni Köksal Baba'yı YouTube'da izliyor musunuz, bana fena halde Kılıçdaroğlu'nu hatırlatıyor.
Köksal Baba da ufak tefek, halim selim, görünürde zararsız ama birden dellenip ana avrat dümdüz gidiyor. Üstelik boyuna posuna bakmadan adam marizlemeye de kalkıyor. Köksal'a kendi boyutlarında bir araba uydurmuşlar (isterseniz "parti" diye de okuyabilirsiniz), onunla oyalanıyor...
Bir de ezeli rakibi "Riçırt" var tabii, Köksal Ayşe'ye âşık ama Ayşe'yi götüren hep Riçırt oluyor (buna da "seçim" mi diyelim "iktidar" mı?)
Muhalif yazarlar Ayşe'yi elde etmek için formül bulmuşlar: CHP ne yapmalı?
Yurt çapında "bölge kurultayları" düzenlemeliymiş (sık sık düzenlenen Ankara kurultayları kesmemiş...)
Her bölgenin ihtiyaçları, talepleri o bölgede yaşayan insanlardan öğrenilip bu kurultaylarda kayıda geçirilecekmiş. (Genel merkezde bunları bilen yok.) Aynı şekilde "meslek kurultayları" da düzenlenecek (seviyorlar bir kere.) Esnaf, işçi, sanayici, çiftçi, ihracatçı gibi kesimlerin sorunları not alınacak.
Bu notlar, CHP il başkanlarının notlarıyla birleştirilip "hall-i hamur" edilecek, bu arada sendikalar ve sivil toplum örgütlerinden de görüş alınacak.
Bunlar tasnif edilecek... Bir program taslağına dönüştürülecek ve yeniden illere gönderilecek, sendikalara, meslek kuruluşlarına...
Sonra onlardan gelecek düzeltilmiş taslaklar gene Ankara'da bir program kurultayı düzenlenerek (Allah kimseyi kurultaysız bırakmasın) günlerce, haftalarca tartışılacak.
Böylece partinin "ideolojik çizgisi" de değişecekmiş. (Yıl kaç oldu, 2023'e yetişir mi?)
Herhalde sanayiciden ve ihracatçıdan akıl alıp sosyalizme yönelecekler! Nasıl bir sol program uygulaması gerektiğini burjuvaziye sormayı Lenin bile düşünememişti!...
O zaman da Köksal Baba, pardon, Kemal Baba istediği kadar "biz Allah'tan korkmayız" diye koca koca çamlar devirebilir...

Engin Ardıç/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mustafa Koç döneminde bu grup, Vehbi ve Rahmi Koç'un hayatı boyu ürettiği paradan daha çok kazandı. Bu bağlamda Mustafa Koç, babası Rahmi Koç'tan daha başarılı bir adamdı. Biliyorum ki özellikle biz muhafazakarların Koç Grubu'na sebepleri haklı da olan bazı kızgınlıklarımız ve kırgınlıklarımız vardır. Fakat artık geçmişe sünger çekmeli ve önümüze bakmalıyız. Koç Holding, Türkiye'nin bir büyük markasıdır. Kurumsal ve ciddi bir şirkettir. El ele verip bu ülkeyi daha da zengin yapmak zorundayız. Yeni Türkiye'nin Lideri Recep Tayyip Erdoğan da daha iki gün önce merhum Koç'u kabul etmişti. Çünkü Türkiye'nin daha çok sermayeye ve yatırıma ihtiyacı olduğunu liderimiz Erdoğan en iyi bilen kişidir. Sermayeye düşmanlık etmek Türkiye'yi yoksullaştırır. Koç'un ve Koç gibi ailelerin parasının yurtdışına kaçması değil içeride yatırıma dönmesi Türkiye'nin yararınadır. Türkiye'nin en az 10 tane daha Koç büyüklüğünde holdinge ihtiyacı var. Türkiye'de yatırım yapmak isteyen yabancılara da kapımız sonuna kadar açık olmalı. Yeniden Koç Ailesi'ne başsağlığı diliyorum...

Ben idolü Halid Bin Velid olan Müslüman bir yazarım. Hem milliyetçilik, hem muhafazakarlık, hem de İslamcılık benim siyasal ufkumu şekillendirmiştir. Fakat ekonomik anlamda biz Müslümanlara solcuların yutturduğu İslam sosyalizmi palavralarına hiçbir zaman inanmadım. Siyasi anlamda devletçilik bizim medeniyet geleneğimizde vardır ama ekonomik devletçilik bizim medeniyetimizde yoktur ve bu tamamen bidattır. İslam medeniyeti bir ticaret ve piyasa medeniyetidir. Maalesef birçok Müslüman yazar, solculara karşı aşağılık kompleksi nedeniyle sosyalist propagandaları kabullendiler. Bu tür sosyalizm laflarıyla solcuların gözüne girmeye çalıştılar. Komünist Hikmet Kıvılcımlı'nın taktik icabı ettiği üç beş din istismarı nitelikli lafa tav olan dindarlar bile oldu geçmişte. Bunlar sistemin hep ezdiği biz Müslümanların sol tarafından kabullenme kompleksinin sonucudur...

Bunun bir benzeri de 'Beyaz Türk' denilen kesimlere karşı vardır. İşte bu saçmalıkları Recep Tayyip Erdoğan bitirmiştir bu ülkede. Ne solculara, ne de beyaz Türklere karşı kompleks içinde olmayan İslam ruhunun temsilcisidir Erdoğan. Üstadımız İslamcı mütefekkir Nuri Pakdil'in deyişiyle klas duruşun temsilcisidir.

Cem Küçük / Star

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

PKK'nın "Kürtlerin temsilcisi", "siyasi iradesi" olduğu iddiası, 7 Haziran seçimlerinin ardından çöktü. PKK, aslında Kürtlerin ne siyasi iradesi, ne temsilcisidir; aksine bu örgüt, Kürtlerin siyasi iradesini zorla, şiddet yöntemiyle, terörle kısmen ele geçiren ve bunu korumaya çalışan bir yapılanmadır. Örgütün silahlı ve örgütsel varlığı, onu otomatik olarak Kürtlerin meşru temsilcisi kılmaz. Terör yöntemleriyle bir bölgeye hâkim olmak bir örgütü aktör haline getirebilir ancak bu durum, o örgütü Kürtlerin temsilcisi olarak tanımayı gerektirmez.
Çözüm süreci, aslında bir turnusol işlevi gördü; PKK'nın Kürtlerin adına yola çıkan ve Kürtler için mücadele veren bir örgüt olmadığı anlaşıldı. PKK, dış güçlerin de desteğiyle bu topraklarda egemenlik kurmaya ve bunu sağlamak için de Kürtlerin siyasi iradesini terörle gasp etmeye yönelen bir yapı.
Ne var ki, istesek de istemesek de PKK hep gündemde olacak; örgüt, varlığını bir şekilde devam ettirmeye, sürekli kılmaya çalışacak. Kısa sürede silinip gitmesi, kaybolması mümkün değil. Arkasında uluslararası sistem var. Kürt kartını, bu örgüt üzerinden yönlendiriyorlar. Bununla mücadeleye alışmak zorundayız. PKK'nın silahlı ve örgütsel varlığı sebebiyle, devletin bu yapıyla zaman zaman temas kurması da gerekebilir; ancak bu, devletin Kürtlerin sorununu bu örgütle oturup çözmesi anlamına gelmez, gelmemeli. PKK için çözüm sürecinin anlamı, terörle gasp ettiği Kürt siyasi iradesini devleti kullanarak tescillemek ve meşrulaştırmaktı. PKK'nın silah zoruyla ele geçirmeye çalıştığı bu statüyü devlet, gönül rızasıyla, bir de Kürtler adına bu örgüte veremez. Kürtlerle yaşanan sorun Kürtlerle çözülmeli, PKK'yla değil.

Kurtuluş Tayiz/Akşam