Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bölgede Sur ve birkaç mahallede günlerdir sürdürülen kalkışmanın komuta merkezi bu ev. İçeride, bölgedeki çatışmaları yönetmek üzere Kobani ve Kandil'den gönderilen üst düzey teröristler var. Ayrıca şehirlerde pek çok sivilin ve güvenlik görevlisinin ölümüne neden olan bombaların, mayınların, el yapımı patlayıcıların haritaları da yine bu üste.
Güvenlik güçlerinin günlerdir yürüttüğü operasyonlarda çember daralınca, PKK yöneticileri aylar öncesinden yapıldığı belirtilen Cizre'deki bu binaya sığındılar. Çevrede alınan güvenlik tedbirleri nedeniyle çıkamayacaklarını, yakalanacaklarını anlayınca da siyasi temsilcileri ve medya aracılığıyla yalana sarıldılar.
HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş bu kumpas tutmayınca dün "velev ki sivil değiller, PKK'lılar..." demeye başladı. Demirtaş haklı. Ancak şu an ortadaki sorun bu kişilere sivil olmadıkları için ambulans gönderilememesi değil ki. Zaten aksi olsa, sivillerin neredeyse tamamen tahliye edildiği bu karargâh yerle bir edilir ya da askerler binaya operasyon düzenlerdi.
Mevzu, Sırp keskin nişancılarla korunan bu karargâhtaki PKK yöneticilerinin yargı sürecine tabi olmadan özel bir formül bulunarak evden tahliye edilmeleri talebi. Demirtaş ve silah arkadaşları eğer bir kez olsun insanlık adına iş yapmak istiyorlarsa binada bulunan teröristleri teslim olmak için ikna etmekle uğraşmalılar. Bu durumda, basın mensupları olarak hepimiz bu kişilerin tedavileri yapıldıktan sonra sağ salim yargıya teslim edilmelerinin, sürecin takipçisi oluruz.
Ancak bölgede bunca acının sorumlusu olan teröristlerin hiçbir şey olmamış gibi ellerini kollarını sallayarak sınır dışına çıkmaları teklifini ne hukuk ne de vicdan kaldırabilir.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paralel Yapı, Abant Platformu'nun otuz dördüncü toplantısını "Demokrasinin Türkiye Sorunu" başlığıyla gerçekleştirdi. Toplantıyı düzenleyen Paralel Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı geçenlerde hendekçi akademisyenlere arka çıkmıştı. Paralel Yapı'nın "Demokrasi" lakırdısına bakmayın…
Bağlı oldukları, uğruna casusluk yaptıkları Amerika ve İsrail'in "Bağımsız Türkiye Sorunu" diye yazamadıkları için "Demokrasinin Türkiye Sorunu" diyorlar!
Şimdiye dek kendi içinde hiçbir surette demokrasiye geçit vermemiş olan Paralel Örgüt'ün; yapılanmalarını eleştirenlere hangi zulümleri reva gördüğüne hep birlikte şahit olduk. 17 ve 25 Aralık 2013'de demokrasiyi/demokratik düzeni bir darbeyle devirme girişiminde bulunan Paralel Yapı'dan söz ediyoruz! Irak'ın gayrı meşru işgalini canla başla destekleyen ve dahi ABD'nin lokomotifliğini yaptığı Batılı Koalisyon'un Müslüman kanı dökmesine selam duran Paralel Yapı'nın "Demokrasi"den anladığı mı?
Haçlı Kralı İkinci Bush'un "Irak'a demokrasi getirmek için giriyoruz!" deyip bir milyondan fazla Irak'lının kanına girdiği Amerikan Demokrasisi'dir! Paralel Yapı'nın Abant toplantısına katılanlardan Şahin Alpay "Karşımıza askere dayalı vesayet düzeni yerine halka dayalı, seçmene dayalı bir vesayet düzeni çıktı" diye konuşmuş! Mister Alpay'ın bu sözleri neden bir türlü "demokrat" olamadığını/olamayacağını da gösteriyor…
Halka, seçmenin iradesine dayalı bir düzenden yani Demokrasi'den şekva ediyor! 17-25 Aralık 2013 Paralel darbe girişimini canla başla destekliyor. Sonra da, zerre miskal utanmadan Türkiye'deki demokrasiye saydırıyor!Şahin Alpay'ın 7 Haziran seçiminden önce yazısına "Tek Çare HDP" başlığı attığını da hatırlıyoruz… HDPKK'nın stratejik ortağı Paralel Örgüt'ün (ABD ile İsrail'in yandaşı ve yalakası olan) "gazete"sinde yazıyor. Mister Alpay da, aynen Kemal Kılıçdaroğlu gibi…

Tamer Korkmaz/Yeni Şafak

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İki gün önce, Rus finanslı Independent gazetesinde, "Suriye İç Savaşı: Türkiye bir işgal kumarı oynayabilir mi?" başlıklı bir makale çıkmıştı. Türkiye'nin, daha doğrusu Tayyip Erdoğan'ın tahmin edilemez olmasından ötürü Rusya'nın ne olacağını kestiremediği yazılan makale, Türkiye'ye 'sakın gelme' diyordu.
Ertesi gün Rusya, Türkiye-Suriye sınırına ilişkin yeni angajman kuralları uygulayacağını ve sınırı geçen Türk uçaklarını vuracağını ilan etti. Rusya'nın başka bir ülkenin sınırı için kural açıklıyor olması, Suriye'nin Rusya işgali altında olduğuna yeter delildi aslında.
Dün akşam ise, hem Rus haber kaynakları hem de gelişmeleri yakından takip eden muhalifleri destekleyen sosyal medya hesapları, TSK'nın, Türkmendağı'ndaki mücahitlere yardım için Esed yanlısı güçleri obüslerle vurduğunu yazdı. Ancak bir yalanlama veya doğrulama gelmedi.
Sahaya bakınca, ABD'nin, YPG'nin Fırat'ın batısına geçmesi noktasında kırmızı ışık yakmaya devam ettiği ama Rusya'nın bu sınırı delmeyi deneyeceği yönünde emareler görünüyor. Fakat kendimizi kandırmayalım, YPG, şu anda ABD'nin Suriye'deki kara gücü pozisyonunu koruyor. Nitekim daha üç gün önce ABD'nin DAEŞ'le Mücadele Küresel Koalisyonu'ndaki özel temsilcisi Brett McGurk ve beraberindeki İngiliz ve Fransız yetkililer, Cenevre'ye Türkiye'nin baskısıyla katılamayan PYD'nin gönlünü almak için Kobane'ye gitti ve oradaki YPG militanlarından 'teşekkür plaketi' aldı.
Bu şartlarda başlıktaki sorunun cevabını vermek güç. Ancak güneyimizde bir PKK devletinin kurulmasına 'ne pahasına olursa olsun' izin verilmeyeceği sözü geçerliliğini koruyor.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Diyanet son zamanlarda art arda birçok haberle gündemde oldu. Alo Fetva olarak bilinen platforma gelen provokatif soruya verilen talihsiz cevap, Diyanet İşleri Başkanı'nın cemevleriyle ilgili bir sözünün yorumları, Mercedes meselesi gibi olumsuz başlıklarla olduğu kadar Diyanet İşleri Başkanı'nın Suudi Arabistan ve İran'daki önemli temasları ve DAEŞ'e yönelik hazırladıkları kapsamlı rapor da epey konuşuldu.

Dün sabah Başkan Prof. Dr. Mehmet Görmez dar bir gazeteci grubuna Beşiktaş'taki Ertuğrul Tekkesi'nde bir kahvaltı daveti verdi. O grubun içinde olanlardan biri de bendim. Uzun yıllar metruk bir şekilde bekleyen tekke 6 yıl boyunca bir restorasyon sürecinden geçmiş, çalışmalar 4 yıl önce tamamlanmıştı. Her soruya büyük bir tevazu ile cevap veren, çok nazik ve hassas bir insan olan Görmez'in bu nezaketinin altında medyanın yaklaşımının onda yarattığı kırgınlık fark ediliyor.

Nitekim son günlerde gündemde olan tartışma konularına girince "Medyada çok aşağılanıyoruz, çok rahatsızız. Örneğin son fetva hadisesinde yaşananlar... Bizi tüm ailelere, kız çocuklarımıza mahcup edecek bir haber önceden üretiliyor. Dine mesafeli olanlar olabilir. Ama Diyanet üzerinden dini ve dindarları mahcup etme gayretinden vazgeçilmeli" dedi. Burada o cevabı veren görevlinin işine hemen ertesi gün son verildiği notunu düşmemiz gerek.

Nagehan Alçı/Milliyet

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Lafa liste yaparak başlamayı severler. Bir kaptırırlar: Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı, Bedrettin Cömert, Hrant Dink, şu bu...
Lafın gerisi de bir "yuvarlama" şeklinde gelecektir: Kınıyoruz, katiller bulunsun... Sonra da bir punduna getirip iktidara giydirmece.
Bu iktidarın "sağcı" olması gereklidir tabii. Hiçbirinin aklına Abdi İpekçi'nin hesabını, 1 Şubat 1979 günü başbakan olan Ecevit'ten sormak gelmemiştir.
Ama onlar saf saf "Ecevit'e 1977 yılında kim suikast yapmıştı yahu?" diye de merak ederler. "Hamido" da öldürülmüştür ama onu merak etmezler çünkü Hamido sağcıydı.
Fakat Bahriye Üçok'un katilleri bulunmalıdır çünkü merhume bir "cumhuriyet kızıydı"... İşin matrağı, Uğur Mumcu öldürüldüğünde Demirel başbakandır ama, şimdi tutuklu bulunan Can Dündar'ın deyimiyle "bir siyaset dehası" olan Erdal İnönü de başbakan yardımcısı bulunduğundan, o hükümete de toz kondurmazlar.
Genel kanıları "dinciler yaptı" şeklindedir. Bu kolaylarına gelmiştir.
Bugün bir Uğur Mumcu'nun toraman oğlunun saf saf "babamı PKK ya da İslamcılar öldürmemiş olabilir" demesi bile onlar için büyük bir aşamadır! Hani utanmasalar "Ahmet Samim'i, Hasan Fehmi'yi kim öldürdü?" diye de soracaklardır. Fakat katilin "onların tarafından" çıkması ihtimali de vardır, bu tadlarını kaçırır.
Bunlar elbette "kontrgerilla" diye bir şey duymuşlardır ama o konuya pek bulaşmak istemezler. Çünkü bu örgüt, bakarsın gün geldiğinde onlara "dincilere karşı verdikleri savaşta" gerekli olabilecektir! Kontrgerillaya "çok yaklaştığı için" öldürülen, Türk ülkücü mafyasıyla Bulgar gizli servisi arasındaki ilişkiyi sorgulayan Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu, dincilere ne kötülük etmişlerdir ki öldürsünler?
1 Mayıs 1977 katliamını bile saf saf "merak eden" ahmaklar vardır bu memlekette... Acaba kim yapmıştı yahu? Şimdi, aradan otuz yedi yıl geçmiş, adam kalkmış diyor ki: "Abdi İpekçi'yi öldürenleri biliyoruz ama niçin öldürüldüğünü bilmiyoruz"... Bunu söyleyen, "duayen" gazeteci oluyor. Bilmiyormuş hazret.

Engin Ardıç/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Velhasılı Kürt toplumunda aşiret gerçeği ne zaman çözülecek? Alev Alatlı, Kürt aydınlarının, evlilikler kurarken bile, bu sosyolojiye bağlılık içinde hareket ettiklerini ifade ediyor ki evet durum bu. Kürt meselesiyle ilgilenmiş bu 'davayı' savunmuş aktörler, cezaevleri, sürgünler hatta ölümler olduğunda, gözünün arkada kalmasını istemediği için doğrusu 'gözün arkada kalmamasını' sağlayacak evlilikler yaptılar. Cezaevine girersem, teyzemin kızı, amcamın kızı beni bekler diye düşündüler..

Vurulursam, çocuklarımın başında kalır 'akraba anneleri' diye hesap-kitap yaptılar. Hiçbir Kürt aydını, daha doğrusu, gençlik yıllarından başlayarak 'başını belaya hazırlamakla meşgul olmuş' hiçbir bir Kürt aydını, bu hesapları yapmadan evlenmedi. Yakın zamana kadar durum buydu.

Aşiret içi evlilikler düne göre azaldı ama birkaç yıl öncesine gidin, aşiretin dışına, halka kız verilmezdi. Ama büyük aşiretler birbiriyle yakın akrabalıklar kurarlardı. Güce güç katmanın bir yoluydu bu. Büyük imparatorlukların sürdürdüğü geleneğin benzeri bir gelenek, daha alt bir statü olarak aşiret federalizminde veya konfederalizminde de geçerliydi. Filan Mir'in kızı, filan mir'e, filan aşiretin kızı filan aşiretin beyine gelin gider.. Böylece kan bağı üzerine inşa edilmiş yeni bir güç çıkar ortaya.

Aşiret liderleri, şeyhler bir biçimde akarte ediliyordu ama o sosyolojiye modern ilişkileri sokmak, işte bu radikal cumhuriyetçilerin işine gelmiyordu pek. Bunun temel sebebi, makbul bir vatandaşlık kimliği olarak, Türk kimliğinin inşa sürecinde, başka bir kimliğin ortaya çıkmasına, hak talep etmesine duyulan tahammülsüzlüktü.

Kürtler'in aşiret ağalarını, beylerini, şeyhlerini toplumdan uzaklaştırmak, idam sehpalarına yollamak çok zor değildi. Ama geriye kalan sosyolojiyi değiştirme söz konusu olduğunda, işte bu göze alınan bir şey değildi. Çünkü Kürtler'in iki şeyle uğraşması istenmiyordu. Ticaret ve siyasetin aşiretten modern topluma geçilince, öngörülemeyen bir ulus fikri doğuracağına ve Kürt toplumunun bu fikir etrafında toplanacağına-bir çeşit uluslaşma- inanılıyordu. Celal Bayar, DP'yi kurmak istediğinde, muhtemelen bu sebebi düşünerek, İsmet Paşa, kibarca şu ricada bulunmuştu: Celal Bey, bu partiyi Doğu Güneydoğu'da kurmasanız olmaz mı?

Olmuyordu tabi. Türkiye çok partili sisteme geçiyordu ve yeni kurulan partinin Kürtler'e yasaklanması ya da ülkenin bir bölgesinde kurulurken, bir başka bölgesinde kurulamaması, çelişkileri ve ayrımcılığı daha da derinleştirmekten başka bir şeye yaramazdı.. Devletin hali bu da, aşiret yapısının çözülmesi için peki, Kürtler'in yapabileceği hiç mi bir şey yoktu? Kanaatimce pek az..

Orhan Miroğlu/Star

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bizim de bulunduğumuz bölgenin Ortadoğu olarak anılması ile ilgili olarak çeşitli itirazlar vardır ve temel olarak bunda haklılık payı da yüksektir.
Öyle ya! 'Neden orta', 'kime göre doğu' ve bu durumda 'kendilerini merkez olarak kabul edenlerin bu hakları nerden geliyor' gibi.
Ancak herhalde Şili'ye 'Dünyanın bittiği yer' denilmesine itiraz eden pek fazla olmasa gerek. Çünkü Güney Amerika'nın batısını ince bir şerit gibi boylu boyunca kaplayan bu ülkeden sonra binlerce kilometre sadece su (Pasifik Okyanusu) var.
Bu durumda tekrar karayla temas kurulduğunda artık Doğu'da olunduğuna göre, Şili'ye Aymara yerlilerinin dilindeki karşılığında olduğu gibi 'Dünyanın bittiği yer' denilmesi, yakışır.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Latin Amerika gezisinin ilk durağı olan Şili'de yetkililer ve işadamlarımız bu ülke ile olan siyasi ve ekonomik ilişkileri geliştirme konusunda ter dönerlerken, bizler de etrafta dolaşarak mülahazat hanemizi doldurmaya çalıştık.
Türkiye'den uzun bir uçuş mesafesinde olmasına rağmen, işadamlarımızın da geziye ilgi göstermiş olmaları oldukça sevindirici bir durum. İki ülke işadamları arasında yapıla görüşmelerde sağlanan gelişmeleri önümüzdeki günlerde öğreniriz nasıl olsa... Ama ilk intibaların olumlu olduğunu hemen belirtelim.
Heyette bulunan gazeteciler olarak ortak kanaatimiz, ülke olarak daha çok çalışmamız ve ülkemizi yakın ve uzak coğrafyalarda temsil edecek markalar oluşturmamız gerektiği oldu. Çünkü başkent Santiago ve daha önceki başkent Valparaiso'daki gezilerimizde adetaGüney Kore ürünleri sağanağına yakalandık dense yeri...
Sokakları dolduran araçlar ve alışveriş merkezlerindeki yaygın markalar, Güney Kore ürünlerinin bölgede ne kadar yaygın olduğunu anlamak için kafi...

Ekrem Kızıltaş/Takvim