Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şimdi gelin, ABD ile PKK'nın el ele yürümesinin siyaseten ne anlama geldiğini Öcalan'a soralım. Öcalan, Kandil tarafından "üçüncü göz" olarak istenen ABD'nin 90'larda Kürt meselesine bakışını şöyle anlatıyor: "İsrail ve ABD kesinlikle barış ve çözümden yana değildi. Düşük yoğunluklu da olsa, savaşın devamını ve Kürt sorununun çözümsüz kalmasını ısrarla istemekteydiler. Ortadoğu'nun özellikle Irak'ın kontrolü ve düşürülmesi için buna şiddetle ihtiyaçları vardı. Ancak bu yolla Türkiye'yi pasifize edip, kendi planlarını uygulayabilirlerdi..."
Öcalan, bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dillendirdiği "millici" çizgideki siyasetçileri, 90'larda ABD'nin nasıl tasfiye ettiğini de anlatıyor: "Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit bu planlara dikkat etmedikleri, daha Anadolucu, millici ve Kürt sorununda barışçı ve siyasi çözümcü yaklaşım gösterdikleri için düşürülmüşlerdir."
Peki, Öcalan, bugün çözüm sürecini sabote ederek bölgeyi Suriyelileştirmek isteyen Kandil'in ABD'nin desteğini almasına nasıl bakıyor? Büyük olasılıkla bölgenin tarihine atıf yaparak şöyle diyor: "1. Dünya Savaşı'nda kurgulanan Ortadoğu siyasi haritası, en az yüzyıl sürecek sorunlar oluşsun diye çizildi. (...) Amaç; Kürtlerin tarih boyunca birlikte yaşadıkları Arap, Türk ve İran halklarıyla çelişkileri derinleştirmek, var olan statüyü bozarak kargaşa içine itmek ve birbirleriyle daima savaşır halde tutmaktır."
ABD ve Rusya'nın görünürde PKK ve PYD'ye DAEŞ'le savaşması için destek verdiği biliniyor. Peki, Öcalan bu konuda ne düşünüyor? İşte Hizbullah, El Kaide ve Taliban gibi örgütleri "maskeli yapı" olarak niteleyen Öcalan'ın cevabı: "İslami teröristler diye ilan ettikleri kendilerinin yarattığı ajanlardır."
Son sözü de Öcalan'a bırakalım: "ABD size ne verir, salaklar! Kanınızı döker, karnınızı birbirine bağlar, sömürür. Bir verir on alır."

Mahmut Övür/Sabah

  • 2
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye ya da Akdeniz üzerinden Avrupa'ya ulaşan göç dalgasını Avrupa için sistemik bir sorun olarak görüyor. Yetmişli yılların başında, başta Türkiye olmak üzere, "azgelişmiş periferi" saydığı ülkelerden niteliksiz işçi göçünü teşvik eden, doksanlı yıllarda da içine aldığı Doğu Almanya sayesinde krizi geçiştiren Almanya, şimdi ise kapısına dayanan genç göçmen nüfusu temel bir tehdit olarak algılıyor.

Merkel'in geçen seneki ziyaretindeki telaşı çok açıktı. Suriye ve Irak kaynaklı göçün süreceğini ve bu konuda Türkiye'nin artık sınırlarını zorladığını biliyordu. Ama buna rağmen Merkel hükümeti ve AB'nin yetkili organları, son ana kadar, Türkiye'ye verilecek bir kaç milyar euro ile Türkiye'nin mülteciler için bir tampon ülke olacağını sandılar.

Şu meşhur 3 milyar euro bile AB'nin bir lütfu gibi tartıştırılmaya çalışıldı. Merkel gelmeden birkaç gün önce, Alman hükümet sözcüsü Steffen Seibert, hâlâ tarafların daha önce yapılan görüşmelerde tespit edilen eylem planlarındaki yükümlülükleri kısmen yerine getirdiğini ve Türkiye'nin göçmenlerin deniz yoluyla Avrupa'ya ulaşması konusuna daha fazla eğilmesi gerektiğine işaret ediyordu. Geçen sene Antalya'da, Merkel ziyaretinden hemen sonra, yapılan G-20 Türkiye-AB görüşmesinde de bu sorun gündeme gelmiş ve AB Komisyonu'nun hâlâ sorunu, Türkiye'ye "lütuf" gibi aktarılacak bir yardım kapsamında çözülecek geçici bir mesele gibi gördüğünü de Türkiye tespit etmiş ve ilişkiler kopma noktasına gelmişti.

…Şimdi Merkel, yalnız Almanya'nın Başbakanı olarak değil, AB'nin de en güçlü ve sözü geçen lideri olarak, bir kez daha Ankara'da. Burada bizim sorumuz şu:

"Bu tiyatroya hep birlikte devam mı etmek istiyorsunuz yoksa Türkiye'nin tam üyeliğiyle desteklenecek kapsamlı radikal bir siyasi çözüm sürecine adım mı atmak istiyorsunuz?" Şu gerçek artık tartışmasız bir olgudur; mülteci krizi yalnızca AB'nin ekonomik ve siyasi krizini derinleştirecek bir dinamik olarak gündemdedir. Esasında AB ve tabii Almanya, 1923'ten daha büyük ve derin ekonomik krizin eşiğindedir. 1923 krizinin sonuçları ve insanlığa maliyeti ortadadır. Faşizm ve dünya savaşı, bu krizi çözümü doğrultusunda atılan yanlış adımların sonucudur.

Şimdi de krizin çözümü için daha fazla savaş ve Türkiye'nin istikrarsızlaştırılarak bu savaşa dahil edilmesi seçeneğini ortaya atanlar tabii ki bu "tiyatroyu" devam ettirmeye çalışacaklar, bir taraftan Türkiye'nin siyasetine her türlü komployu düzenlerken, bir taraftan da Türkiye'yi mültecilere tampon olması için oyalamaya çalışacaklardır. Bu tercihi yapanları Suriye savaşı kesmeyecektir; onlar, DEAŞ, PKK gibi paramiliter örgütler üzerinden, tıpkı Yugoslavya'da olduğu gibi, yeni bir Türkiye "Balkanlaştırmasını" Suriye savaşının devamı olarak amaçlamaktadırlar. Ama Türkiye, çok şükür ki, bu insanlık dışı seçeneği ve büyük oyunu şimdi görüyor.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

CHP'nin hali Bizans'ın son günlerinde her şeyi bırakıp meleklerin cinsiyetini tartışan seçkin ruhbanlara benzetiliyor. Malum, bir milletvekili odasındaki Atatürk portresini indirip çöp kovasına koymuş da... Öteki görüp diğerine anlatmış da... Ankara milletvekili Aylin Nazlıaka bunu öğrenmiş etrafa söylemiş ama indirenin adını vermemiş de... Bu çok büyük suçmuş da...
Eh, Nazlıaka'nın partiden kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna verilmesine yol açan bu olaylar zincirine bakınca... "Yahu memleketi bırakmış, meleklerin cinsiyetini tartışıyorsunuz" diyen muhafazakâr, liberal, ulusalcı çevreler haksız sayılmazlar. İyi de, günümüz CHP'sinin bundan başka bir siyasi karakteri ve tavrı olabilir mi?
Bazı partililer bu saçma sapan dedikodu zincirinden kesin ihraç talebi çıkartan CHP'ninSuriye konusunda net bir politika bir yana, hâlâ doğru düzgün bir fikrinin olmayışından şikâyetçi. Doğru! Temelde Esad'çı, bazen PYD ittifakçısı, hatta bir ara bayağı Rusçu fakat hep "aman hiçbir şeye karışmayalım da, arıza çıkmasın"cı olan bir partiden söz ediyoruz.
Fakat sandık yoluyla iktidara gelme şansı olmayan bir partiden böyle şeyler beklemek fazla iyimserlik değil mi?
Kılıçdaroğlu'nun kaset komplosuyla o makama gelmesi öyle kolayca göz ardı edilemeyecek bir şeydir. Ara ara yazıyorum. Kılıçdaroğlu bir parti lideri olmaktan çok bir "mümessil", bir tür "aracı" gibidir. Sanki... "Dünyanın merkezi"ndeki bazı güçler bugünün CHP yönetimini esas olarak iki görevle donatmış.
Bir... Yüzde 25'lik seçmen sosyolojisini bir "ara rejim"de duyulacak ihtiyaca kadar oyalamak. (Düşünün, şu son olayda Atatürk tablosu çöp kovasına sığar mı sığmaz mı, konusu ne uzun tartışıldı!) İki... Muhalefet değil, müzmin kriz ve siyasal anaforun aktörü olmak.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu son günlerde birlikte bir konuya dikkat çekiyorlar: Batı'nın terör örgütlerine destek vermesi, PKK'ya silah yardımı yapmaları... Erdoğan, Sabancı suikastı sanıklarından Fehriye Erdal'ın Avrupa'da 20 yıldır serbestçe dolaştığını hatırlatıyor. PKK kadrolarının yönettiği YPG/PYD'nin ve PKK'nın elinde Batı'nın silahlarının olduğunu söylüyor. Açıkça da ifade ediyor: "Amerika, PKK'yı terör örgütü ilan ediyor ama hala PKK ile işbirliğindeki PYD'ye silah yardımı yapıyor... Avrupa Birliği ülkeleri de Türkiye'ye 'teröre karşı yanınızdayız' demesine rağmen PYD'ye silah vermeye devam ediyor..."

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın verdiği örneği ve serzenişini de not etmeliyiz: "ABD Başkan Yardımcısı Biden, yanında bir yardımcısı ile geldi. Obama'nın yanında da adı geçen bir Ulusal Güvenlik Temsilcisi. Cenevre'ye PYD gelemiyor, o kalkıyor Kobani'ye gidiyor. Kobani'de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz (ABD'ye) nasıl güveneceğiz. Ben miyim senin ortağın, yoksa Kobani'deki teröristler mi?"

Başbakan Davutoğlu da bugüne kadar hiçbir Başbakanın söyleyemediği açıklıkta ABD'ye bir eleştiri yöneltiyor: "ABD ile Rusya arasındaki görüşmelerden bir şey beklememe yanında şunu da ifade edeyim; daha çok kaygılanıyoruz. Çünkü ne zaman ABD-Rusya görüşmesi olmuşsa, ertesi gün Ruslar daha fazla saldırıyor. Bunun açıklamasını beklemek bizim hakkımız..."

Her ne kadar, geçen hafta ABD'nin Ankara Büyükelçiliği, "ABD, PKK'ya veya PYD'ye hiçbir türde silah sağlamamıştır. ABD'nin PKK ile bir ittifak içinde olduğu ve Türkiye'ye ihanet ettiğine dair iddialar gerçek dışıdır" diye açıklama yapsa da bu ifadeler, inandırıcılıktan ve kamuoyunu ikna etmekten uzaktır.

Yukarıda Sayın Cumhurbaşkanına, "Ben miyim senin ortağın, yoksa Kobani'deki teröristler mi?" dedirten örnek yalanlanmış değil. Çünkü yalanlanacak tarafı yok. Tamam, ABD'nin büyük projeleri var anlıyorum. Ama Türkiye ateş çemberi içinden geçerken, asıl hedefin Türkiye olduğunu ıskalayıp Erdoğan düşmanlığı yapılmasını, AK Parti'yle uğraşılmasını anlayabiliyor musunuz? Fethullah Gülen ABD'de yaşıyor, HDP'li hükümet istiyor, onu da anlıyorum, ama Bülent Arınç'ı anlayamıyorum...

Hüseyin Gülerce/Star

  • 5
  • 12
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hükümete savaş açmış Doğan Medyası'na çık, 'eski defterleri açarsam kötü olur' diye tehditler savur, paralel yapı için cübbeni giyeceğini söyle, kızın yaşındaki gazeteciler hakkında ergence hakaretler savur, milyonların izlediği bir kanalda bunları yapıp sosyal medyada halktan tepki görünce de 'linç ediliyorum' diye ağla...
Başbakanlık'tan emekli olup başkalarını ikbal peşinde olmakla suçla, kendin gibi düşünmeyenleri iple yönetilen oportünist kuklalara benzet, son bir yıldaki analizlerinin hepsinin tersi çıkmış olsa da farklı fikirdekilere 'cahil amigolar kümesi' diye hakaret et, Merkez Bankası tartışmasını sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın değil de sadece danışmanlarının benimsediği bir politikaymış gibi "Erdoğan iyi, çevresi kötü" kurnazlığıyla danışman savaşına dönüştür, esas adama vurmaktan çekindiğin için çevresini aşağıla...
Başkanlık Sistemi'ne yönelik halk teveccühü, 7 Haziran-1 Kasım seçimleri arasında yaşadığımız kâbus sebebiyle arttı. Bu hususta Cumhurbaşkanlığı da Ak Parti de incelikli çalışmalar yapmaya ve halka derdini daha dolaysız yollardan anlatmaya başladı. Tam da bunun üzerine her taraftan salvolar gelmeye başladı.
Paralel yapı yine 'kılıç'la darbe yapmaktan bahseder oldu, 'Manisalı Lawrence' gibiler ekranlarda boy göstermeye başlayıp partiyi birbirine düşürmek için harekete geçti, buna itiraz edenler 'ifade özgürlüğü'nü tanımamakla suçlandı, maalesef dürüst ve hakkaniyetli olduğunu sandığımız Ak Parti'ye yakın bazı kâlemler de bu operasyona destek çıktı.
Herkes karnından konuşmayı bırakıp istediğini açıkça söylerse, köşesine ve ceketine dayanıp siyasî mühendislik çalışması yapmaya soyunmazsa, fikrine güvenip hedef aldığı Erdoğan'a karşı net mücadele vermeye başlarsa hayırlı olur. İyi olan kazansın!

Hilal Kaplan/Sabah