Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Söz konusu toplantının bir Yunan internet sitesi tarafından sızdırılan notları ortada işte! Dün Hilal Kaplan bizde, Murat Çelik Star'da yazdılar; o toplantıda Erdoğan'ın söyledikleriyle insan ancak gurur duyar. Ben iki noktaya takıldım...
Birincisi... Jean Claude Juncker "Size prens gibi davranıyoruz" demiş Erdoğan'a.
Bizim paralel ezikler ve solcu rolü yapan satılmışlar bu yaklaşımdaki iğrenç pazarlığıgörmüyorlar da, Erdoğan'ın diplomatik klişeleri yıkan ve AB'nin mültecilere ilişkin samimiyetsiz tavrını yüzlerine çarpan yaklaşımını "pazarlık" olarak göstermeye kalkışıyorlar. Kalkışsınlar. İyidir! Çünkü bu halleriyle her gün milletten biraz daha uzaklaşıyorlar.
İkinci nokta önemli... Avrupa'nın, belli ki "yeni Türkiye"yi ve ülkede gerçekleşen sosyolojik dönüşümü kavramaya bir süre daha niyeti yok.
Bunu nereden anlıyoruz? Juncker'in "ilerleme raporunu 1 Kasım'dan sonraya bıraktık" diyerek Erdoğan'a şirin görünmeye çalışmasından...
Aklı sıra seçimi bu sayede kazandınız, demeye çalışmış, cevabını da almış. Demek ki, Avrupa'nın tepe yöneticilerinin kafaları eski günlerde kalmış.
Düşünün, kendilerine bağlı besleme medyanın sandık sonuçlarını belirleyebileceğine hâlâ inanıyorlar. İnansınlar. Bekleriz.
Dünya hızlı dönüyor; yani akıllarını başlarına toplamaları uzun sürmez.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Pasifik'te Çin ve Japonya, ABD için yalnız ekonomik dengeleri değiştirecek adımları atmıyorlar, siyasi olarak da, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan dengeleri de değiştirecek yeni bir siyaseti devreye sokuyorlar. Böyle olunca Kafkasya-Ortadoğu-Akdeniz hatta Doğu Avrupa coğrafyası, ABD için, yalnız Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan-İsrail gibi "eski" müttefiklerle "idare" edilecek bir coğrafya olmaktan çıkıyor.

Daha doğrusu, eski müttefikler -stratejik ortaklar- artık eskisi gibi değil. Örneğin Türkiye, yetmişli, seksenli hatta doksanlı yıllardaki Türkiye'den çok farklı. Güçlü bir Türkiye, hiç şüphesiz, Pasifik'te oluşan yeni durum kadar, yeni bir gelişme.

Bugün Suriye meselesinde ve buna bağlı olarak, bölgesel terörle mücadelede Türkiye ile ABD arasında ortaya çıkan farklılıklar, örneğin ABD'nin PKK'nın doğrudan bir kolu olan YPG'yi terör örgütü olarak görmemesi politik taktik bir pürüz değildir, doğrudan, yukarıda bahsettiğimiz kararsız denge hali stratejisinin bir sonucudur.

Aynı şekilde ABD, Rusya ve İran ile de bu belirsizlik dengesini koruyor. Örneğin, yakında Hizbullah hakkında İsrail'le ABD'nin bakışı çok farklı olabilir. Bu açıdan, tam şu sıralar gerçekleşen bazı temas ve açıklamalar kimseyi şaşırtmasın. Türkiye, çıkarları gereği, bölgede ABD'den çok farklı davranabilir, bu hiç şüphesiz niteliksel olarak, yeni bir denge haline ve köklü bir krize tekabül etmez ama eskiye göre de hayli farklı bir durumdur.

Bu açıdan Türkiye'nin, ekonomiden dış politikaya kadar olan bütün yönelimlerini, tam şu sıralar, eskisi gibi ABD'ye endeksleyerek tartmak ve buna bağlı olarak yorumlamak(-kriz var ya da yok demek-) hayli yanıltıcı olabilir.

Bu bağlamda Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde ve denklemlerinde AB'nin ve ABD'nin, şimdiye değin, görülen belirleyici hali de artık yoktur. Türkiye, hem iç siyasetini hem de bölgesel siyasi duruşunu doğrudan uzun vadeli çıkarları çerçevesinde belirlemeye başlamıştır. Böyle olunca Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dün ABD'ye dönük eleştirisi, bu yeni durumun olağan günlük politik gelişmelerindendir sadece.

Aynı şekilde, Türkiye-İsrail ilişkilerinde gözlemlenen düzelme ve yeni bir dönem işareti de Türkiye'nin çok yönlü, yapıcı bölgesel politikasının bir sonucudur. Ve burada çok önemli gelişmelere hazır olalım. Almanya Başbakanı Merkel'in ziyareti Türkiye-AB ilişkilerinde, yeni bir dönemi -mülteci sorunu dolayısıyla da olsa- umarız başlatır. Daha doğrusu, umuyoruz ki Almanya Türkiye'yi anlamaya başlamıştır. Türkiye'yi anlamaya başlamak hem AB hem de ABD için, aynı zamanda, kendi krizlerini anlamaya başlamanın da adımıdır.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Öcalan'ı muhatap almayanı muhatap almıyoruz" diye açıklama yapmış PKK'lılar. Sen değil miydin, Öcalan silah bırakma çağrısı yaptığında, "muhatabımız Öcalan değil" diyen. "PKK'ya silah bıraktırmak istiyorsanız, bizimle görüşeceksiniz" diye atarlanan. Şu anda sizinle, tam da anladığınız dil üzerinden görüşülüyor.
Teröre karşı operasyonlar sıklaştıkça PKK çevrelerinden yabancı devletlere "bizi kurtarın" çağrıları yükseliyor. ABD'ye, Avrupalı devletlere "bize ön ayak olun, yeniden görüşmeler başlasın" diye yalvarıyorlar. Diğer taraftan PKK'ya yakın unsurlar, "Öcalan'ın mesajı çatışmayı bitirir" diye propaganda yapıyorlar.
"PKK, bu kez Öcalan'ı dinler" diyorlar. Noam Chomsky, Tarık Ali, David Graeber gibi isimlere "İmralı'ya gidip Öcalan'la görüşmek istiyoruz" diye kampanya düzenlettiriliyor. Öcalan- Mandela analojileri gırla gidiyor. Bir zamanlar Öcalan açıkça silah bırakma çağrısı yaptığında "o çağrı şartlı silah bırakma çağrısıdır" diye yalan söyleyen Selahattin Demirtaş da bugün "Öcalan'ın mesajı çatışmaları bitirir" diyor.
Öcalan'a methiyeler düzüyor. Nereden çıktı şimdi bu Öcalan referansları? Tutsak demiştiniz, yandaş demiştiniz. İnsan sormadan edemiyor: Ne oldu heval? Bu ne zeval?

Fahrettin Altun/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

AK Parti'yi kuranlardan birisinin de İdris Naim Şahin olduğunu bilince bu "kurucular kutsamasına" pek aklı yatmıyor insanın. Hareketin gençleşmesi, dinamizm ve değişim kabiliyetini koruması için üç dönem kuralını geliştiren de AK Parti'nin kendisiydi, sonra esneten de...

Ayrıca bazı isimlerin görevden alındıklarının peşi hafta demeç vermeye başlaması ve toplumu asıl kutuplaştıranlara tek laf etmeyip kutuplaşmanın müsebbibi olarak Erdoğan'ı işaret edenlerin tespitini iktibas etmesi en azından böylece tespit edilmeyi hak ediyor. Eleştiri ve hakareti birbirinden ayıramayan kalemlerin yazıp çizdikleri üzerinden devşirilen ahlaki üstünlük ise belki bazı çevrelerce alkışlanır ama günün sonunda edilebilecek en anlamlı laf "bize ne oldu, biz neden böyle olduk" yakınmasıdır.

Paralel yapı ile mücadelenin paranoya noktasına gelmesi meselesi de hayli manidar. Kefil olduğunuz isimler varsa kovuşturmaya uğrayan, çıkıp söyleyebilirsiniz. Paralel yapının en büyük finans kaynağı olan bir holding soruşturulurken, himmet trafiğinin aracısı olan bir banka ile ilgili bir takım gözaltılar gerçekleşirken yapılmış hayırları referans alıp duygusallaşmak makul karşılanabilir belki ama "cübbemi giyesim geliyor" sözünü herkesin öpüp başına koymasını beklemeyi de yine aynı duygusallığa verelim gitsin mi?

Paranoya deyince aslında çok daha erkene gitmek gerek, dershaneler meselesine... Geçen hafta yazmıştım, Bülent Arınç'ın bir televizyon röportajındaki ifadelerini. Dershane olayıyla ilgili Başbakan Erdoğan'ı "Elimizde bunlar var, biz bunları piyasaya süreriz, hükümetiniz bunlarla karşı karşıya kalır, bu işten vazgeçin" diyerek tehdit ettiklerini, Erdoğan'ın "Elinizden geleni ardınıza koymayın, biz bu işi yapacağız" diye karşılık verdiğini.

Dershanelerin dönüştürülmesi gündeme geldiğinde Ak Parti içinde de bir kesim bu düzenlemeyi (muhtemelen aralarında kurucular da vardır) "teşebbüs hürriyetine aykırı" gibi cümle liberallerimizin gönlünü kazanacak argümanlarla eleştirmişti. Bir kesim de ne diyeceğini bilememişti.

Dershanelerin eğitim sisteminde bu denli merkezi yer tutmasının kabul edilemezliği dershane lobisiyle mücadele için yeterli gerekçe iken sus pus olmuştuk. Ta 2006'da dershane belasının ilkokula kadar indiği gerçeğine isyan eden "Dershaneler 7 yıla çıkarıldı" başlıklı yazıma atıfla bu hususu dile getirmiştim: "Dershaneler paralel eğitim kurumlarıdır ve mutlaka kapatılmalıdır."

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, 8. sınıfta yapılan OKS'yi, SBS adı ile 6, 7 ve 8. sınıflara yaymasının eğitimdeki dershane yükünü 5. sınıfa kadar indireceği uyarısında bulunan bir yazıydı o. Nitekim öyle oldu. Bu uygulamadan sonra her mahalleye en az bir tane Anafen açıldı. Üniversite sınavına hazırlayan dershanelerden çok daha fazlası bu vesileyle kuruldu. Hülasa paranoyak olmanız izlenmediğiniz anlamına gelmiyor.

Halime Kökçe/Star

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Gelelim aktarılanlara... Davetin, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan geldiği belirtiliyor.
Esasen, Sn. Gül'ün Ankara'ya geleceği önceden biliniyormuş. Cumhurbaşkanlığı protokol yönetimi, önceki cumhurbaşkanlarının Ankara veya bir başka ildeki seyahat trafiğinde veya olası ihtiyaç planlamasına katkı bağlamında bilgi sahibi olabiliyor, gerektiğinde devreye girebiliyormuş.
11. Cumhurbaşkanı'nın muhterem anne ve babasının rahatsız olduğu, ara ara tedavi için Ankara'ya geldiği, kızının yanında kaldığı anlatılıyor. Gül'ün, aile büyüklerinin sağlıkları ile yakından ilgilendiği hatırlatılıyor.
Ayrıca Refahyol Hükümeti'nin Hakk'ın rahmetine kavuşan başbakan yardımcılarından Fehim Adak için taziyede bulunduğu da ifade ediliyor.
İçerik boyutuna gelince... Rivayet muhtelif. Ancak güvenilir kaynaklar şu hususların altını çiziyorlar:
*Terörle mücadele, huzur ve demokrasi planı, Suriye krizi, sığınmacı sorunu, ABD'nin ikircikli tutumu, Rusya'nın Ortadoğu'ya yerleşme politikası, İran'ın rolü, AB ile ivme kazanan ilişkiler, İsrail'le normalleşme çabaları vb. hususlara değinildiği söyleniyor.
*Spekülasyon boyutu içerse de 11. Cumhurbaşkanı'nın, AK Parti'ye rağmen veya AK Parti içine oynayan bir siyasi hareketin içinde olmadığı, kişisel heves ve hırsla davranmadığı, ülkeyi yönetenlere kolaylık dilediği aktarılıyor.
*Tabii ki geçmişte AK Parti'ye emek ve gönül veren, lakin kulvar farkı nedeni ile sancısını dışa vuran isimlerin "kardeş kavgası görüntüsü vermemesi" eskimiş ve değersiz gibi gösterilmemesi hususları da zikrediliyor.
Özetle... 11. Cumhurbaşkanı üzerinden siyaset mühendisliği iddialarını doğrulayacak bir tutum, hazırlık veya beyan şimdilik görünmüyor. Bununla birlikte 1 Kasım'ın çok sayıda hesabı açığa düşürdüğünü de göz ardı etmemek gerekiyor.

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hal böyle olunca Türkiye'nin Suriye'ye müdahalede bulunup bulunmayacağı sorusu en çok konuşulan konulardan biri oluyor. Ankara, Halep civarında artan tehditle ilgili uzun süredir uyarılarda bulunuyor ve durumun vahameti kulak arkası edildiği için konu üzerinde kendisi çalışıyor. 2014 yerel seçimlerine bir hafta kala, Dışişleri'nde gerçekleşen üst düzey bir toplantıda dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler arasında gerçekleşen olası müdahale senaryoları üzerine bir diyalogun ses kaydının sızdırılması sürecinde olduğu gibi, Türkiye'nin kendi güvenliğini tesis etmek amacıyla öngörüde bulunup varsayımda bulunduğu kurgular dahi içeriden sabote edildi, varın masadaki planların akıbetini siz düşünün. Nitekim Rusya'nın rejimin yardımına koşarak sahaya girmesinin nedeni de böyle bir olası müdahaleyi engellemek içindi.
Peki bugüne kadar o veya bu, iç veya dış çeşitli faktörlerden ötürü Suriye'ye müdahale etmemiş olan Türkiye bugün İran'ın yanı sıra Rusya'nın da rejimin yanında cephe aldığı Suriye'ye müdahale edebilir mi? Rusya Suriye hava sahasına giren Türk uçaklarını düşürme tehditleri savururken, kısmi bir müdahalenin savaş senaryolarında orta vadede kazanımı yok görünüyor. Kaldı ki, Rusya bir süper güç, elinde nükleer caydırıcılığını bulunduran askeri bir dev, aynı zamanda uluslararası hukuk dinlemeyen bir zorba. Buna rağmen Suriye'ye müdahale etmek demek Rusya'yı karşına almak, ötesinde savaşın Türkiye'ye taşınma ihtimalini de göze almak demek. Türkiye'nin de elbette Rusya'ya karşı kullanacağı silahlar var, lakin bunlar Rusya'yı ne derece caydırır, bunu kestirmek güç.
Yani ABD bugün sözde destekliyor görünebilir ama daha harekat planı masadayken, hiç beklenmedik bir hamleyle müttefiklerini Rusya'ya karşı savaşta tek başına bırakabilir. Örneğin, "IŞİD liderleri Libya'ya kaçtı" haberlerinin bu sıralar yoğunlaşması bile Libya'ya bir ABD ya da NATO müdahalesi gerçekleştirilebileceğini ve Suriye üzerine odaklanan uluslararası dikkatin dağıtılabileceğini düşündürüyor. Yine de Türkiye, tüm bunlara rağmen, Halep için gerçek manada eyleme geçmek zorunda, zira gidişat artık Türkiye'nin var oluşunu da tehdit ediyor. Bunun için aynı tehdidi yaşama ihtimali giderek güçlenen bazı AB ülkeleriyle ile mi yol alınır yoksa İran tehdidinin güçlenmesinden rahatsız İsrail'le mi, bunların hepsi değerlendirilmesi gereken seçenekler olarak yerini koruyor.

Merve Şebnem Oruç/Yeni Şafak

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, politika sahnesinde esen bu toz bulutunun tam da ortasında, 11.Cumhurbaşkanı Gül'ü Beştepe'ye davet etti.. Muhteva bu tür buluşmalarda tâli konudur.
Resim, muhtevanın bir adım önündedir.. Ben de böyle anlarda evvelâ resme bakarım.. Baktığımda ise gördüğüm tartışmasız bir liderlik tavrı oldu..
Bakın değerli dostlar.. Türkiye sağ siyasetini dikkatle incelediğiniz zaman şöyle bir detayla karşılaşacaksınız.. Etrafındaki kalabalıkların gazına, dolduruşuna gelen bazı politik figürler, toplam içinde bir ağırlığı varken, aldığı rüzgarın tesiriyle bayrak açıyor ve en yakın karaya oturuyor..
Tek istisnası Ak Parti'dir.. Onun da nedeni, bayrak açmadan evvel mevcut içerisindeki dönemsel dönüşümü gerçekleştirmek üzere kongre dahil her türlü olasılığı denedikten sonra partileşmiş olmasıdır.. Daha açık söyleyeyim, Mayıs 2000 Kongresinde, gerek seçmendeki beklentiyi gerekse teşkilatlardaki itirazları doğru okuduğu için Ak Parti tutmuş bir hareket oldu..
Ama misal Ferruh Bozbeyli'nin, arka arkaya Meclis Başkanı seçildikten sonra Adalet Partisi içine bıraktığı bomba, kime yaradı?.. Demokrat Parti'ye, Demirel'e ya da kendisine olmadığı kesin.. Özal sonrası ANAP ya da Demirel sonrası DYP?.. Sayalım isterseniz sağ siyasette aldığı rüzgarı seçmen desteği zanneden ve kendisini başka yerlerde gören isimleri..
Mehmet Ali Bayar? Sinan Aygün? Erkan Mumcu? Abdüllatif Şener? Mehmet Ağar? Arada daha görece marjinal seviyede kalanlar peki?..
Recep Tayyip Erdoğan şunu çok çok iyi biliyor..Ve bu dönemde de onu yapıyor.. Liderler, parçalanmış hareketlerden partiler çıkaran, genel başkanlar değildir.. Liderler, her hâl ve şartta, hareketlerini çürük yumurtalardan temizleyerek bir arada tutan kişilerdir.. Partilerini dağıtan değil, bütün olarak koruyan.. Başkaları başka hevesler içinde olsalar da, Erdoğan sonuna kadar bunu zorlayacak..

Ersoy Dede/Aktuel.com.tr