Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhalifler, Arap-Türkmen-Kürt bir arada Ocak 2014'te Tel Rifat'tan DAEŞ'i temizlemişler, şehitler vermişler. Ne önemi var ki? Gün YPG'nin günü. Değil mi ki arkalarında Rusya var, ABD var; ne yapsalar mubah. Köy yaksalar ne olur, insanların mallarına el koysalar ne olur? En fazla iki rapora konu olur gider. ABD, bir 'YPG'ye güveniyoruz' der, unutulur hepsi. Minnağ'ın adını da "Serok Apo" koyarlar, Azez'e de "Hazar" der geçerler. Ne olmuş? Tüm Baas/ Kemalist rejimler de böyle kurulmadı mı sanki? PKK'nın neyi eksik?
Türkiye, bunun olmaması için Barzani ile işbirliği içinde uğraştı. Salih Müslim'e 'devrimin parçası olmaları' önerildi. Diğer Kürt grupları baskılamamaları söylendi. YPG ise önce Kürtleri, sonra diğer halkları, kendi örgütsel çıkarı için ezip geçti.
Kasımda, "YPG, nasıl Baas'ın askeri oldu?" yazımızda gelmekte olana değinmiş ve 'tehlike sandığımızdan da yakın' demiştik. Nitekim öyle oldu. YPG dışında Tahran ve Şam'a yakınlığı ile bilinen Cayş el Tuwar, Burkan el Fırat, El Sanadid, El Cezire Tugayları gibi birlikleri de içine alan ama esasen YPG'yi kamufle etmek için kurulmuş olan "Demokratik Suriye Güçleri", 5 yıldır uğruna türlü mücadeleler verilen devrimi Esed ve Rusya lehine boğuyor. Sadece Barzani'ye yakın Kürtlerin değil, Arapların ve Türkmenlerin de nefretini üzerine çekiyor. Halkların rıza veya onayı ile değil, Esed ve destekçilerinden aldığı kaba güçle ayakta kalabileceği bir denkleme oturuyor.
Dün KCK, yaptığı açıklamada, "Kürdistan'dan doğalgaz boru hattı döşenmesine izin vermeyeceğiz" diyerek bir yandan DAEŞ terörüyle mücadele ederken, diğer yandan ekonomik kriz içinde zorlanan, memur maaşlarını bile ödeyemeyen Irak Kürtlerinin en büyük ekmek kapısına düşmanlık ettiğini ilan etmiş oldu. Kimin için? Elbette doğalgaz anlaşması ile ilişkileri daha da gelişen IKBY-Türkiye yakınlaşmasından rahatsız olan İran için. Soruyorum size: Bunun Kürtlerin iyiliği, hakkı hukuku ile ne alakası olabilir?
YPG /PKK, aynı coğrafyada birlikte yaşayacağı halkların hiçbir değerini umursamadan zora dayalı bir egemenlik peşinde. Ama bunun yarını da var. YPG /PKK'ya alan açan büyük güçlerin verdiği kredi uzun vadede tükenmeye mahkûm. Yarın öbür gün filler tepiştiğinde, nasıl ezileceklerini hep birlikte göreceğiz.
Türkiye'nin stratejisi bu yüzden 'yarın'a odaklı olmalı. Irak Kürtleriyle ilişkileri geliştirmek, Erbil merkezli Suriye Kürt Ulusal Konseyi ile irtibatını güçlendirmek, mali sıkışıklık içindeki Barzani'ye, Bağdat yönetimi ve dolayısıyla İran baskısına teslim olmaması için destek vermek de buna dahil.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geçtiğimiz hafta yayınlanan "Şimdi ve Burada" programında ilginç bir konuğumuz vardı... Mustafa Müslim aslında Kobanili bir ilahiyat profesörü. 2011'den beri Türkiye'de yaşıyor, ilmi faaliyetler yürütüyor. Müslim aynı zamanda PYD'nin başkanı olan Salih Müslim'in ağabeyi. Peki ne diyor Mustafa Müslim kardeşi hakkında? Kendi sözlerinden aktaralım:

"Suudi Arabistan'daydım ve kardeşim Salih de benimleydi. Benimle 10 yıl yaşadıktan sonra 'Suriye'ye gideceğim' dedi. Suudi Arabistan'a 1977'de geldi ve 10 yıl kaldı, 1987'de Suriye'ye gitti. PKK'yla çalıştı. Suriye kanadının da bir PKK'sı vardı. Sonra duydum ki 2005 civarı, Suriye'de PKK'nın silahsız, sivil kanadını kurmuşlar. 2005'te PYD partisini kurduklarını duydum.

Salih Müslim'in birçok yeteneği var. Kürtçe, Arapça, Türkçe ve İngilizce olmak üzere 4 dil biliyor. Kişisel becerileri ve düşünce tarzı çok kötü değil. Biz Kobani'de saygı duyulan bir aileyiz. Rahmetli babamız bilge, dirayetli ve ferasetli bir adam olarak bilinirdi. Bu aile ortamının onun kişiliğini ve liderlik özelliklerini geliştirdiğine inanıyorum. PYD'nin kuruluşundan 2 veya 3 yıl sonra da parti içi seçimlerde başkan seçildi.

Ben onu İstanbul'a okuması için gönderdiğimde kendim Suudi Arabistan'da çalışıyordum. Liseyi bitirdiği zaman Suriye dışında bir yerde okumak istedi ve ben de onu Türkiye'ye yolladım eğitimine devam etmesi için ve bütün masraflarını da karşıladım. İstanbul Üniversitesinde okurken Abdullah Öcalan ile tanıştı ve iyi arkadaş oldular. Görünüşe göre Abdullah Öcalan onu etkiledi. Salih aynı zamanda ondan ulusalcı bir ideal için çalışma motivasyonunu Kürt ulusuna hizmet etme amacını edindi ve bu konuda anlaştılar. İstanbul'da üniversiteyi bitirdiğinde ben onu İngilizce öğrenmesi için İngiltere'ye yolladım ve o da gitti. İngiltere'de yaklaşık 2 yıl kaldı. Daha sonra da ben ona Suudi Arabistan'da iş buldum. Suudi Arabistan'a geldi ve orada 10 yıl boyunca çalıştı. Suudi Arabistan'dayken oradaki Kürtlerle çalıştı. PKK'nın kuruluş döneminde Suudi Arabistan'da PKK ile çalıştı. Suudi Arabistan'a 1977 yılında geldi ve biz orada çalışırken Salih'in PKK ile direkt teması vardı. Parti ondan Suriye'ye dönmesini isteyince işini bırakıp Suriye'ye dönmeye karar verdi. Ben onu Suudi Arabistan'da kalması için ikna etmeye çalıştım çünkü orada iyi bir maaşı vardı, ailesi ve çocukları oradaydı ama o bunu reddetti ve Suriye'ye gitmeyi tercih etti. 1977'den beri siyasetin içinde...

PYD'nin fikirleri PKK'dan farklı değil. İzledikleri yöntemler farklı olabilir. Bununla birlikte Türkiye, Irak ve İran'da aynı gerilla savaşını kullanıyorlar. Suriye'de ise Afrin ve Kobani'de daimi orduları var. Hazırlık kampları, silahları vesaire var. Alenen, gizlenmiyorlar. Fakat ideolojileri ve doğrultuları aynı. Bir fark yok. Örneğin Kobani'de bir hafta önce bütün şehir her şeyi bırakıp Abdullah Öcalan'ın salınması için büyük bir protesto düzenlendi. Suriye'deki Kürtler ve PYD Abdullah Öcalan'ı PYD için bir sembol olarak görüyorlar ve onu kutsal Kabul ediyorlar."

Ceren Kenar/Türkiye

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhalefetin üç partisi de parlamenter sistem isterken CHP'nin başkanlık sistemine geçiş önerisini hiçbir şekilde tartışmayı kabul etmemesinin arkasında hesaplanmış bir yaklaşım var. CHP'nin "zaman kaybına gerek yok" açıklaması AK Parti'nin sistem değişimi konusundaki politikasını boşa düşürmek amaçlı. İstediği gibi bir sonuç çıkmayacağı kanaatine sahip olan CHP, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti'nin başkanlık sistemi önerisini "komisyon" üzerinden kamuoyuna anlatma çabasına sekte vurmuş oldu.
Ancak bu önleyici taktik CHP'nin demokratik siyasetin alanını daraltan bir tavırda olduğunu da gözler önüne serdi. Dahası, iç siyasetin gündemini terörle mücadele ve güvenlik konularına odaklayarak Türkiye'nin "derin bir krizden geçtiği" ve "yönetilemediği" argümanını öne çıkarıyor. Bunun anlamı Suriye krizinin sonuçları ağırlaşırken önümüzdeki aylarda CHP'nin sert muhalefeti tercih edeceğidir. CHP, 7 Haziran-1 Kasım sonrası daha ideolojik bir parti yönetimi ve milletvekili profili ile söz konusu sert muhalefete ziyadesiyle hazır.
Siyasetin alanını demokratik-diyalojik tartışma ile açmak yerine güvenlik sorunları üzerinden daraltmak kötü bir tercih. Hükümeti de "otoriter" önlemler almaya zorlama yönelimli negatif bir siyaset tarzı. Dışa yönelik "meşru müdafaa" gündemini içten sönümlendirme ve kuşatma çabalarına destek verecek bir eğilim. Kürt milliyetçilerinin "şehir savaşları" seferberliğine mezhebi kökenli sivil görünümlü "kalkışmaları" ekleyerek hükümeti daha da iç sorunlara odaklamak.
Deniz Baykal'ın uzun süre genel başkanlığını yaptığı CHP'yi eleştirmeyi göze alması gidişatın ciddiyetini gösteriyor. Halep'in Sünni bir şehir olmasına yaptığı vurguyu Türkiye iç siyasetine ve CHP'nin mezhepçi savrulma ihtimaline dair okumak gerekli diye düşünüyorum. İçte yaşanacak "otoriterleşme" iddialı nizalar sayesinde Türkiye'nin Suriye iç savaşındaki rolü iyice minimize edilmeye çalışılacak. Ana muhalefetin bu savrulmasına rağmen hükümetin sadece reaksiyoner bir tutumda kalmaması lazım. İç kamuoyunun nabzı elde tutulurken ve PKK- YPG konusu anlatılırken yapılan Batı eleştirisini de Batı karşıtlığına taşımamak lazım. Taraflar Cenevre masasına gerçekten oturana kadar mevcut türbülans devam edecek.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İngiltere, AB'nin tam siyasi bütünleşme hedefini belirsiz bir tarihe erteledi. Dolayısıyla, bundan böyle AB'nin genişleme süreci ve Türkiye ile ilişkileri de çok farklı bir seyir izleyecek. Filli olarak, İngiltere anlaşması, Birliğin içine alamayacağı kadar büyük ülkeler için bir özel statü konumu getiriyor. Bu, bir rezerv para olarak euro'yu da etkileyecek bir adım. Muhtemelen Türkiye'nin tam üyeliği de para birliği dışında gerçekleşecek ki böyle bir başlangıç Türkiye için de tercih edilebilir bir opsiyon olacak. Öte yandan İngiltere'nin, "daha fazla siyasi birlik" prensibinin dışında olduğunun anlaşmada altının çizilmesi de çok önemli bir ayrıntı. Burada AB'nin, para birliğinden sonra, ikinci temeli olan yasama gücünün birlikten bağımsızlaşması yani parlamentoların ulusal erkinin korunması temel alınıyor. Bu durumda AB, İngiltere örneği için yalnız malların ve sermayenin serbest dolaşımını öne çıkaran bir yarı ekonomik birlik oluyor fiili olarak. Burada dikkat ederseniz, emeğin-işgücünün serbest dolaşımı yok- çünkü başta Ortadoğu'dan ve Afrika'dan gelecek göçmenleri bırakın AB'nin kendi üyesi olan Doğu Avrupa ülkeleri için bile İngiltere deneyimi ciddi kısıtlar getiriyor ve birlik projesinin temelini dinamitliyor.
İşte tam burada İngiltere'nin bugünlerde başta Suriye iç savaşı olmak üzere, Ortadoğu dinamiğine ve buradaki enerji-pazar paylaşımına nasıl baktığına gelebiliriz. Çünkü İngiltere, şimdilerde Almanya gibi merkez Avrupa ülkelerinin kâbusu olan mülteci akınının artarak süreceğini ve bunun önce Türkiye'nin sonra da AB'nin bütün ekonomik-siyasi dengelerini bozacağını öngörüyor. Hatta şunu söyleyebiliriz, öngörmüyor, bunun böyle olmasını istiyor. Biz şimdi bütün bu olan bitenin oyuncusu olarak ABD'yi, Rusya'yı falan konuşuyoruz. Ama tam burada şu yakın tarihte en çok tekrar edilen bir reel-politik kalıbını tekrar edelim: Dünya siyasetinin stratejisi Londra'da, bu stratejinin taktik evreleri ve operasyonların detaylarıWashington'da belirlenir. Evet, zaten 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden sömürgeci birikim sürecinde hem strateji hem de taktik evreler Londra'da belirleniyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası devreye Washington da girdi. Bütün bu süreçte hem Çarlık hem de Sovyet dönemi için söylüyorum, Rusya yalnız bu oyunu kolaylaştıran ve kullanılan bir kol gücü oldu. Şimdi de öyle...
Özetle; İngiltere'nin referandum adımı yalnız onun AB stratejisini açık etmedi, Ortadoğu veKafkasya hatta Afrika stratejini de ortaya çıkardı. İngiltere, AB'nin krizden çıkamayacağını öngörüyor. Bunun temel nedeni de AB'ye yönelik mülteci akını ve buna bağlı gelir dağılımı bozulması. Bu bakış açısı aynı zamanda, istikrasız bir Türkiye öngörüsü demek. Ancak, hiç şüpheniz olmasın ki Türkiye bu öngörüyü boşa çıkaracaktır.

Cemil Ertem/Milliyet

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir bölümü anıt olarak tescillenmiş 1056 ağacı katletmek için rapor hazırlattığı ortaya çıkan adamın gazete ve televizyonları, Artvin Cerattepe üzerinden yeni bir "Gezi" rezilliğine hazırlanıyor. Bu işi "sinsice" yapıyorlar. Gezi döneminde olduğu gibi, "cepheden" dalamıyorlar. İmalar, satır aralarına gizlenmiş mesajlar, "çevreci" güzellemeleri ve CHP'nin "kızıştırıcılığına" övgülerle götürüyorlar işi şimdilik... Bir "eşik" var... Duruyorlar orada. Eşiği aşacak hareketi, CHP'den ve HDP'den bekliyorlar. Devlet, olaya, Gezi olayında olduğu gibi "sertlikle" yaklaşsa; işler çığırından çıkıp yaygınlık kazansa, "cesaretle" ortaya çıkacaklar.

Bekliyorlar... Planlı, hesaplı ve fena halde "dengeleri gözeten" bir bekleyiş bu... Ben Murat Belge ve Ben Mümtez'er'den ataklar bekliyorum. Performansları, bu bekleyişe renk katacak, can verecek, hayat aşılayacaktır. Bakalım, "Cerattepe yiğidi" sıfatını önce kim kapacak? Murat Belge mi, Mümtaz'er mi? Ben bu yarışta Mümtaz'er'i bir adım önde görüyorum.

Daha kıvrak, daha esnek, "durduğu yere göre şekil alma kabiliyeti" daha yüksek olduğu için... (Karşılaştırmalı edebiyat uzmanı Murat Belge şu sıralarda çok meşgul; yabancı dergi ve gazetelerin "Sultan" haberlerinde boncuk bulmuş, sürekli onları tekrarlıyor... En son, Erdoğan'ı Sultan Abdülhamit'e benzeten müthiş seviyeli bir yazı yazdı ve istibdat tehlikesine dikkat çekti. İstibdattan bu kadar çok korkan Murat Belge, "darbe istibdadını" sorun yapmıyor, niyeyse... "Erdoğan yasa dışı yollarla da olsa, mutlaka indirilmelidir" diyen "adamı" Ömer Laçiner'i korumaya devam ediyor.) Mümtaz'er'i daha şanslı gördüğümü söylemiştim...

Neredeyse bütün entelektüel hayatını "devlet otoritesi"ni gerekçelendirmekle geçirmiş, devlet otoritesinin tahkim edilebilmesi için kurşun atanı da, kurşun yiyeni de aynı taltif cümleleriyle kutsayan Mümtaz'er, hatırlayacaksınız, Gezi rezilliğinin başladığı günlerde şaşkın bir hükümet sempatizanıydı. Bulunduğu camia, el altından Gezi'ye destek veriyordu ama Mümtaz'er "gelişmelere geç uyanmak" gibi bir özelliğe sahip bulunduğu için, bu vetireyi okuyamıyor, devlet otoritesine sahip çıkma telaşıyla şaşkın bir taraftarlık sergiliyordu.

Biraz açık davranabilse, yani camiasından gerekli lojistiği alabilse, PYD'yi ve PKK'yı kutsayan yazılar yazacak... Şimdilik imalarla, telmihlerle, satır arası dokundurmalarla köreltiyor nefsini. Hoca efendileri işareti vermişti oysa! Necip Fazıl'ın şiirine gönderme yaparak, Yezit'lere ve Tiran'lara karşı "Sur'da bir gedik açtıklarını" söylemişti. Mümtaz'er'den daha açık, daha cesur, hatta daha "atak" yazılar bekliyoruz.

Ahmet Kekeç/Star

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Benim kaleme aldığım "Anılar"ında rahmetli Özal, "Sistem"deki aksaklıkları şöyle yorumlamıştı:
- Devlet sistemimizi Fransa'dan almışız. İdareye Mülkiye ekolü hâkim... Yıllardır, Maliye'de, İçişleri'nde ve Dışişleri Bakanlığı'nda bu statükocu zihniyet var. Bundan ötürü mekanizmalar işlemiyor. Her şey tersine kurulmuş. En iyi, en kaliteli adamlar, devlette müfettiş olarak kullanılıyor. Orta halli ve orta kararlı insanlar ise icrada. Sonuçta devlet ne kendi memurlarına, ne de kendi vatandaşlarına güveniyor. Kabiliyetli ve kuvvetli müfettişler, orta karar memurların çalışmasını zorlaştırıyor. Herkes bir hata yapmaktan korkuyor. Bu sistemi Fransa çoktan değiştirdi ama biz hep aynıyız. Danıştay'ı da, frenleyici müesseseleri de oradan almadık mı?
Şimdi 21'inci yüzyılda yeni bir Anayasa ve buna ilişkin olarak "Başkanlık Sistemi" ile Devlet'in ataletten ve kararsızlıktan çıkartılması arayışları içindeyiz. Yeni bir "Organizasyon" arayışı var önümüzde... Ama siyasetin aktörleri uzlaşarak çözüm üretmeye çalışmak yerine, kavgayı yine yeğ tutmaktalar...
Arada bir başımızı kaldırıp siyaseti kavga etmek olarak algılayan komşularımızın neler yaşadığını düşünsek... Mesela şu anda Suriye halkının ne istediği değil, ABD ve Rusya'nın Suriye için ne tür bir karar alacakları daha ağırlıklı değil mi? Rahmeti Adnan Kahveci bu gibi durumları "Organizasyon" konulu bir fıkrayla yorumlardı. Bir kez daha hatırlatayım...
Dünya Savaşı'nda Yugoslavya'yı işgal eden Nazi Almanyası ordusundan bir kolordu, bir dağ köyünde konuşlanmış. Kolordu komutanı olan Nazi generali de bir Yugoslav köylüsünün hanına yerleşmiş. Gece yarısı general hanın sahibini çağırıp "Tuvalet nerede" diye sormuş. Han sahibi köylü "Bizim handa tuvalet yok" diye cevap verince Nazi general sinirlenmiş, "Peki ben nerede def-i hacet edeceğim" diye bağırmış. Han sahibi köylü bunun üzerine "Sayın komutan beni takip edin" demiş.
Önde hancı arkada general hanın kapısından çıkmışlar. Yürümüşler. Bir tarlanın ortasına gelince hancı generale "Buraya edeceksiniz" demiş. Bunun üzerine Nazi general çok sinirlenmiş, "Sizde hiç organizasyon yok" diye bağırmaya başlamış. Bu sözleri duyan hancı gülmüş ve "Bizde organizasyon olsaydı, şimdi ben sizin tarlanıza ediyor olurdum sayın general" demiş. Evet... Sonuçta Suriye'nin tarlalarına ya Ruslar ya Amerikalılar etmiyorlar mı?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Onlar, "hayat canlanacak" diye beklemiyorlar özlemle baharı. "Bahar gelsin de daha çok insan ölsün" diye bekliyorlar! "Bahar gelsin de katliam yapmak daha da kolaylaşsın!" "Bahar gelsin de eli silahlılar saklandıkları yerden çıkıp rahatça insan öldürsün!" "Bahar gelsin de şiddet artsın, ölümler çoğalsın, gözyaşı büyüsün" diye bekliyorlar baharı. Baharı hayatı "güzelleştiren" bir şey değil, hayatı "karartan" bir şey olarak görüyorlar.

"Bahar gelsin de çukurlarda debelenenlerin yardımına birileri daha gelsin. Güçleri tahkim edilsin. Ölümler daha da çoğalsın, zaten koca bir yas evine dönüşmüş olan memleket, tek bir 'taziye çadırına' dönüşsün" diye çekiyorlar baharın özlemini.

Ama hiç sormuyorlar kendilerine. Bu bekledikleri kaçıncı bahar? Savaşı başlattıkları günden bugüne tam 32 bahar geldi geçti. Ve her baharda cemreyle birlikte binlerce can toprağa düştü. Ve her defasında yaptıkları tek şey, bir sonraki baharı beklemek oldu. Ama zafer getirecek bahar, her defasında ölümle, hüsranla, kara bir kışla bitti!

"Yecüc Mecüc" hikâyesine gelince... Kuran-ı Kerim'de de geçer. Efsaneye göre Kaf Dağı'nın ardında yaşayan Yecüc Mecüc'ler uykudan uyanır uyanmaz dağı yalamaya başlarlar. Gecenin geç saatinde dağı inceltip cam haline getirdikleri, bir fiskeyle kırıp karşıya geçecekleri sırada uykuları gelir. Bir kulaklarını döşek, ötekini yorgan yapar, "Yarın sabah kırar geçeriz" deyip uykuya dalarlar. Sabah uyandıklarında yalayıp cam gibi incelttikleri dağın eski halini aldığını görürler. Ama onlar işlerine kaldıkları yerden devam ederler. Efsaneye göre bu çabaları kıyamete kadar sürecek.

Baharı yeni katliamlar, yeni saldırılar, yeni ölümler için sabırsızlıkla bekleyenler, hiç heveslenmesin. Bu bahar da kıyamet kopmayacak! Kazanan hayat olacak bu baharda da!

Muhsin Kızılkaya/Habertürk