Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Taksim Meydanı'ndan yüzlerce kere gelmiş geçmiş ama merak edip, kafanızı kaldırıp bir kere bile bakmamışsınızdır... Ya da güvenlik kuvvetlerine taş ve Molotof kokteyli atmaktan fırsat bulup!Oysa baksaydınız, orada Molotof'un bazı arkadaşlarını da görecektiniz.Frunze ile Voroşilov'u. (İsterseniz Voroşilof yazayım.) Taksim'deki Atatürk Anıtı'ndan sözediyorum.
Bu "kompoze" bir anıttır, heykeller grubunun içinde İnönü de vardır Mareşal Çakmak da, Sabiha Ziya Hanım bile vardır, ama ne hikmetse "Kurtuluş Savaşı Anıtı" denmez, Atatürk Anıtı denir... Peki öyle olsun, Kızılordu generalleri Frunze ile Voroşilov'u nereye sokacaksınız? Demek ki 1928 yılında Kızılordu generalleri de "kurtuluş savaşımızın kahramanlarından" sayılıyorlardı!... Gelip burada fiilen dövüşmemiş olsalar bile...
Çünkü Lenin bize altın, silah, cephane ve petrol göndermişti. Yani, komünist desteğiyle kazandık.
Fransa bizimle bir antlaşma imzalayarak, İtalya sessiz sedasız çekilmişti. Amerika hiç bulaşmıyordu, Japonya'nın ulaşacak ve bulaşacak durumu yoktu. (Almanya berbat durumdaydı, Avusturya yerlere düşmüştü.) Peki biz kiminle savaştık? Yunanistan'la, onun arkasında da kısmen İngiliz desteği. (Kısmen.) Kaç düvel etti? Hani nerede "yedi" düvel? Acaba bize düşmanlık güdenler arasında Papua Yeni Gine ve Burkina Fasso falan mı vardı?
Durduğun yerde düşman sayısını çoğaltacaksın ki daha "makbul" olsun. Bolşeviklerden yardım aldığını da asla ve asla hatırlatmayacaksın, unutturacaksın...
İşine geldiği zaman Stalin'in bizden Kars ve Ardahan'ı istemiş olduğunu hatırlatacaksın ama... Aslında "geri" istemişti, çünkü bu illerimiz 1877'den 1917'ye kadar zaten onlardaydı! Peki Stalin durduğu yerde mi dellenmişti?
Yoksa, muhtemel bir Alman zaferine karşı mevzi tutmaya çalışan, Almanya'ya krom satan, Kemal Tahir'in deyimiyle faşizme "koşulmaya" hazırlanan Milli Şef rejiminden hesap mı soruyordu? El altından Alman desteğiyle Kafkasya'ya sarkma planları yapan kendi faşistlerine "ileride lazım olabilirler" diye ses çıkarmayacaksın, onları ancak savaşın sonu belli olduğu zaman susturacaksın, sonra da "Ruslar bize neden kızdı?" diye merak edeceksin...
Sen Rusya'ya en zor gününde dostluk mu gösterdin, yardım mı ettin ki sonra Ruslar dostluk antlaşmasını yenilemekten kaçındılar diye bozuluyorsun? Demek ki İsmet Paşa'nın denge politikası her zaman işlemiyormuş Öyleyse bugünkü yönetime "Suriye'de denge politikası izlemedi" diye niçin kızıyorsun? Rus uçağını düşürmeseydik... İnönü Almanya'ya mesafeli dursaydı Stalin'i çıldırtmaz, Türk-Rus dostluğu bozulmaz, Amerika'ya teslim olmak zorunda kalmaz, bağımsızlığımızı korurduk... Bunu niçin düşünmüyorsun?

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

ABD ile Rusya, Suriye'de ateşkes sağlanması konusunda anlaşmaya vardılar; üç gün sonra da bunun uygulanması öngörülüyor. Neden hemen uygulanmıyor da üç gün bekleniyor diye düşünmeden edilemiyor. Kimbilir belki bu süre içinde epeyce "ateş" edip, mıntıkaları temizleyip sonra ateşkes ilan edilmesi uygun bulunmuştur. Bu arada, adeta bir müjde gibi ateşkes sonrasında, ileriki aylarda, Suriye'de seçimlerin yapılacağı da duyuruldu. Seçim seçenekler arasında yapılır. Anlaşıldığı kadarıyla, Esad seçeneklerden birisi olacak. Mesele, diğer seçeneklerin hangi partiler, gruplar ya da eğilimler olacağının belli olmamasında. Belki de Rusya ve ABD sadece ateşkeste anlaşmamışlardır. Bu iki güç kimleri seçenekler arasına koyacaklarsa, onlar seçime girecek gibi.

Eğer ateşkes sonrası seçim dizaynı bu yönde yapılacaksa, Suriye krizinin sadece bölgesel savaşa dönüşme ihtimali ötelenmiş olur; Suriye her an yeniden patlamaya hazır şekilde bekler. Diğer bir ifadeyle Afganistan örneğinde olduğu gibi, yeniden yapılanma ve dönüşüm süreçleri hızla devreye giremez; ancak dondurulmuş sorunların üzerine "çatışmasızlık" esaslı bir idare kurulabilir. Adeta post-modern manda yönetimi gibi. Tüm bu gelecek belirsizliğini tartışmadan önce, belki öncelikle ateşkes konusunun ele alınması gerekir. Ateşkes, kulağa hoş gelen bir sözcük; ancak uygulamada her zaman içerdiği anlamı karşılamıyor. ABD ile Rusya'nın kimin ateşkesinden söz ettiklerini anlamak kolay değil. Zira bir ateşkes olacak, ama el Nusra ve DAEŞ'le mücadele devam edecek. Yani ABD, Rusya, Esad güçleri ve hatta İran'a bağlı güçler "terörle mücadeleye" devam edecekler.

Peki savaşın konusu neydi? Zaten çatışmaların görünen nedeni ve tarafları bunlar değil miydi? Herkes hesapta DAEŞ'le savaşmıyor muydu? Söz konusu ateşkes, anlaşıldığı kadarıyla sadece ÖSO'nun rejimle olan mücadelesi için söz konusu; tabi Rusya onları da terörist saymıyorsa. Diğer bir ifadeyle bu, Esad ve Rusya güçleri ÖSO ve belki Türkmenlere ateş etmeyeceği, onların da silahlarını kınlarına sokmaları anlamına gelebilir. Eğer böyle ise yine de şükür denebilir; ancak uygulamada farklı durumlarla karşılaşılabilir. Zira kimin kimi "terörist" sayacağı belli olmuyor. Bu tablodan anlaşıldığı kadarıyla, PYD'nin de ateşkese taraf olması gerekmiyor; zira ABD ve Rusya açısından PYD, DAEŞ'le mücadele eden bir yapı. PYD'nin "DAEŞ'le mücadelesi" ateşkes ortamında ateşle devam edecek gibi gözüktüğüne göre bu ateşkes kimin için diye defalarca sormak gerekiyor. Üstelik ateşkesin kısa bir süre için öngörüldüğünü de hatırlamak gerekiyor. Kimbilir belki bu ateşkes lafı Türkiye'nin sınırdan yaptığı atışları ya da İran'ın angajmanlarını ima ediyordur.

Her ne olursa olsun, görüldüğü kadarıyla ateşkesin sağlanıp sağlanamayacağı ya da kimler arasında olacağı bu noktada önemli değil gibi. Sanki ateşkes ilanının yapılabiliyor olması daha önemli. Diğer bir ifadeyle bu ilan, Münih'te yapılan ve ateşkes ilan edilen toplantıyı ikame etme amacı taşıyor. Bu da, aslında Münih'te, yani başka oyuncularla, Avrupalı oyuncularla yapılmış olan uzlaşının yerini alan bir uzlaşı. Kısacası ABD ve Rusya, Suriye'de bir gelecek tasarımı olacaksa, bunun kaptanlarının kendileri olduğunu ilan etme ihtiyacı duymuşlar. ABD ve Rusya ateşkes kararını ilan ederek bir anlamda risk almış oluyorlar; zira garantisi yok. Ateşkes süresinin kısa düşünülmesinin nedeni de bu olabilir.

Beril Dedeoğlu/Star

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Dün partisinin grup toplantısında konuşan Kemal Kılıçdaroğlu'nun asabi hali dikkatinizi çekmiştir. Bu masaya yumruğunu vurma pozlarının Kemal Bey'in görüntüsüne tezat oluşturduğu, üstünde eğreti durduğu, dolayısıyla imajına zarar verdiği ortada. Dahası bu durum Kemal Bey'in konuşmalarında mantık hataları yapmasına ve mesajlarının seçmenine hatalı ulaşmasına da neden oluyor. Örneğin dünkü konuşmasında "Önlem sıfır, Ankara'nın kalbinde bomba patlatılıyor"sözleriyle hükümeti yeterli polisiye tedbir almadığı için eleştirdi Kemal Bey. Kısa bir süre sonra da hükümetin önlemleri abarttığını ve daha da abartacağını söyledi.
"Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi, kılık ve kıyafet, dernek vakıf ve sendika üyeliği, sağlık, cinsel hayat niye merak ediyorlar merak ediyorum, hepsini fişleyecekler."
… Ama bence Kılıçdaroğlu'nun gruptaki konuşmasına açıklık getirmesi şart gibi görünüyor. Hatta eli değmişken, "Başkan olmayacaksın, milletin kanında boğulacaksın" diye seslendiği Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı hakkındaki sözleri için de bir düzeltme yapmalı.
Çünkü bu sözler gün aşırı terör saldırılarıyla sarsılan bir ülkenin Cumhurbaşkanına edilecek sözler değil, hakikaten değil!
Üzgünüm ama bu tarz tehditleri duyunca aklımıza, ağzından köpükler saçarak "PKK sizi tükürüğüyle boğar" diye milleti tehdit eden o HDP'li siyasetçi geliyor. Cumhuriyetin kurucusu olmakla övünen bir partiyi şöyle ya da böyle 6 yıldır yöneten birisi nasıl olur da, Türk milletinin oylarıyla seçtiği bir Cumhurbaşkanına "milletin kanında boğulacaksın" diyebilir? Bu nasıl olacaktır mesela? Darbe mi arzulamaktadır Kemal Bey? Bu şekilde mi milletin kanında boğulan cumhurbaşkanı fantezisi gerçekleşecektir? Yoksa ve daha fenası PKK gibi, milletin kanının terör saldırısıyla dökülmesini mi temenni etmektedir, Cumhurbaşkanının içinde boğulması için...
Olamaz tabii ki! Bakın neler düşündürüyorsunuz Kemal Bey seçmenlerinize. Bir açıklama bekliyoruz tümü için. Haklısınız, hep asabiyetinin neden olduğu yanlışlarından bahsettik, sinirinin sebebine hiç giremedik Kemal Bey'in.
Öyleyse soralım. Ankara'da 29 canımızı kaybettikten sonra yaptığı ilk konuşmada en azından MHP Lideri Bahçeli kadar sağduyulu davranıp birlik çağrısı yapmak varken niçin Türkiye devletini temsil eden bir makama saldırdı Kılıçdaroğlu?

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

PKK bu alçakça saldırının ertesi gününde hem altı güvenlik görevlimizi şehit edecek bir patlama daha gerçekleştiriyor, hem İdil'e saldırıyor. PYD lideri Salih Müslim'in "Şimdi daha güçlüyüz, asla geri çekilmeyiz" sözleri manşetlerde yankılanırken eşzamanlı olarak PKK, Kerkük-Yumurtalık boru hattının Şanlıurfa'da kalan bölümünü patlatıyor. Barzani'nin ofisinden yapılan açıklamada peşmergenin tek gelirinin söz konusu boru hattından taşınan petrol gelirleri olduğu söylenmesi eylem açısından oldukça anlam taşıyor. Zira bu strateji PYD'ye karşı peşmergeyi sıkıştırma, Barzani yönetimi aleyhine PYD'yi Şengal'de büyütmek, Kuzey Irak ve Türkiye arasındaki ilişkileri bozmak, böylece Türkiye'yi "Kürtlere saldıran devlet" olarak kodlayıp sorunu uluslararasılaştırmak şeklinde kurgulanan planın parçası.

Ve ne yazık ki bir ucunda ABD var. Ankara'nın kalbine yapılan bombalı saldırının arkasında sadece örgüt değil bir de devlet arayacak isek bu hiç kuşkusuz Rusya olurdu. Ancak bu durum Rusya'yı bu hareket serbestisine kavuşturanın, PYD'yi ve YPG'yi sınırlarımızın ve toprak bütünlüğümüzün başına bela edenin ABD olduğu gerçeğini de değiştirmezdi.

Nitekim ne oldu? Obama'nın Esed ve YPG'nin Suriye'nin kuzeybatısından doğuya doğru ilerlemesinden ileri gelen rahatsızlığı Türkiye tarafından yapılan açıklamada yer aldıysa da Washington açıklamasında yer almadı. ABD'nin yayınladığı metinde YPG'ye yönelik bir kınama yoktu. ABD'nin YPG'ye desteğinin sona ereceğini düşündüren herhangi bir ifade söz konusu değildi.

ABD, PYD'nin ne olduğunu hâlâ anlamamış değil. KCK şemasındaki yerini pekâlâ görüyor, biliyor. Çünkü ABD'nin yeni Ortadoğu politikası "bölgeye demokrasi götürmek için savaşmak"tan "bölge dışı dengeleme" olarak tercüme edilebilecek "off shore balancing" metoduna dönüştü.

Özetle ABD, öne çıkan bazı ülkeleri daha zayıf kalan başka ülkeleri ya da aktörleri güçlendirerek "dengeleme' yoluna gidiyor. Bunun ne kadar büyük bir kaosa yol açabileceğiyle ilgilenmiyor, kaos kendi üzerinde patlamadığı, bilakis aktörleri kendisine mahkûm ettiği sürece, tutarsızlık dahil her çelişki mubah.

ABD'nin yeni politikasının kötü tarafı şu: Bu kontekstte hakikate yer yok. Türkiye, PYD ile can ciğer kuzu sarması olsa, bu kez "denge" politikası "Vay PYD'ye tavır almadın" dayatması üzerinden işler. Tıpkı Esad yönetimine tavır almasaydık "Vay neden almadın?" sorgusu üzerinden sıkıştırılıp taciz edileceğimiz gibi, bu kez de "PYD'yi destekleyen ülkeler" listesinde adımız geçer. Off shore balancing'in özü bu. Daha önce Daniel Pipes'ın da değindiği gibi, "Hangi taraf zayıfsa onu destekle, güçlü olanı örsele". Türkiye bu politikayı, ilkesi "ilkesizlik" olan stratejiyi nasıl boşa çıkarır bilemem. Bildiğim kendi doğrusunda, hakikatinde, ihtiyaçlarında direnmesi gerektiği. Çünkü sen direnirken bir şeyler değişir. Ve direnmenin binbir türlü yolu vardır.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kayseri'de lise öğrencisi Cansel Buse K.'nın intiharını konuşuyoruz günlerdir. Liseden arkadaşları; Cansel'in, evli ve iki çocuk babası matematik öğretmeni Bayram Ö. ile duygusal ilişkisinin ardından uğradığı cinsel istismarın etkisiyle intihar ettiğini söylüyor. Okul yönetiminin bu istismara kayıtsız kaldığı da bir diğer vahim iddia. Öncelikle iddialar kanıtlanana kadar sakin olmalıyız. Bazen insanların suçsuz yere linç edildiğini unutmayalım!
Öte yandan Cansel'in iki aydan beri Bayram Ö. ile cep telefon görüşmesi yaptığı belirlenmiş.
Okullarda yaşanan taciz ve cinsel istismar haberlerini çok okuyoruz. Bir de tacize, tecavüze uğrayan ama seslerini duymadığımız kurbanlar var. Namus algısı yüzünden bir çocuk ya da genç, tacize uğradığını ailesine söylemeye bile çekiniyor. Bu gerçeğe rağmen Türkiye İstatistik Kurumu ve Adalet Bakanlığı'nın 2013 verilerine göre; cinsel istismar mağduru sıfatıyla güvenlik birimlerine giden veya götürülen çocukların sayısı 80 bine ulaşıyor. Elbette bu sorun dünyanın her yerinde var. Örneğin İngiltere'de 'Plan UK' yardım kuruluşunun yaptığı son ankete katılan kadınların yüzde 22'si; okulda ya da okul çevresinde cinsel taciz ya da tecavüze maruz kaldıklarını belirtti. Tacize uğradığını belirten kadınların yüzde 60'ı, olayı öğretmenlerine ya da diğer yetkililere bildirmediğini ifade etti.
Bu yıl Oscar'ın favorilerinden 'Spotlight', gerçek bir hikayeden uyarlandı. Film, taciz olayıyla gündeme gelen bir kilisenin kendini aklamaya çalışmasını ve bu tacizi aydınlatmaya çalışan Boston Globe gazetesi yazarlarını konu alıyordu. Bizde çıkan eleştiri yazılarında 'Spotlight'a genelde gazetecilik çerçevesinden bakıldı ama filmin asıl derdi dini eğitimde öğrencilerin uğradığı taciz ve tecavüz olaylarıydı. Film; ABD'de Katolik Kilisesi'nin bu olayları nasıl sistematik bir şekilde örtbas ettiğine odaklanıyordu.
Cansel'in intiharı Türkiye'de 'Spotlight' etkisi yaratabilir mi? Dini ya da normal örgün eğitim hiç fark etmez; araştırmalar, öğretmen ve öğrencinin olduğu her ortamda cinsel istismar, taciz, hatta tecavüz vakalarının yaşandığını gösteriyor. Daha güncel bir araştırma: Bianet'in erkek şiddeti çetelesine göre; 2015'te taciz ve cinsel istismar faillerinin yüzde 11'i mağdurların eğitmenleriydi. 2014'te ise taciz ve cinsel istismar vakalarının yüzde 13'ü okullarda ve dershanelerde gerçekleşmişti. Bu oranlar, buzdağının görülen kısmı. Cansel vakasında olduğu gibi, okulun adı lekelenmesin diye olayın üzeri kapatılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı, okullardaki taciz ve cinsel istismar olaylarını önlemek için elbette elinden geleni yapıyordur. Ama cinsel istismar yaşandıktan sonra okula müfettiş göndermekle bu sorun çözülmez. Tacizi, cinsel istismarı, yaşanmadan önlemeye yönelik daha sistematik çalışılmalar, yöntemler geliştirilmeli.

Mevlüt Tezel/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
  • 7
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kemal Kılıçdaroğlu, grup toplantısında sert çıkmış... Taziye çadırını ziyaret eden HDP Van milletvekili Tuba Hezer'e veryansın etmiş. Önce ne dediğini okuyalım: "Teröristin taziye çadırına gitmek doğru değildir ve bu ülkeye ihanettir, asla kabul etmiyorum. Parlamentoya geleceksin, Türkiye Cumhuriyeti'nden aylık alacaksın, 'namusun ve şerefin üzerine' yemin edeceksin, sonra kalkacaksın teröristi ödüllendirir, terör eylemini özendirir gibi çadırına gideceksin. Kınıyoruz ve kabul etmiyoruz." Hiç kuşkusuz, altına imza atacağımız sözler. Hanımefendinin, bu davranışıyla, bize ne söylemeye çalıştığını izah etmesi gerekiyor.

Niçin gitti o çadıra? Kamuoyuna hangi mesajı verdi? Hangi hakikate uyandırdı bizi? Masum insanların canına kasteden gözü dönmüş bir katili savunmak ve rezil eylemini "meşrulaştırmak" (idealize etmek) dışında ne yapmış oldu? Bir "yiğitlik" mi vehmetti o intihar saldırısında? Bir "yurtseverlik" mi süzdü? Barışın ve kardeşliğin ancak cinayetlerle tesis edilebileceğini mi söylemiş oldu? Ne halt karıştırmaya gitti o çadıra? Kılıçdaroğlu "kınadığını" ve "asla kabul etmediğini" söylüyor. Kınama hafif kalır.

Bir bedeli olmalı bu aleni cinayet güzellemesinin ve azmettiriciliğinin... "Yasal bedel"den söz etmiyorum sadece... Yargı, üzerine düşen bir şey varsa, gereğini yapar. Yapar ya da yapmaz. Bilemeyiz... Polis değiliz, savcı değiliz, hâkim değiliz.

Hiç değilse, "siyasi ve ahlaki" bir bedeli olmalı bu hayâsızca davranışın... Ki, cinayetler, toplu öldürümler ve "devrimci şiddet" adı altında sergilenen kepazelikler "norm" haline gelmesin.

Bu cümleden olarak, "Hendek kazıp barikat kuran arkadaşların alınlarından değil, ellerinden öpüyorum" diyen Selahattin Demirtaş'la, hendek kazan serserilere "arkadaş" muamelesi yapan Kemal Kılıçdaroğlu'nun "yüksek teşvik" içeren sözleri de bir şekilde yaptırıma bağlanmalı. Kemal Kılıçdaroğlu, öfkesinde haklıdır ama sonuçta Tuba Hezer pek de "yabancı" sayılmayan bir yere taziyeye gitti... Ölen kişi, Kemal Bey'in hendekteki "arkadaşları"ndan biri sonuçta!

Ahmet Kekeç/Star