Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

28 Şubat darbe kararları ve 8 yıllık kesintisiz eğitim ile başlayan tartışmaya, uzmanlık alanı ve iştigali eğitim olmayan hemen herkes dâhil olmuştu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nden, Türk Kadınlar Birliği'ne, TOBB'dan Ziraat Odaları Birliği'ne kadar herkes 8 yıllık kesintisiz eğitimin uygulanması ve Kuran kurslarının kapatılmasını istiyordu. Aylarca tartışılan 8 yıllık kesintisiz eğitim, Meclis Genel Kurulu'nun sabahlara kadar süren 37 saatlik çalışması sonunda 277 milletvekilinin oyuyla 16 Ağustos 1997'de kanunlaştı. Hiçbir bilimsel altyapı ve pedagojik formasyon gözetilmeden siyasî ve ideolojik beklentilerle hasımları alt etmek için eğitim kurumu adeta yağlı bir kırbaç gibi kullanıldı...
O dönemde sekiz yıllık kesintisiz eğitim projesinin, üniversitelerdeki eğitim bilimi ile uğraşanlar ve eğitim bakanlığındaki ilgili uzmanlar tarafından tartışılması ve konu hakkında kararların alınması beklenirken, bu tartışmanın bütünüyle siyasî kulislerde ele alınması ve alınan kararların uygulanması noktasında sert önlemlerin getirilmesi, aslında yapılmak istenenlerin çok farklı niyetler içerdiğine delalet etmektedir. 28 Şubat sürecinde "sekiz yıllık kesintisiz eğitimin" kanunlaşmasında, eğitim konusunda en son söz alacak kişiler aktör haline gelmiştir. 28 Şubat sürecinde devlet, ordu, eğitim ve ideoloji ilişkilerini açık bir şekilde görmek için dönemin basınına bir göz gezdirmek yeterli olacaktır.
Atılan bütün manşetler ve hazırlanan haberler büyük bir korku, yaranma ve çıkar ilişkisiyle servis edilmiş ve eğitim bu kirli ilişkilerin pespaye piyonu haline getirilmiştir. İmam Hatip Liseleri'nin önünün kesilmesi mantığıyla geçilen 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulaması ile birlikte süreç tüm meslek liselerini olumsuz etkilemiş, mesleki ve teknik eğitim- öğretim bitme noktasına gelmiştir. Buna paralel uygulanan katsayı adaletsizliği bu gelişmeyi hızlandırmıştır.
Bugün Türkiye'de varlığı halen devam eden ve ülkeyi orta -gelir tuzağına hapsetme riskini doğuran nitelikli işgücünün bulunamayışında mesleki ve teknik öğretimi neredeyse sona erdiren sekiz yıllık kesintisiz eğitim başat rol oynamıştır. Bu uygulama köylerdeki okulların kapanmasını hızlandırmış bir uygulamadır. Bu uygulama "taşımalı eğitim" gibi kendi içinde önemli sorunları barındıran bir uygulamayı da gündeme getirmiştir. 4+4+4 eğitim sistemi olarak bilinen 6287 sayılı kanunla sekiz yıllık kesintisiz eğitimin olumsuz sonuçları nispeten giderilse de özellikle mesleki eğitime vurulan darbenin uzun vadeli etkileri halen devam ediyor...

Rasim Ozan Kütahyalı

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Can Dündar'ın yaptığı gazetecilik değildi, Türkiye'nin menfaatleri aleyhine -başka bir ülkenin paralel yapının savcılarına yaptırdığı operasyonun medya ayağında rol almaktı. Dündar bu role sadece iktidar karşıtlığından, Erdoğan düşmanlığından mı evet dedi yoksa olası profesyonel bir ilişki içinde mi bilmiyoruz. Mahkeme işte bunu açığa çıkarmalı.

Ama şunu biliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Suriye'deki Türkmenlere devlet kararıyla ve MİT eliyle ulaştırmaya çalıştığı yardımlara, Reyhanlı patlamasını "bilerek önlemeyen" ve 52 vatandaşımızın ölmesine sebep olan savcı Özcan Şişmandevlet hiyerarşisi dışına çıkıp Fethullah Gülen hiyerarşisine uyarak tamamen yetkisiz ve kanunsuz şekilde bir operasyon yaptı. Operasyonda medyaya da rol verilmişti. İlk "haber" operasyona mevcutlu giden Cihan Haber Ajansına yaptırıldı. "Zamanlama manidar"dı: Cenevre-2'den önceydi ve 120 ülkenin büyükelçisi Adana'daydı. "Etki ajanlığı" diye nitelenen ikinci iş 7 Haziran'dan hemen önce Can Dündar'a verildi. 5N1K'dan yoksun, dayanaksız ve bayatlamış iddia Cumhuriyet'e "kakalandı".

Operasyonların yarattığı türbülansla Türkmenlere yardımlar kesintiye uğradı ve Tel Abyad düştü. Bayırbucak Türkmenleri aç biilaç kaldı. Sadece stratejik noktalar değil okul-hastane gibi sivil alanlar da bombardıman altında kaldı. Binlerce sivil öldü. Türkiye uluslararası alanda sıkıştırıldı. MİT TIR'larına operasyon Türkiye kendi sınırındaki saldırıları göğüsleyemesin, sınırın öte yanındaki Türkmenlerin, Arapların ve Kürtlerin imdadına koşamasın diye yapılmıştı. Can Dündar işte bu operasyonda yer aldı. Çoluk çocuk Türkmenlerin ölümüne hizmet etti. Ayrıca Reyhanlı'da 52 kişinin ölümünden sorumlu olan savcıyı aklamaya çalıştı.

Kimse bunun gazetecilik olduğunu iddia etmesin. Manşetten Türkiye'nin IŞİD'e silah gönderdiğini iddia edip aynı haber içinde bırakın iddiasını ispat etmeyi, bir kere bile tekrar etmemek, alakasız yerlerden apartılmış fotoğraflarla, paralel yapının eline verdikleriyle kendi ülkesine operasyon çekmek gazetecilik değildir. Zaten Dündar gazetecilikten değil terör örgütü üyeliğinden ve casusluktan, etki ajanlığından yargılanıyor. Hükmü davaya bakan mahkeme verecek, Anayasa Mahkemesi değil. Çünkü AYM temyiz mahkemesi değil. AYM'nin kararı bu nedenle çok sorunlu: Yetkisini aşarak esasa giriyor ve yerel mahkeme üzerinde vesayet kuruyor.

Paralel yapının otuz yıldır neden dindar kisvesiyle gasp ettiği çocukları emniyet ve harp akademilerinin yanı sıra hukuk fakültelerine yönlendirdiği şimdi daha iyi anlaşılıyor. Elemanlarının alt mahkemeler gibi üst mahkemelere de yerleştiği tehlikeli bir süreci hep beraber yaşıyoruz ve acı olan şu ki Nutuk'taki "memleketin bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş…" uyarılarını ağlayarak tekrarlayan Kemalist ulusalcı çevreler, Cumhuriyet gazetesi ve CHP'nin zapt edilmesiyle bugün tam da Mustafa Kemal'in dediği gibi "gaflet, dalalet ve hatta hıyanet" içinde.

Fadime Özkan/Star

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İstanbul'daki kahvehane taramalarını hatırlayın. PKK'lılar bilinçli biçimde 70'leri hatırlatan o kahvehane taramalarıyla toplumun sinir uçlarına dokunup ayaklandırmak istiyor. MHP kitlesi cevap verdiğinde ise "son oyun" devreye girmiş olacak.
MHP'deki kongre talebine bu gözle bakmakta yarar var. MHP yönetimi, MHP'ye yönelik kuşatmayı herhalde hesaba katıyor. Bu kuşatmayı bertaraf etmenin yolu il ve ilçeleri görevden almak değil, MHP'nin bugünkü rolünü iyi anlatmaktan geçiyor.
Bu aynı zamanda MHP'yi yönetme iddiasıyla ortaya çıkan siyasi aktörleri de ilgilendiriyor. Ancak o aktörlerin bu kuşatmaya ilişkin tavırları belirsiz. Meral Akşener, Sinan Oğan,Koray Aydın veya son katılan Ümit Özdağ'ın bu konudaki tavırları kafalarda soru işareti yaratıyor.
Önce son istifa eden Özdağ'la ilgili bir not. Özdağ neden istifa etti? Kongrenin kaçınılmaz olduğunu gördüğü ve pozisyon almak için mi yoksa aday olmak için mi?
Daha önce yazdım, Bahçeli, muhalefete karşı B Planı olarak Ümit Özdağ'ı devreye sokabilir diye... Özdağ'ın istifası bu planı akla getiriyor. Aday olma ihtimali yüksek. Bahçeli destek olursa, şansı da var.
Ancak adı geçen adaylarla MHP'nin gelecek şansı var mı ona bakmak lazım. Kulislerde MHP'nin bir uçtan başka bir uca savrulma ihtimali çok yüksek görülüyor. Ümit Özdağ veSinan Oğan'a MHP'yi dar bir alana çekerek içe kapatacak aktörler gözüyle bakılıyor ve 70'leri hatırlatan "radikal bir MHP" ihtimalinden korkuluyor.
MHP'yi merkez sağa açacağı öne sürülen Akşener'in durumu daha da belirsiz. Akşener'inKılıçdaroğlu vari omurgasız bir siyaset mi izleyeceği yoksa yenildiği için daha öfkeli hale gelen Gülencilerle kol kola mı yürüyeceği bilinmiyor ve kaygı yaratıyor.
Bir MHP'li şöyle diyor: "Akşener'in yumuşak karnı Gülenciler... O pragmatik davrandığını sanıyor ama bu olay o kadar basit değil. Ülkücülerin bu konuya dikkat etmesi gerekiyor. Türkiye'nin bekasını tehdit eden bir yapıya karşı Akşener neden susuyor? Neden'Türkiye'ye tuzak kuruyorsunuz' deyip meydan okumuyor? Bunu yapmıyorsa bilin ki MHP cemaate teslim edilmiştir."
Gördüğünüz gibi radikalleşme ve cemaatleşmenin yol açacağı "son oyun" nedeniyle MHP kongresi sadece MHP'lileri değil, herkesi yakından ilgilendiriyor.

Mahmut Övür/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Ben paralel devletin savaşını önlemek istiyorum. Vekâlet savaşını bize dayatıyorlar. Irak'taki de, Suriye'deki de vekâlet savaşıdır." (14 Ekim 2013)

"Bugünkü asıl kavganın sebebi Cemaat'in MİT'in Kürdistan'daki ofislerini istemesidir. Ben çok önce de söylemiştim, devlet yetkilileri inanmamıştı. Şimdi onlar da doğruluyor. İki müsteşarı da götüreceklerdi. Arkalarında NATO ve ABD vardı. MİT kelleyi vermedi, direndi. Aferin dedim, bunlara karşı bir tek siz direndiniz. Emekli Genelkurmay başkanlarını bile götürdüler." (17 Aralık 2013)

"Roboski, Paris katliamı, 6-7 Eylül ve benzeri, bunların hepsi MİT'e yıkılmak isteniyor. Bunların hepsini Cemaat yapıyor." (4 Şubat 2015)

"Roboski, Hakkâri'de 13 köylünün katledilmesi, KCK operasyonları ve buna benzer yüzlercesi hep böyleydi. Bunu yapanlar şimdi teşhir oldu, ortaya çıktı. Bunların arkasında paralel yapı, Cemaat çıktı." (4 Şubat 2015)

"7 Şubat, 17-25 Aralık sadece bir darbe değildir. Küresel bir operasyondur." (9 Şubat 2015)

Bu sözlerin tümü Abdullah Öcalan'a aittir ve hepsini yakın bir zamanda Avrupa'da kitap olarak basılan, HDP'lilerin Öcalan'la yaptıkları görüşmelerden derledikleri "İmralı Notları" kitabından aldım.

HDP'lilerin, "önderlik" dedikleri, "görüşme notlarında" sözü alan herkesin"Başkanım" diye hitap ettiği Abdullah Öcalan bütün bunları yakın bir zamanda söyledi; HDP heyeti de not aldı, notları yurtdışına çıkardı, orada geçen ay kitaplaştırıldı ve her yere dağıldı. Üstelik Öcalan, bu "notların" kitap olarak basılmamasını, ancak bir "iç eğitim notu" olarak bütün örgüte dağıtılmasını istemişti. Yani bu sözlerden örgütünün bütün birimleri haberdardı.

Buna rağmen 2015 Haziran ve Kasım seçimlerinde, Öcalan'ın deyimiyle"Cemaat" veya başka bir deyişle "paralel yapı" bütün gücüyle HDP için çalıştı. Bütün medyalarını HDP'nin hizmetine sundu.

HDP'liler de bu "desteği" memnuniyetle karşıladı. Öcalan'ın "çok tehlikeli"bulduğu "paralelcilerin" gazete ve televizyonlarını "gönül rahatlığı" içinde kullandılar.

Bu "kullanım" şu anda da sürüyor. (Ha, bu arada kim kimi kullanıyor, o da ayrı bir tartışma konusu...)

Anlayacağınız, "önderliğin" bütün bu "belirlemelerine" rağmen HDP'liler,"paralelcilerle" omuz omuza vermiş, "bildirici" aydınlar ve bazı ulusalcıları da yanlarına alıp "AKP faşizmine" karşı ölümüne direniyorlar. Galiba bu yüzden Yalçın Akdoğan HDP'liler için, "Öcalan bunları yakalasa sopayla kovalar" demişti.

Muhsin Kızılkaya/Habertürk

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

İran, geçen cuma "çifte" seçimlere gitti. Bu seçimler Batı ile nükleer anlaşma sonrası ilk seçimler. Dini lideri belirleyen Uzmanlar Konseyi ve onuncu dönem parlamento seçimleri aynı anda yapıldı.
Adayların bireysel olarak yarıştığı seçimlerde ilk haberlere göre Cumhurbaşkanı Ruhani ve eski cumhurbaşkanı Rafsancani'ye yakın "ılımlı-reformist" adaylar ağırlık kazanıyormuş.
Bu başarının uluslararası kamuoyunda "sevinçle" karşılanacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Zira İran iç siyasetindeki rekabeti "reformistler, muhafazakârlar ve pragmatistler" şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutmak oldukça yaygın. Ve Batı ile ilişkilerde yumuşama ve siyasi liberalleşme talepleriyle öne çıkan Muhammed Hatemi gibi "reformistlerin" ya da Ruhani gibi "kontrollü reform" öneren pragmatistlerin kazanması İran'ın geleceğine yönelik hep bir umut uyandırır.
"Anti-emperyalizm" ve "Batı karşıtlığı" ile özdeşleştirilen muhafazakârların İran sisteminde ağırlığını kaybetmesi arzu edilir. Doğrusu İran kamu diplomasisini takdir etmek lazım. Her seçimde "kritik bir değişim" olacağı beklentisini oluşturmayı başarıyorlar. Oysa karşımızda velayet- i fakih teorisi bağlamında dini liderin siyasi- ideolojik kontrolü altında işletilen bir tür yarı- demokratik sistem var.
Anayasayı Koruyucular Konseyi, her seçimde birçok "reformcu" adayı reddediyor. Sanki "İslam devrimi" ideolojisi İran milliyetçiliğinin ortak bir unsuruna dönüşmemiş gibi, farklı tonları "değişim" ihtimali olarak pazarlayabiliyorlar.
Kuşkusuz önceki cumhurbaşkanları Hatemi ve Ahmedinejad arasında söylem ve politikalar açısından farklar vardı. Ancak dış politika tercihleri açısından asıl olan, bölgesel konjonktüre uygun pragmatizmdir. Bu sebeple "İslam devrimini yaymak" gibi bir iddiaya rağmen İran diplomasisi milli menfaati önceleme fırsatçılığında hiçbir seküler diplomasiyi aratmaz.
Hatta takiyye kültürünün diplomatik manevraları ve değer yerine menfaat odaklı politikaları meşrulaştırmakta kolaylaştırıcı olduğu da söylenebilir. Bu yüzden, kanaatimce, Hamaney sonrası dini lider dönemi için de İran siyasetinde "büyük" değişimler beklememek lazım. Bölgesel politikaya gelince; İran'ın önünde açılan "fırsatlara" hırsla sarılmaya devam etmemesi mümkün görünmüyor. Türkiye ve Suudi Arabistan'ın Obama yönetiminin Ortadoğu politikası sebebiyle "sıkıntıda olan müttefikler" olma hali değişmedikçe bu trend devam edecektir.Ezcümle, ister reformcu-ılımlı ister muhafazakâr, asıl olan İranlı siyasetçilerin pragmatizmidir. Tarihi bir fırsat yakaladıklarını düşünüyorlar, sonuna kadar kullanmaya çalışacaklar...

Burhanettin Duran/Sabah