Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mel Gibson'un Hazret-i İsa filmini hatırlarsınız (The Passion, yani Çile)... Hani filmde herkes kendi dilinde konuşuyordu, İsa Aramice, Romalılar da Latince ve Romalı askerler İsa'yı "Jupiter yarattı demeden" evire çevire dövmüşlerdi... Bu filmde İsa'yı oynayan Jim Caviezel, bir nedenle Meksika'ya gitmiş. Köylerde geziniyor. Köylüler "efendimiz geldi" diye heyecanlanmışlar, "kurtar bizi" diye ayaklarına kapanmışlar. Kötürüm bir kadıncağız "beni iyileştir" demiş, o da elini kadının başına koymuş ve "filmimi seyrettiğiniz için teşekkür ederim" demiş. Bu fıkra değildir, gerçektir. Hadi bunlar Meksika köylüsü... Bir de Türk şehirlisi var.
Hani beyaz olanlar (biz siyahız ya), çağdaş, laik, okumuş, aydın, falan filan. (Biz kasap çıraklığından gelmeyiz.) Bunların vekilleri de mecliste CHP sıralarında... O saçmasapan "Atatürk'ün resmini duvardan indirme" meselesinin tartışıldığı günlerdi... Ne kadar Atatürkçü olduklarını göstermek için grup toplantısına "Atatürk'e benzer bir adamcağız" getirdiler, en ön sıraya oturttular, Kılıçdaroğlu konuşurken resmini çekip dağıttılar. Atatürk kalkmış, yirmili ve otuzlu yıllarda yaptığı gibi CHP meclis grubu toplantısına katılmıştı. Oyumu CHP'ye verecek olsaydım bile sırf bu saçmalık yüzünden vermezdim!
Atatürk'ün bir gün yattığı yerden kalkıp yeniden Samsun'a gideceğini, oradan Ankara'ya geçeceğini (herhalde Sivas ve Erzurum üzerinden) ve elbette "Tayyip'e" de özledikleri tavrı koyacağını düşünen dangalak çoktur bu memlekette... Gülmeyin, vallahi çoktur. Sorsan, utanmadan "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" diyeceklerdir. Sonra hemen Atatürk'e Türkçe öğretmeye kalkıp "en gerçek yol gösterici bilimdir" diye de düzelteceklerdir.
Atatürk'e benzeyen böyle birçok adam var, biri tiyatro oyuncusu, biri de elektrikçi. Geçenlerde sokağa çıkmış, galiba tiyatrocu olanı.
Sarılıp ağlamaya başlamışlar. "İşte geldi sonunda" diyenler olmuş. Kimisi de "kurtar bizi paşam" demiş... Eh, tiyatrocu belki kurtarabilir, elektrikçi olsaydı yanmıştınız. Eskiden, 19 Mayıs'larda, Atatürk'ün çerçeveli portresini Şişli'den bir arabaya koyarlar (1919 model araba bulunamadığı için 1965 model Chevrolet Impala), âlâ-yı vâlâ ile Dolmabahçe'ye götürürlerdi... Fakat Atatürk'ün Şişli'den Dolmabahçe'ye Harbiye-Taksim üzerinden mi, Osmanbey-Maçka üzerinden mi, yoksa Mecidiyeköy-Zincirlikuyu-Beşiktaş üzerinden mi gittiğini değerli Kemalist tarihçilerimiz bir türlü açıklığa kavuşturamamışlardı... Sonra, bir tiyatro sahnesinde "kutlu doğum" yapanlar, bebek Atatürk'ü Zübeyde Hanım'ı oynayan bayan arkadaşın bacakları arasından çıkarıp seyirciye tutanlar da görüldü... Bu son zavallılık hepsini aşıyor. Meksika köylüsünden bir farkınız olmalıydı.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kelimelere dans ettirme becerisine sahip Ahmet Altan, Türkiye'nin kurtuluşunun, ancak, "darbe" ve "iç savaş" gibi büyük bir altüst oluşla mümkün olabileceğini söylüyordu. Kardeşi de (ikinci cumhuriyetçi, liberal ve darbe karşıtı geçinen Mehmet Altan da) zaman zaman "benzeri düşünceleri" dile getirdi. Doğrudan "darbe"yi ima etmedi ama "iç savaşın kanlı cehennemini" önerdi. Mesele Erdoğan'dan kurtulmaksa, en ehven yolun bir iç savaş olduğunu ima eden, hatta bunu özendiren yazılar yazdı. Başka?

Bizi sürekli "militarizmlerin" yaydığı tehlikelere karşı uyaran karşılaştırmalı edebiyat uzmanı Profesör Murat Belge de, "Bir darbeyi istemem ama..." şerhini düşerek, en ehven yolun darbe olabileceğini düşünmemizi sağlayacak çıkışlar yaptı. Murat Belge'nin ötekilerden farkı şu: Darbeyi hiç istemiyor... Temenni etmiyor... Ama "güvence" olarak görüyor. Neyin güvencesi? "Şeriat devleti tehlikesi"nin güvencesi... Laikliğin tehlikede olduğunu düşünenlere de sürekli bunu hatırlatıyor: "Ordu izin vermez..." Bitmedi...

Murat Belge'nin "temenni etmem ama" ifadesiyle kararttığı en önemli düşüncesi de (dileği de) şu: "27 Mayıs benzeri bir müdahale olabilir..." Önce "olabilir", sonra "Erdoğan otoriterleşmesini sürdürürse böyle bir müdahale kaçınılmaz olarak gündeme gelebilir..." Bu arada bir "özel bilgi"yi paylaşayım: Darbeyi hiç temenni etmeyen Murat Belge, Erdoğan ismini duyduğunda hafakanlar geçiriyor. Öğrencileri, "Çıldırmış durumda" diyorlar, "Murat hocayı hiç böyle görmedik. Erdoğan'ı assalar bile içi soğumayacak..."

İçi soğumayan, soğumayacak darbe karşıtlarından biri de, Murat Belge'nin çok değer verdiği bir isim: Birikim dergisinin entelektüel genel yayın yönetmeni Ömer Laçiner... Laçiner, 7 Haziran seçiminden önce, paralel cenahın televizyon kanalına çıkmış, "Erdoğan'ın, yasa dışı yollarla da olsa, mutlaka indirilmesi gerektiğini" söylemişti. Bunları neredeyse ezberlediniz... Daha önce, bu köşede, teferruatıyla paylaşmıştım. En taze örnek, Wolfowitz'in arkadaşı olmakla övünen Cengiz Çandar'dan geldi. Cizre'yi, Rus birliklerinin harabeye çevirdiği Dresden'e benzeten ve "Bu görüntülerin sorumlularının sadece 'sandıkta mı hesap vereceğini' zannediyorsunuz?" diyerek işi tehdide döken Cengiz Çandar, ötekiler gibi kıvırmıyor. "Bodoslamadan" dalıyor ve darbe dışında bir seçenek kalmadığını (artık bu yola girmiş bulunduğumuzu) söylüyor.

Beyleri dinlediniz... Erdoğan'dan kurtulmak için "darbe" dışında bir yol görünmediğini söylüyorlar. Problem, her şeye rağmen özerk konumunu koruyan TSK'nın, kendisinden beklenen rolü "şu sıra" oynamak istememesi. Darbe isteyen beylerin dert ettiği en önemli konu "şu sıra" bu!

Ahmet Kekeç/Star

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Paraleller. PKK'lılar. Türkiye'nin son döneminin meşhur kalkınma karşıtı kalkışmacıları! Her üçü de yalan yanlış bilgi kırıntıları üzerinden siyasal alan devşirmeye çalıştılar. Hâlâ da çalışıyorlar. Düzenledikleri siyasal kampanyaların ortak özelliği, yalan üzerine siyasal hikmet bina etmeye çalışmak. Dikkat edin, bu üç kirli yapının cürümlerinden hiç bahsetmiyorum. Terör, kanlı eylemler, casusluk, meşru hükümete darbe yapmaya kalkmak, vandalizm...
Listeyi uzatmak mümkün. Benim derdim bu üç yapının kendilerini sunma biçimlerine dikkat çekmek. Bugün paralel devlet yapılanması da, Geziciler de, PKK militanları ve sempatizanları da aynı söylem haritası içinden konuşuyor. Bunun en önemli nedeni her üçünün de gerçeklikle ilişkisi olmayan unsurları gerçekmiş gibi pazarlamaları ve bu gerçek dışı detaylardan hareketle politik söylem üretmeleri. Şöyle de bir durum var. Bu şer şebekelerinin yaşadıkları siyasal sıkışma derinleştikçe ürettikleri manipülasyonlar aceleye gelmeye, ürettikleri yalanlar giderek daha pornografikleşmeye başlıyor. Teröre karşı sürdürülen operasyonları Geziciler de, paraleller de PKK'lılar da aynı şekilde sunuyor. Örneğin PKK'nın yaptığı bir infaz devletin güvenlik güçleri tarafından yapılmış gibi gösteriliyor.
PKK'nın, HDP'li belediyelerin yardımıyla asfaltlara, rögar kapaklarının altına döşediği patlayıcıların patlaması sonucu yerle bir olan sokak görüntüleri "devlet Güneydoğu'da soykırım yapıyor" diye ambalajlanıyor. PKK ve bileşenlerinin yeni kalkışma çağrılarına ilişkin haberlere bir bakın Allah aşkına. Geziciler de, paraleller de, PKK'lılar da aynı şekilde veriyor bu haberleri. Olmayana oldu diyorlar. Olanı çarpıtıyorlar. Bir başka örnek de Anayasa Mahkemesi kararı sonrası Cumhurbaşkanı'nın yaptığı açıklamalara ilişkin haberler. Cumhurbaşkanı'nı diktatör gibi gösterme çabası çerçevesinde, ona söylemediğini söyleten, söylediğini bambaşka yönlere çekenler var.
Cumhurbaşkanı AYM'nin bir bireysel başvuru dosyasına ilişkin kararına değil de, bir anayasa maddesi iptaline ilişkin bir kararına tepki veriyor gibi gösterildi.
AK Parti cenahından bazıları da bu yalan dolan haberlerin gazına gelip açıklamalar yaptı.
Bir de fırsat bu fırsat deyip Cumhurbaşkanı'nı bu açıklamaları dolayısıyla ABD'ye kınatmaya kalkanlar oldu. Şöyle bir haber başlığı gördüm mesela. "ABD'den Dündar ve Gül'e destek, Erdoğan'a'karara uy' çağrısı."
Bu haber, paralel devlet yapılanmasının yeni yayın organı Cumhuriyet'te çıktı. Bu başlığa göre ABD, Türkiye Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan'a "Anayasa Mahkemesi'nin kararına uy" çağrısı yapmış. Oysa habere konu olan ABD dışişleri sözcüsünün konuşmasında Erdoğan'a hiçbir atıf yok. Ajanlığı gazetecilik, terörü halk isyanı, darbeyi çevre hassasiyeti diye yutturmaya çalışanlardan neler beklenmez ki...

Fahrettin Altun/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mesela yargının "terör örgütü" ilan ettiği bir yapını ve onun liderinin hiçbir şey olmamış gibi doğrudan Türkiye'de televizyon açması, gazete çıkarması yasal olabilir mi? Ya da bir gazeteci hakkında casusluk suçlamasıyla soruşturma başlatılması mutlaka "basın özgürlüğünün" ihlali mi sayılır?

Bu sorulara hiç girmeden yapılacak olan "ifade özgürlüğü" tartışmalarının propaganda olmaktan ileri gitmeyeceği açık. Bir yapılanma "terör örgütü" ilan edilmiş ve lideri hakkında yakalama kararı çıkarılmışsa, bu örgütün faaliyetleri de haliyle yasak kapsamına girer. Kendi ülkesine karşı ihanetten soruşturulan bir örgüt liderinin çıkardığı günlük bir gazeteye müdahale edilmemesi herhalde beklenemez. Bir terör örgütünün gazete çıkarması o örgütü "basın özgürlüğü"nün koruması altına almayacağı gibi, o yayın kuruluşuna ilişkin devletin geliştirdiği tasarruflar da "ifade özgürlüğünün engellenmesi" olarak değerlendirilemez.

Zaman gazetesine kayyum atanması, uzun süredir devam eden bir tutarsızlığın giderilmesine dönük bir adım olması anlamında yerinde bir karardır. Yargının "terör örgütü" ilan ettiği, "casusluk" soruşturmasına konu olan bir örgütün kalkıp günlük gazete çıkarması veya televizyon yayınında bulunması zaten büyük bir tutarsızlıktı. Bu çelişki, "kayyum" kararıyla geç de olsa düzeltiliyor.

Aynı tutarsızlık PKK'nın yayın organları için de geçerli. Canlı bomba saldırılarıyla askeri, polisi, sivilleri katleden bu örgüt, ülkenin göbeğinde yayın yapan bir televizyona sahip. Terör örgütünün televizyonu olur mu? "Bu çağda elbette olur, bu engellenemez" diyenler çıkacaktır muhakkak; ama terör örgütünün hedefi olan bir ülke, bu faaliyetlere asla izin vermez. Fakat bizde işler hâlâ böyle yürümüyor; hükümetler "basın ve ifade özgürlüğü" üzerinden gelecek iç ve dış baskıları göğüsleyemedikleri için bu tür silahsız terör faaliyetlerine maalesef göz yumabiliyor.

Hiçbir hukuk düzeninde "Basın ve ifade özgürlüğü" terör örgütlerini koruyan bir şemsiye işlevi görmez, görmemeli. Terör örgütleriyle bağlantıları tespit edilen siyasi partiler, kişiler veya yayın kuruluşlarıyla ilgili olarak Batı'da ne yapılıyorsa, burada da aynısı yapılmalı. Fazlası değil!

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yine 21 Şubat 2016'da Adalet Bakanı Rifi, Hizbullah'ın devlet içinde "mini-devlet kurduğu ve Arap ülkeleriyle ilişkileri bozduğu" gerekçesiyle istifa etmişti. Bunlara, 14 Mart Koalisyonu'nun Hizbullah'ı Suriye'den çekilmesi yönünde uyarmasını ve Suud'a yakın Said Hariri'nin 5 yıl sonra ülkeye geri dönmesini ekleyebiliriz. En son KİK kararı da gerginliği yeni bir safhaya taşıdı. Hizbullah lideri Nasrallah, Lübnan, Suriye ve Irak'ta "bombalı saldırılardan" ve Yemen'deki "katliamdan" S. Arabistan'ı mesul tutan bir açıklama yaptı. Suud'un, ülkesinde istikrarsızlık yaratarak Hizbullah'a desteği zayıflatmayı amaçladığını öne sürdü. Bütün bu gelişmeler Lübnan'daki Suud- İran rekabetinin ülkeyi ciddi bir siyasi bunalıma sürüklediğinin göstergeleri.
Arap isyanlarında Müslüman Kardeşler'i tasfiye etmeyi öncelemesi sebebiyle dört Arap başkentini (Şam, Sana, Bağdat ve Beyrut) İran'a kaybeden S. Arabistan nüfuzunu geri kazanmaya çalışıyor. Aslında Lübnan'daki Suud -İran rekabetinin kökleri Arap isyanları öncesi döneme gider. 2005'te Başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesinden sonra Lübnan siyaseti İran- Suriye yanlısı 8 Mart Koalisyonu ile Körfez'e yakın 14 Mart Koalisyonu arasında bölünmüştü. Ancak İran'ın Şiici yayılması ve Hizbullah'ın Suriye iç savaşına aktif müdahalesi bu iki bloğun ilişkisini daha da gerilimli hale getirdi. Mervan Bişara'nın işaret ettiği gibi, bu kez kutuplaşmanın sebebi, Suriye'nin Lübnan siyasetine müdahalesi değil Hizbullah'ın Esed ve İran yanında Suriye'de savaşması. Soru şu: KİK'in kararı ve Suud'un artan ekonomik baskısı Lübnan hükümetini Hizbullah'ı sınırlandırmaya itebilir mi?
Buna ihtimal vermek çok zor. Zira Hizbullah, Suriye iç savaşında İslam dünyasındaki itibarını düşürme pahasına kritik bir tercihte bulundu. Şiici bir siyasete yönelmesini "İsrail'e direniş hattını tutmakla" meşrulaştıran İran'ın ve Esed'in yanında tüm gücüyle yer aldı. Hatta bir zamanların en popüler "mücahidi" Hasan Nasrallah, "tekfir" edilen bir konuma düştü.
14 Mart Koalisyonu da Esed rejiminin kaderi ile bu kadar özdeşleşen Hizbullah'ın Beyrut'taki iktidar oyununu bozacak kadar güçlü görünmüyor. Bunun anlamı siyasi türbülansın büyümesi demek.
Suud'un ekonomik baskısı Lübnan'daki cumhurbaşkanlığı krizine başbakanlık sorununu da ekleyebilir. Merkez bankası rezervinden yurtdışındaki işçilerden gelen dövizlere kadar Lübnan ekonomisi, Körfez ülkelerinin doğrudan etkisi altında. 1 milyonu aşkın Suriyeli mültecinin bulunduğu Lübnan mezhep çatışmasına ve vekalet savaşına doğru sürükleniyor. Suriye iç savaşı sona ermedikçe bölgesel ateş başka ülkelere sıçramaya devam edecek vesselam.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhalefet partileri umudunu AK Parti çevresinde yaşanan iç gerginliğe bağlamış ama oradan bir şey çıkmayacağını onlar da biliyor. Her şeye rağmen AK Parti, kendisini dönüştürmeyi bilen, yeni koşullara adapte olmayı başaran bir parti. Şu sıralarda medyanın deşmeye çalıştığı, patlamasını istediği parti içi kavganın sosyolojik zemini de yok. Çünkü arkasında hâlâ sistemin mağdur ettiği güçlü bir sosyolojik taban var ve hâlâ değişimi savunan tek parti o.
Ama muhalefet partileri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Türkiye demokrasisinin temel sorunu da bu. CHP ve MHP'nin durumuna bakın. Her iki parti de yeni toplumsal kesimlere seslenemedikleri gibi, oy aldıkları kitleyi bile tatmin edemiyor. Statükoyu korumaya kalkmanın sonucu bu. Eskiyi koruyan yeniyi kuramıyor. Bu yüzden kavga daha çok bu iki partinin içinde yaşanıyor.
Nereye savrulacaklarını, nasıl bir iç kavga yaşayacaklarını kimse kestiremiyor. CHP'deDeniz Baykal eleştirilerini sürdürüyor. Aslında o eleştiriler bir anlamda CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu için can simidi oldu. Çünkü birkaç koldan Kılıçdaroğlu'na yönelik ciddi bir muhalefetin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Fikri Sağlar'dan İlhan Cihaner'e, Battal İlgezdi'den Aykut Erdoğdu'ya, çok sayıda isim kurultay sonrası "Bu böyle gitmez" diyerek bayrak açmaya hazırlanıyordu. Ancak Baykal devreye girince, bu isimler geri adım atmak zorunda kalıp sustular. Bu sessizliğin uzun süreceğini sanmıyorum.
Benzer bir şey Gürel Tekin'in çıkışıyla da yaşandı. Tekin, kurultayda kendisine 4 kişinin operasyon yaptığını, yapanların kimler olduğunu bildiğini söyledi ama arkası gelmedi. Daha doğrusu kamuoyuna şöyle bir vaatte bulundu: "Genel başkanımız çağırırsa bunları söylerim. Çağırmazsa ben açıklarım." Aradan bir hayli zaman geçti, ne Kılıçdaroğlu çağırdı ne de Tekin bir açıklama yaptı. Her iki halde de CHP içi arayış sürüyor ve CHP'de müthiş bir gerilim birikiyor. Muhalefetin MHP kanadında ise aylardır oyun içinde oyun kurgulanıyor. Bir süre önce yazdım, MHP ağırlıkla cemaatin kuşatması altında. Bir taşla birkaç kuşun vurulması hedefleniyor. Daha önemlisi, MHP üzerinden Türkiye'ye tuzak kurulmak isteniyor.
Gelelim, muhalefetin en güçlü olması gereken ama en zayıf partisi HDP'ye... İradesini Kandil'e ipotek eden HDP, yüzde 13'lük tarihi seçim başarısını heba ettiği gibi, üzerinde siyaset yaptığı sosyolojiyi de kaybetmekle yüz yüze. Bölgeyi Suriyeleştirmek isteyen Kandil'e biat eden HDP'nin bu siyasetine sadece Kürt toplumunun orta sınıfı değil, yoksul kesimleri ve partiye "tarikat" mantığıyla bağlı olan siyaset sınıfı bile içten içe karşı çıkıp isyan ediyor.
Böylece HDP, küresel desteğe rağmen dünya ölçeğinde meşruiyetini yitirirken üzerinde siyaset yaptığı Kürt sosyolojisiyle de "duygusal kopuş" yaşıyor. Değişimin öncüsü olması gereken bir parti için bundan daha hazin ne olabilir? Türkiye demokrasisinin asıl sorunu, muhalefetin içinde bulunduğu bu kritik durum. Bu da gidişatın iyi olmadığı anlamına geliyor. Fal bakmaya gerek yok, en fazla üç vakte kadar, üç parti de dipten gelen dalgalarla sarsılacak görünüyor. Bu sarsıntıdan olumlu bir sonuç çıkması, sadece demokrasi adına değil, Türkiye adına sevindirici olur.

Mahmut Övür/Sabah

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Abdullah Gül ile 12 Yıl' kitabının yazarı, eski danışman Ahmet Sever'in T24'te yayınlanan yazısını görünce bir ağabeyimle birkaç yıl önceki bir sohbetimizi hatırladım ister istemez. Adı bende mahfuz bir ağabeyim, zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ziyaretine gitmişti. Ziyaret esnasında bir ara çok duygusal bir an yaşanmış, Abdullah Gül 'görüyorsunuz değil mi, şükürler olsun Çankaya'da artık Büyükdoğu fikrinin bir talebesi oturuyor' demişti. Ağabeyim bana bunu böylece anlatınca ister istemez şunu sordum: 'İyi de abi, Çankaya'da artık Büyükdoğu var da biz niçin Üstad'ın yanında Osman Yüksel Serdengeçti'yi değil de Behçet Kemal Çağlar'ı görüyoruz hep?'

Ağabeyim, acı acı gülümsemişti: 'Oğlum bilmiyor musun, bazı büyüklerimiz bizim omzumuzu pışpışlayıp Behçet Kemal'lerle iş tutmaya bayılırlar.' Ahmet Sever'in mezkur yazısına dönelim. Beyefendi, kitabı ve Can Dündar'a yazdığı mektup sonrasında kendisine küfür ve hakaret içeren tweetler gelmesinden hareketle mevcut iktidara verip veriştiriyor. Bu ahlaksızlığın tek suçlusunun mevcut iktidar olduğunu savunuyor. Tabii, iktidarı destekleyen bütün insanlara da verip veriştirerek…

Misal, şöyle diyor: 'Türkiye sizin döneminizde ahlaken çöküyor, hala farkında değil misiniz?' İşte ben buna bayılıyorum yahu. 12 yıl iktidarın en güçlü danışmanlarından biri zat-ı şahaneleri değilmiş gibi, söz konusu ettiği 'ahlaki çöküş' olup biterken devletlileri iş başında değilmiş gibi kenara çekilip iktidara parmak sallayarak 'hepsini siz yaptınız' diyor. 'Yahu, Cumhurbaşkanı'nın en yakınındaki adamdın. Pek çok kararda etkili olduğun devlet sırrı değil. Madem bir ahlaki çöküş sezdin. Madem bir çürüme fark ettin. Bu 12 yıl boyunca bu çöküşe, bu çürümeye dur demek için aktif sorumluluk alsaydın ya' diyemiyorsunuz kendilerine. Diyemiyosunuz, zira 'her durumda haklı tipik bir Cihangirli' o. (Yeri gelmişken bu 'Cihangirli' tanımının İstanbul'un Cihangir Semtinde oturmakla ilgisinin olmadığını, bir sosyolojik katmanı, hatta bir zihin yapısını imlediğini söyleyeyim de Cihangir'de oturan dostlar alınmasınlar artık bu tanıma.)

Ahmet Sever'in yazısından bir bölüm daha okuyalım: 'Tetikçilerinizi okudukça keyifleniyor musunuz? Artık edepsizlikten mi medet umuyorsunuz? Medar-ı iftiharınız "Yeni Türkiye'nin" özlemini duyduğunuz gençliği bu mu? Yapılan bunca tehdit, şantaj, hakaret, küfür, iğrençlik ve terbiyesizlik hiç mi vicdanınızı sızlatmıyor? Hiç mi rahatsızlık duymuyorsunuz? Siz neye dönüştünüz böyle?'
Ahmet Sever'e bir tam gün boyunca benim twitter hesabımı takip etmesini öneririm. Küfür ve hakaret bilgisi gelişir. Her gün onlarca analı avratlı, bacılı kızlı küfür yiyorum. HDP'lisi var, paraleli var, CHP'lisi var, sosyalisti var. Küfür ve hakarete bir yöntem olarak başvurmaktan hiç çekinmeyen bu güruha bakarak belki de Kılıçdaroğlu'na, Demirtaş'a, hatta Marks'a falan çemkirmeyi düşünebilir zat-ı şahaneleri.

Hadi beni geçtik. En nihayet 40 yaşında kalın kafalı bir adamım. Ankara'nın Etlik Garajlarında büyüdüğüm için de sinli kaflı literatüre hakimim, nasıl cevap verileceğini de bilirim. Burada Abdullah Gül'e de bir çift sözümüz olsun: 'Sayın Cumhurbaşkanım. Sizin gibi politik kalibresi yüksek, insan ilişkileri gelişmiş, öngörülerine güvendiğimiz bir büyüğümüz nasıl oldu da bulduğu her fırsatta bu ülkenin ana omurgasına hakaret etmeyi görev bilen, oylarıyla sizi o makama getiren insanlara çemkirmekten hoşlanan bir Cihangirliye 12 yıl boyunca tahammül etti? Büyükdoğu'nun talebesi olmak, her daim memleketin ana omurgasının yanında olmayı gerektirmez mi? Yediği iki gram küfür ve hakaret yüzünden sizin de içinde bulunduğu 'biz'i topyekûn aşağılamayı marifet sayan bu adama bir çift sözünüzü bekliyoruz. Çok şey mi bekliyoruz?'

İsmail Kılıçarslan/Yeni Şafak