Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

CHP'nin "Tek Parti" olduğu, Hıristiyan ve Yahudi azınlıklar dışındaki tüm vatandaşların Türk kabul edildiği, siyasal ve toplumsal düzenin "Takriri Sükûn Kanunu" ile sağlandığı bir kurucu ayarlar düzenine dönmek ne kadar mümkündür bilemiyorum... Düşünün ki artık bilgisayarlar bile kurucu ayarlara geri döndürülemiyor. Sürekli yeni programlarla daha işlevsel hale getiriliyorlar. Değişen dünya ve yurt koşullarını hesaba almadan, bir toplumu 1920'lerin ayarlarına nasıl döndürebilirsiniz ki? Mesela "Kurucu ayarlar"ın düzenlendiği dönemdeki dünya siyasetinin ve uluslararası ilişkilerin tabu kavramı "Devletlerin iç işlerine karışılmaması" değil miydi? Büyük ve küçükdevletlerin birlikte bulunmak zorunda olmasından kaynaklanan zorluklar, devletlerinbirbirinin iç işlerine karışmaması ilkesine bağlayarak aşılmaya çalışılırdı o dönemde. Bir düşünün... Bugün hangi önemli sorunumuzu "Bu bizim iç işimizdir" diyerek, dış dünyanın gözetiminden ve hatta müdahalesinden uzakta tutabiliriz? Suriyeli sığınmacıların durumunu mu, Fırat ve Dicle'nin sularını mı, "Kürt realitesi"ni mi, Boğazlarımızın savaşta ve barışta kullanım biçimini mi, Heybeliada Ruhban Okulu'nu mu, Patrikhane'nin hukuki statüsünü mü?
Şimdi ulus devletleri yönetenlerden uluslararası camia iki şey bekliyor.
- Uluslararası ilişkilerde barışı gözeten kurallara uyulması..
- Ulus devleti yönetenlerin kendi halklarına karşı hukuk ve insan haklarına saygılı yaklaşmaları...
Bu gerçekler açısından olaylara yaklaştığınızda artık hiçbir devletin sınırsız egemenliği ve hiçbir ülkenin dünya karşısında "Bu benim iç işimdir" diyecek durumu kalmamıştır. Yani "Ben kurucu ayarlarıma döndüm" deseniz de, kimse bunu kabul etmez ki. Jakoben laikçi askeri darbelerin doğal karşılandığı, Kürtçenin yasak olduğu bir kurucu ayarlar dönemi bugünün dünyasında kabul edilebilir mi ki? Eğer kurucu ayarlar dönemi ile söz edilen şey "Tam bağımsızlık" ise şu anda izlediğimiz siyasetle "Biz bir müstemleke ve Amerikan kuklası bir ülke değiliz" söyleminin tüm dünyaya duyurulduğunu inkâr edebilir miyiz?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bekliyorduk, Ermeni lider Sarkisyan bizi yanıltmadı. Dönemin Karabağ kuvvetleri komutanı Hocalı Soykırımı'ndaki parmak izleriyle boş yere o makamda oturmuyor, gerektiğinde yakın mesai arkadaşı Putin'den gelecek talimatları bekliyor, "saldır" dedi, saldırdı, aldı cevabını... Suriye macerası sonrası Putin'in iki yeni hedefinden birini harekete geçirdi, diğeri, Transdinyester sorunu bahanesiyle Moldova'da çatışma çıkarıp gerginliği biraz daha Doğu Avrupa'ya, NATO'nun içine taşımak, onu da biliyoruz...

Ermenistan medyası ve siyasileri "büyük savaş tamtamları" çalarken Bakü ve Ankara'daki kendine güvenli sakin duruş, iki başkentin bu hamleye hazırlıklı olduklarını gösteriyor. Obama'nın berbat politikası nedeniyle kendinde eski Sovyet coğrafyasına dönüş cesareti bulan Putin'e, Kafkasya'da geniş manevra alanı açmaya niyetli değiller. Erdoğan'ın ilk açıklamasında 1992'den bu yana hiç bir işe yaramamış AGİT-Minsk Grubu eşbaşkanları ABD, Fransa ve Rusya'yı göreve çağırması bunun işareti.

Rusya-ABD mutabakatı ise Türkiye'yi Suriye'de de görüldüğü gibi, "küresel bir soruna tek taraflı kararla müdahale eden" ülke haline getirmeye çalışıyor. Maksat belli, hazırlıklı olmadığımız bir askeri hesaplaşmaya çekip, hırpalamak istiyorlar, bunu yapmayacağız... Bu denklemde PKK-PYD ne ise Ermenistan'ın da o olduğunun farkındayız, geçiniz...

Büyük bir fakirlik ve bölgesel dışlanmışlık yaşayan Ermeni halkı için üzgünüm, çünkü, önemsedikleri diasporaları ve yöneticileri, kendilerine ihanet ediyor!.. Sırplar gibi, milliyetçiliklerini "Türk düşmanlığına" dayandıran bir ulus olarak kendi hezimetlerini hazırlıyorlar, bu tarihi bir yanlış. Milliyetçiliği, başka uluslara saygı zeminine taşıyıp, komşularının topraklarını işgal etme sevdasından vaz geçmeleri gerekiyor.

Kağıt üstünde baksalar, Azerbaycan ordusunun son 10 yılda geldiği üst seviye ile yaptıklarının sürdürülebilir olmadığını fark edecekler. Bu politikayla, iki güçlü Türk devletinin ortasında ABD ve Fransa'daki diaspora ile Rusya'nın ulusal stratejilerinin ileri karakolu seviyesine düştüklerini de anlayacaklar... Önemsedikleri o işgali, Rusya'nın askeri gücünün, ABD ve Fransa'nın diplomatik desteğinin ayakta tuttuğunu da görecekler... PKK gibi emperyalizmin gönüllü işbirlikçisi olmak, bu yolda gençlerini cepheye sürmek utanç yüklü bir hatadır. Yazdıklarım, samimi bir "komşu" uyarısıdır...

Ardan Zentürk/Star

  • 3
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Araştırma şirketi Konda'nın genel müdürü Bekir Ağırdır, "kaçınızın yönetim kurulundabaşörtülü kadın var" demiş. Kadın Platformu Zirvesi'nde bunu işadamlarına söylüyor. "Girme ihtimali dahi yoktur" demiş. Yoktur. Eskiden bırakın yönetim kurulunu, ancak şirketin "abdesthanesinde" çalışabilirdi! Şimdilerde kibarlık olsun diye "lavabo" diyorlar. "Beyaz Türk" tabir edilen vatandaş, eskiden başı örtülü kadına ancak "annesi ya da anneannesi" olarak tahammül edebilirdi... Onlara da "cahildirler ama ne yapalım, severiz" gözüyle bakardı. Beyaz Türk'ün eşi de, bütün Batılılaşma çabalarına rağmen ne yapsa bir türlü eritemediği iri kalçasıyla, sokakta gördüğü çarşaflı kadına saldırıp çarşafını yırtardı. Özellikle bürokrat hanımları bunu görev bellemişlerdi. Saldırıya uğrayan kadın örtüsüne eskisinden daha büyük bir şevkle sığınıyor ama onlar bunu göremiyorlardı.
Beyaz Türk'ün basını da başı örtülü kadını "magazin malzemesi" olarak değerlendirir. "Hanımağa iki portakal satarak başladı, holding kurdu" gibi röportajlara konu eder.
Şimdi görünürde bir özgürlük ve demokrasi havası esiyor. Havaalanında bilet kontrolu yapan başı örtülü bir kızcağız gördükleri zaman hemen küfür etmiyorlar, "aaa, bunlar'modern' işler de yaparlarmış" diye şaşıp geçiyorlar. Başbakan eşinin, cumhurbaşkanı eşinin örtülü olmasına da alıştılar. Önce "şeriat geldi" sanmışlardı, baktılar ki on dört yıldır şeriatın geldiği meldiği yok.
"Bunlar bizi temsil etmiyor" dediler. Elbette sizi temsil etmiyorlar, halkı temsil ediyorlar! O hanımlar bunların kafalarındaki "first lady" kavramına uymuyor... Şuna Türkçe "hanımefendi" diyebilseler rahatlayacaklar ama bu ünvanın kullanılması da 21.06.1934 tarihli ve 2525 sayılı kanuna göre yasak ya...
Özgürlük ve demokrasi havası esiyor ama lafta... Şimdi başı örtülü kadına ancak "kamu kuruluşlarında" tahammül edebiliyorlar, o da "ne yapalım, buraları AKP ele geçirdi" diye göğüs geçirerek... Hiçbirinin yönetim kurulunda başı örtülü bir yönetici yoktur. Çünkü yönetici kadın dediğin bara gider, beyaz şarap içer, rejim yapar salata yer, erkeklerle sidik yarışında sigara da kullanır. Pipo içen bile görülmüştür.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

TÜRKİYE'DE birçok kesimde büyük bir Batı hayranlığı var. Bu hayranlık bazen Batı'nın entelektüel birikimine ilgi göstermeyi aşıp Batı blokundaki kimi ülkeleri kutsamaya ve her şey için bu ülkelerin bakışını ve duruşunu referans almaya dönüşüyor. Bazıları bir taraftan Türkiye hakkındaki seçilmiş ve/veya çarpıtılmış bilgiyi Batı'ya resmî ve sivil çevrelerle ilişkileri üzerinden taşıyor, diğer taraftan da bu bilgilere dayanan kasıtlı analizleri Türkiye'nin ne kadar hatalı ve yanlış yolda olduğunu göstermek için referans olarak kullanıyor.
Batı'nın tam neresi olduğu belirsiz. Bugünkü kuvvet dengesi içinde Batı'nın dünyanın geri kalan her yerine üstün olması da bu üstünlüğün ebediyen kalıcı olduğunu ve Batı'nın bir bütün olarak onaylanacak bir tarihe, birikime, duruşa sahip bulunduğunu kanıtlamaz. Bunu görmemek hastalıklı bir Batı hayranlığına sebep olabilir. Daha önce Kemalizm hakkındaki küçük kitabımda (Kemalizme Liberal Bakış, Liberte Yayınları) bunun yanlışlığına ve Batı'yı bir bütün olarak benimseme ve Batılılaşma çabalarının yanlışlığına işaret etmiştim...
Engizisyon, din savaşları ve katliamları, tebaanın dininin kralın din tercihi tarafından belirlenmesi Batı tarihinin parçası. Totaliter sistemlerin tüm türleri –dinî ve seküler versiyonlarıyla faşizm, ortodoks sosyalizm, nasyonal sosyalizm- Batı ürünü. Birleştirmeye değil ayrıştırmaya yarayan milliyetçilik, milliyetçiliğe dayalı tek tipleştirici ulus devlet, toplum mühendisliği, ırk ıslahını hedefleyen öjeniks de Batı'da şekillendi. Sömürgecilik, gözetleyici devlet de Batı'da doğdu. Şimdi Batı'da doğdu diye tüm bunları onaylayacak, hepsine sahip mi çıkacağız?
Kendimden biliyorum, liberaller uluslararası ilişkileri ve dünya arenasında devletlerin oyun ve entrikalarını gündemlerine almamaya yatkındır. Ülkelerindeki devletlerle ilgili sorgulamalar yapmayı haklı olarak çok sever fakat başka devletleri ihmâl ederler. Zaten uluslararası ilişkiler liberal teorinin en zayıf olduğu alan. Ancak, bu, dünyanın bir devletler dünyası olduğu, devletler arasında bir güç ve çıkar savaşı yaşandığı ve devletlerin bu savaş içinde her yol ve yönteme başvurduğu gerçeğini değiştirmiyor. Evet, komplo teorilerine prim vermeyelim, ama özellikle büyük devletlerin hep alenî davrandığına, meşru çizgide kaldığına, demokrasiye ve insan haklarına kayıtsız şartsız saygı gösterdiğine de safça inanmayalım. ABD dünyanın en güçlü devleti olarak meselâ Türkiye'de olan bitene kayıtsız kalıyor olabilir mi? Ülkedeki gelişmeleri istediği istikamette şekillendirmek için bir şeyler yapmıyor mudur? Nasıl oluyor da önemli bir müttefiki ile savaşa tutuşan totaliter kafalı bir din adamını kalabalık ekibiyle birlikte topraklarında barındırıyor? Ya Almanya? Almanya ile Türkiye arasında hiç çıkar ve güç çatışması yok mudur? Her gün 220 milyon insanın iletişimini ve yer bilgilerini takip ettiği, kaydettiği söylenen Alman gizli servisi BND Türkiye'yi takip etmiyor mudur? Türkiye'nin menfaatlerine zarar vermeyecek bir çizgide durması için türlü operasyonlar yapmıyor mudur?

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 5
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Brezilya ve Türkiye'ye yapılanlara ve bunların zamanlamasına baktığınızda dahi görüyorsunuz ki... Uslu durmazsak canımıza okumaya niyetli bir merkez var işte! Basbayağı bir üst akıl! Ve iki ülkeyi de tehdit ediyor. Türkiye'yi şiddet, parçalanma ve istikrarsızlıkla, Brezilya'yı ekonomik çöküş ve iç kargaşayla...
Brezilya'nın yanı başında bir Suriye yok! (Ama petrolü ve kamusal dev bir petrol şirketi var.) Ve Türkiye muazzam bir güç ve liderlikle bütün badirelere karşı direnirken Brezilyasarsılıyor. Bir başlangıç olarak geçen hafta çıkan Hilal Kaplan'ın "Bizimkisi bir faiz hikâyesi" ve Kayahan Uygur'un "Değişime direnen kirli senarist" yazılarına bakılmalı.

Hatırlayın... İki binlerin ilk on yılında açlık sınırındaki on milyon insanı orta sınıf çizgisine çekecek kadar büyük başarı gösteren Brezilya bizimle aynı aylarda bir tür Gezi olayları yaşadı. Bir daha da toparlanamadı. Şu sıralarda da bir tür 17 Aralık yaşıyor. Süper savcı Sergio Moro doğrudan Başkan Dilma Rousseff ve eski efsanevi Başkan Lula'yı içeri atacak operasyonlar peşinde. Başkan Dilma şimdi özerk ve süper yetkilerle donatılmış savcılıklar oluşturduğuna pişman. Eski bir komünist militan olmanın ruhuyla belki, bu yolla burjuvazinin kirliçamaşırlarını ortaya çıkartacağını sanıyordu. Şimdi burjuvazi süper savcı Moro'yu Başkan Dilma'nın üzerine sürüyor.
Dergiler "Başkan İtalya'ya kaçacak" diye kapaklar yapıyor. Dilma ise ölümüne direneceğini söylüyor. Tam bu noktada hafızanızı bir daha kurcalayın... İtalya'nın süper savcıları Cassano ve Di Pietro'nun paralel yapı marifetiyle defalarca Türkiye'ye getirilip röportajlar alındığını, Zekeriya Öz'ün parlatılarak hazırlandığı görevleri hatırlayın... Nerelerden geçtik, geçiyoruz. Yarın esas konuya geleceğim. Dünya beşten büyüktür ittifakına katılmanın Brezilya'ya kesilen cezasına...

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Adamın ismi bile sorundur. Mirac mı? Miraç mı? Mihraç mı? Mihrac mı? Yoksa Ali Kayalı mı? Örneğin, El-Cezire'nin öldürüldüğünü son dakika olarak geçtiği haberinin başlığı Mihrac iken haberin içinde Mirac vardır. PKK farklı kısaltmaları gibi biraz da bu… Tüm isimler, nasıl yazıldığından bağımsız olarak öldüyse lanetlerle anılacak, yaşıyorsa tüm versiyonlarıyla adına bela okutacak, elinde Türkiye ve Suriyeli masumların kanı bulunan, Reyhanlı katili ve Banyas kasabı, Suriye'de mezhepçiliğin vardığı en dip noktayı temsil eden bir caniye, bir savaş suçlusuna ait.
Öldü mü, yaşıyor mu? Bugünlerde en fazla sorulan soru bu. Ural'ın destekçilerinin, Lazkiye civarında mukim yabancı terörist savaşçılara sordukları sorular da Ural'dan nefret edenlerin lokum ve baklavalar eşliğinde teyit ettirmeye çalıştığı muamma da bu sorunun cevabını bulmaya yönelik. Mirac komutan öldü mü? Mirac nereye gömüldü? Her iki grup da resim istiyor, öldüğüne, yaşadığına veya gömüldüğüne dair. Dedim ya en çok ölenlerden birisi Mirac Ural. Yaşadığına inanmak isteyenler çıkıp şiir okuyacağı günü bekliyorlar çünkü 'Suriye Direnişi' adını verdikleri taşeron grubun 'yenilmez armada' olduğuna inanıyorlar. Öldüğüne inanmak isteyenler de ciddiyetsizliğiyle nam salmış Ural'ın birden çıkıp 'ölmedim ki…' diyebileceğini düşünüyorlar.
Muamma devam ediyor. Bu sefer öldüğüne dair işaretler aksinden daha kuvvetli. Kasım Süleymani sık sık selfie çekilse de bir sosyal medya kullanıcısı değil. Öldürüldüğünde kamuoyunun bunu anlaması uzun bir süre alabilir. Fakat Ural Facebook ve Twitter'da trollük yaptığından ve gün aşırı 'edebi' paylaşımlarda bulunup Sedat Peker'le bile atıştığından dolayı uzun süre 'durum güncellemesi' yapmama lüksüne sahip değil. Lazkiye'deki yabancı terörist savaşçılar da dahil olmak üzere Ural ekibinde derin bir sessizlik hatta kuvvetli bir arabesk ruh hali hakim. Son olarak Ural'ın çetesi 'Komutanımızla irtibatımız kayboldu' mesajını dünyanın en ciddi platformu olan Facebook'tan geçti. An itibarıyla tüm işaretler Ahrar'uş-Şam'ın yaptığı 'Lazkiye kırsalında toplantı sırasında öldürdük, kaldırıldığı hastanede ölümünü teyit ettirdik. Kardaha'da gizlice gömüldü' açıklamasının doğru olabileceğini gösteriyor.
Ölmesi veya yaşamasının sadece sembolik bir değeri var. Yani Suriye'ye dair stratejik kırılmalara sebep olacak bir durum değil. Mezhepçi bir motivasyonla savaşan lokal bir grup. Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren konu ise Ural'ın Reyhanlı saldırısının 1 numaralı faili olması, TC vatandaşlarını Suriye'de savaştırması ve Esed'in İskenderun'un Suriye'ye bağlanması rüyasında taşeronluk yapması. İlginçtir İskenderun'u Türkiye'den koparmaya çalışan bu gruba destek veren Kemalistler de var. Neyse, İskenderun'u Türkiye'den koparmak şiir okumaya benzemez. Fakat bu grubun Suriye'ye savaşmaya götürdüğü ve götürmeye çalıştığı TC vatandaşları ve Reyhanlı tarzı bir saldırının yinelenmemesi konusunda azami çaba sarf etmek lazım.

Ufuk Ulutaş/Akşam

  • 7
  • 19
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…