Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Dünya değişiyor. Yani Türkiye'nin meselesi dediğimiz her şey aynı zamanda dünyanın meselesi... Karışık mı oldu? Açmaya çalışayım. Dünyanın "küresel merkez"in tayin ettiği yönde değişmesi isteniyor. Fakat malum değişimin kaosa dönüşmemesi için kontrollü olması gerekiyor. O yüzden de... Çok kaba biçimde söylersek, çoktan yıpranmış neoliberal ekonomi politikalarının küçük düzeltmelerle yoluna devam etmesi... Çevre ülkelerin korku (planlı şiddet ve kaos) ve haz (dijital teknoloji, akıllı telefonlar, özgürlük illüzyonları ve sürekli pompalanan cinsel kimlik kayganlığı) politikaları yoluyla biçimlendirilmesi... Ama merkez ülkelerin de asla aşırı kutuplaşmaması (Ki Putin bu yola girince derhal çevreye/dışarı itilmeye başlandı) üzerine kurulu bir stratejik çerçevede değişim sürecek İstenen bu! Bunları okuyunca "hah, Haşmet de komplo teorici oldu" diyecek sersemlere, kurumsal stratejiler ile "komplo teorisi" denilen şeydeki komplonun bambaşka şeyler olduğunu anlatmakla uğraşamam! Kaldı ki, komplo aynı zamanda düzendir. Bir yerde düzen arıyorsanız, komplo da bulursunuz. Komplo teorisi ve paranoyak politika (sosyolojik dinamikleri dışarıda bırakma) bambaşka şeylerdir. Oysa şimdi bir tür sosyolojiden bahsedeceğim... Türkiye toplumu ve Tayyip Erdoğan neden 21. yüzyılı şekillendirmek isteyen güçlerirahatsız ediyor? Neden bu iki dinamiği (Türkiye ve Erdoğan'ı) ayrı değerlendiremeyiz?

Şundan... Dünyanın merkez ve büyük çevre ülkelerinde kitleler hızla depolitize ediliyor. Küresel güçlerin antidemokratik ihtiyacı ile modern demokrasilerin neoliberal veya sol intiharları bu noktada birleşti. Neden Brezilya'da jüristokratik darbe ve bizde 17-25 Aralık denemesi? Çünkü bu iki ülkenin liderleri siyasal "söz"lerini doğrudan kitlelerde "tecessüm" ettirebiliyorlar. Bu çok ama çok önemli. Küresel hesaplarla bu liderlerin esas uyumsuzlukları tam bu nokta işte! Kitleleri hâlâ ciddi biçimde düşünmeye ve sorgulamaya itebiliyorlar. Mesele (kabaca) budur.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ertuğrul Kürkçü'nün, Strazburg'da Türkçe cümle kurmayı tercih etmemesinde; "seçkinci" bir tavır varmış gibi gözükmüyor. Evet ama, nasıl ki Demirtaş, HDP ve PKK muhibbi çevreler Kürtlerin ezilmişliğinden, ideoloji tarafından hırpalanmışlığından bahsede bahsede Meclis'e gelip sonra da o eski ideolojinin arkaik birer enstrümanına dönüştüyse; güya sol damardan gelen Ertuğrul Kürkçü'nün de, bildiği İngilizceyi dindar kadroların yönettiği Türkiye'yi itibarsızlaştırmak için kullanan ağzı bozuk gezicilerden aman aman bir farkı bulunmuyor. Aynı eskiye özlem; aynı hazım sorunu…
HDP nasıl ki ezilen halkların değil, küresel aklın temsilcisi haline getirildiyse; Ertuğrul Kürkçü'nün de solculuğu uluslararası bir alanda yaşadığı ülkenin dilini kullanmaktan imtina edecek dereceye geriledi.
"Ne yani Ertuğrul Kürkçü, Türkçe yerine İngilizce cümleyi "elitistlik" taslamak için mi kurdu" sorusunu sorabilecek düz akıllılar için şunu söyleyebilirim; istemediği bir hükümeti dünyaya İngilizceyle şikayet etmek nasıl ki "ben ondan bilgili, donanımlı, eğitimliyim ama ülkeyi ben değil o yönetiyor, yardım edin" demenin bir yoluysa; Ertuğrul Kürkçü'nün İngilizce sorusu da bir açıdan "Türkiye karşısında benim yanımda durun, benim davamı haklı bulun" demenin bir biçimidir. Türkiye ile bir olmamanın ifadesidir.
Seçkincilik dünyanın en başından bu yana insanlığın başının belası… Bu yazıya oturma nedenim de aslında Gezicilerin ya da Ertuğrul Kürkçü'nün zayıf dili ya da tuhaf aksanı değildi. Bendeniz asıl olarak, giderek tersinden Kemalistlere benzemeye başlayan ve dil bilmeyi bilmeyenlere karşı bir üstünlük kıstası haline getirmeye başlayan İslamcıları yazmaya niyet etmiştim. Ve onlarda gördüğüm büyük zavallılığı...

Özlem Albayrak/Yeni Şafak

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Napolyon St. Helen adasında sürgünde ölürken acaba "Ben nerede hata yaptım" diyerek, geçmiş yaşamını gözden geçirmiş midir? Ya da Hitler Berlin'deki sığınakta intihar etmeden önce "En büyük hatam neydi" diye bir özeleştiri yapmış mıdır? Yaşayan, sorumluluk taşıyan ve henüz dönüşü olmayan noktayı geçmemiş durumdaki insanların, zaman zaman bu tür değerlendirmeler yapmaları, onların kötü kaderlerini değiştirebilir. Ama bazen bu konuda gecikmiş de olabilirler ve geçmişteki hatalarının farkına varsalar bile, artık iş işten geçmiştir.
Örneğin Pensilvanya'da yıllarını geçirmek zorunda kalan ve kendi ülkesinde bir mücrim konumuna düşen Fethullah Gülen, arada bir "Ben nerede hata yaptım" sorusuna cevap arıyor mudur? Bilmem Aziz Nesin'in "Zübük"ünü okudu mu? O kitabın başında "İt kağnıgölgesinde yürür, kağnının gölgesini kendi gölgesi sanırmış" diye bir özdeyiş vardır. Son döneme kadar her iktidarla ve derin devletle iyi geçinen bu "Cemaat" acaba AK Parti'nin oylarını kendi oyları mı zannetti de, iktidara darbe girişimleriyle el koymaya kalktı? Acaba bu yanılgı onlara Said Nursi'nin "Emirdağ Lahikası"ndaki uyarıları unutturdu mu?
Ya da Kandil'de üslendikleri bilinen PKK'nın karar vericileri, bunca can kaybından ve yenilgiden sonra "Nerede hata yaptık" diyorlar mıdır?
Kendilerine dış güçler tarafından verilen görev ve silahlar ile Irak ve Suriye'de IŞİD'e karşı mücadele etmek yerine, NATO üyesi ve güçlü demokratik bir ülkeyi teröre boğmak hesabı, herhalde doğru bir tercih değildi. Sonuçta hem kendilerine inanan genç insanlar öldü, hem de Türkiye'deki demokratik açılımın temel bir öğesi olan HDP, geniş kitlelerin gözünde PKK'nın uydusu görünüme düştü. Ama insanlar kendileriyle bu tür hesaplaşmaları yapmaktan genellikle kaçınırlar. Böylece "Kötü son" kaçınılmaz olur.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Devlet Bahçeli'ye karşı yürütülen muhalefete "bir kısım medyanın" desteği büyük. Hafta başı hemen Bahçeli'ye muhalif adaylar AK Parti'ye de muhalif gazetelerin sayfalarında ağırlanıyordu. Akşam yine TV kanallarında Bahçeli'nin muhalifleri röportajdaydı. "Ne var bunda" diyebilirsiniz. Bu normal de iktidara yakın medyada Bahçeli'nin tezlerine yakın yazılar çıkması neden tuhaf peki? 17-25 Aralık'tan beri iktidar partisinin tek başına bırakıldığı Paralel Yapı ile mücadelede devreye yeni bir siyasi aktör giriyor. İktidara yakın medyanın bunu önemsememesi düşünülebilir mi? Bahçeli'nin 17-25 Aralık'tan sonraki süreçte sırf AK Parti'ye vurmak için tıpkı CHP ve HDP gibi Paralel Yapı'ya yakın bir tavır sergileyen Bahçeli, sonunda tehlikenin farkına varmış. Evet tehlike kendi kapısını çaldığında ama olsun, bu da bir şey. Fakat "Bahçeli'ye destek atanlar, zarar veren asıl onlar" diyerek Bahçeli'yi iyice yalnızlaştırmanın sofistike yolunu bulduğunu düşünenler var. Mesele Bahçeli'yi muhaliflere yedirtmemek değil. Onu kendisi başaracak, başarabilirse. Önemli olan Paralel Yapı ile ilgili söyledikleri. Bugün onun söylediklerini yarın Kılıçdaroğlu söylerse ona da destek çıkan olur.

Halime Kökçe/Star

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

"Asmayacağız, yargılayacağız"dan başlayan, "Keleşlerimizi size çeviririz"le süren, "PKK sizi tükürüğünde boğar"a kadar uzayan bir 'kabadayılık' siyaset dilini teslim aldı. Kandil bile canlı bomba saldırılarına HDP'den önce mesafe aldı. Evet inandırıcı değildi ama yer yer dağdakinin, siyasi partiden daha 'sivil' kaldığı dönemler bile yaşadık. PKK, siyasete açılan alanı bombalarla, hendeklerle, mayınlarla doldurdu. Dağ ovaya inmedi, ova da dağa çevrildi.
Yetmedi, metropollerde iç savaş çıkartmak için canlı bombaları üzerimize saldı.
HDP de bu çatışma stratejisinin 'kolaylaştırıcısı' rolünü üstlendi. Hendek kazılan yerlere yürüyüşler düzenledi, camilere, okullara, hastanelere, ambulanslara saldıranları 'gençler darbeye direniyor' diyerek savundu. Her şey gözlerimizin önünde oldu. Kürtler, bir yıl içinde PKK baskısıyla evlerini terk etmek zorunda kaldı. 400.000'e yakın Kürt evsiz barksız kaldı, yurdundan oldu. 13 yaşındaki çocuğu mayınla, 75 yaşındaki dedeyi kafasına sıkarak öldürdü. PKK, Kürtlerin yaşama, çalışma, eğitim ve sağlık hizmetine ulaşma hakkını gasp etti. Barış için oy veren herkesin tüm iyi niyetlerini burnundan getirdi, âdeta kan kusturdu. Kürt meselesinin derdi olmadığını, alan hâkimiyeti hırslarına herkesi fedâ edeceğini kanıtladı. Ancak devlete gelince tüm eleştiri pençelerini kuşanan entelektüeller, hâlen devletten ve PKK'dan demokratikleşmesi gereken iki taraf olarak bahsetmekteler. Geçilen evrelerin hiçbiri olmamış gibi 2013 ayarlarıyla akıl vermeye devam etmekteler.
Bölge, son bir yılda inanılmaz bir sınav verdi. Halk, bu sınavda, bu entelektüellerin hepsinden daha çok devlete yakın durdu. Neden diye sormadan, mevcut durumu anlamak ve anlamlandırmak mümkün mü?
Peki, uluslararası konjonktürü hiç mi bu okumaya katmayacağız? İrlanda, Filipinler, Kolombiya örneklerini araştırırken, buradaki terör örgütlerinin hiçbiri ABD'den, AB'den ve Rusya'dan birlikte destek almışlar mı, bu da sorulmalı değil mi? Ya da IRA, MILF veya FARC üyeleri, uluslararası dergilerde kapaktan övülmüş mü? Bunlara da bakmak gerekli değil mi? PKK'nın Rojava'da alan hâkimiyetini pekiştirip Türkiye'ye genişletme stratejisini de mi sorgulamayacaksınız? Türkiye'de herhangi bir barış adımının tesisi için PKK ile askerî mücadeleyi zorunlu kılan öğelerin hiçbirine değinmeden, 'insanlar konuşa konuşa anlaşır' diye bir teorik çerçeve kurulur mu?

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

28 Şubat darbecilerinin başbakanlık koltuğuna oturttuğu Mesut Yılmaziçin dün uyarıda bulunmuş, "Darbeci generalleri kurtarayım derken, yalancı tanıklıktan kodese girme" hatırlatmasında bulunmuştum.. Hiç tınmamış suratsız Mesut.. Dünkü duruşmada, darbeci generalleri pir-ü pak ilan edip, Bir de utanmadan, merhum Necmettin Erbakan Hoca'mıza alçakça saldırmış.. Bu adam için "Suratsız" demek az.. Aynı zamanda "sahtekar"mış da..

Kumarbaz olduğunu, bu sebeple burnunun kırıldığını biliyorduk da.. Sahtekarlık yapacağını tahmin edememiştik.. "Nedir o sahtekarlık" diyeceksiniz.. Anlatayım.. Erbakan Hoca'nın 1994 mahalli seçimleri sonrasında.. Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlıklarını Refah Partisi'nin kazanmasının ardından.. Solcu azgınların "Kanımız pahasına yönetimi size vermeyeceğiz" fakslarını değişik yerlere çekmeleri üzerine "Millet karar verdi.. Adil düzene geçilecek. Ama şimdi bu geçişin 'kanlı mı, kansız mı olacağı' tartışılıyor" açıklaması vardı ya..

İşte o açıklamayı utanmaz Mesut çarpıtıp, dün şöyle demiş: "Bu söz açıkça iç savaş beyanıydı. Bence burada yargılanması gereken işte bu anlayıştır. Ordunun buna ilişkin rahatsızlığını ortaya koyması normaldir.'' Duruşmada bunları söylemiş.. Duruşma sonrasında gazeteciler sormuşlar, birazcık ifadesini düzelteceğine, sergilediği pisliğe, bir de tüy dikmiş.. "Kanlı mı kansız mı olacak" sözünün, Erbakan tarafından, Başbakan iken söylendiğini şu cümlesi ile iddia etmiş: "Bir başbakan tarafından söylendiği için de orduda büyük bir huzursuzluk yarattığını söyledim." Sahtekar, suratsız.. Erbakan Hoca o sözü, 1994 yılında söyledi. O tarihte başbakan değildi. 1995 milletvekili genel seçimleri de daha yapılmamıştı.. 1994'teki belediye seçimlerini Refah Partisi kazandığı halde, solakların "yönetimi devretmeyeceğiz" direnişi üzerine o söz söylenmişti.. "Kanlı" ifadesini ilk kullanan, Erbakan Hoca değil, sahtekar suratsız Mesut'un görmezden geldiği CHP'li azgınlardı!..

Erbakan Hoca'ya yapılan saygısızlığı affetmemiz mümkün değil.. Ama bir de.. Kızlarımıza yapılan başörtü zulmü var.. Kur'an kursuna gidenlerin engellenmesi var.. İmam hatip öğrencilerine üniversite kapılarının kapatılması var.. Bu yapılırken, hakettikleri puanların, ahlaksızca silinmesivar... Bu zulümlere uğrayanların sayısı, benim tahminime göre.. 2 milyona yakın bir kitledir..

Aynı acıyı yaşayan ailelerini de eklersek.. Toplamda 15 milyonluk bir insan topluluğu, o dönemdeki zulmü, bire bir ailelerinde yaşamış oldular.. Ya üniversiteye giderken başlarının açılması istendi,.. Ya imam hatip mezunu oldukları için, hakettikleri fakülteye kayıtlarını yapamadılar. Ya imam hatiplerin orta kısımları kapatıldığı için, çocuklarını bu okula gönderemediler. Ya da sınır konulduğu için, çocuklarına 15 yaşından önce Kur'an öğretemediler.. Mesut Yılmaz'ın başbakanlığı dönemindeki bu zulümler için, ne diyor suratsız kumarbaz?

Sen bu ifadeden sonra, emr-i Hak vaki olduğunda, cenazenin Müslüman mezarlığına mı, yoksa başka bir mezarlığa mı defnedilmesini istersin? Bu ülkenin üniversiteli kızlarına.. Sana hiçbir baskı yok iken.. Yasak getirdiysen.. Bunun sorumluluğunu kendin üstleniyorsan.. Artık hangi yüzle.. "Benim cenaze namazımı kılın" diyebilirsin?.. Hangi Karadenizli hemşehrin, senin cenaze namazına gelip, sana olan hakkını helal eder? Hangi Müslüman, senin bu itirafına rağmen.. Senin, "İmam hatip liselerinin orta kısımlarını hiçbir dayatma olmadan biz hür irademizle kapattık" demenden sonra.. Senin için "İyi bilirdik" şahadetinde bulunur? Söyler misin, utanmaz Mesut? Söyler misin, sahtekar kumarbaz!

Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Aa, olur mu öyle şey, hiç kaldırılır mı? Tamam da kardeşim, bu kanunu "karşıdevrimci Adnan Menderes" çıkarmamış mıydı iktidara geldiğinde?... Ayağının tozuyla da diyemeyiz, tarihi 31 Temmuz 1951, Menderes on dört aydır iktidara yerleşmiş... Bu Demokrat Parti ne biçim karşıdevrimcidir ki tutuyor Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun çıkarıyor? Ne yani, karşıdevrimin uygulamalarını mı savunuyorsunuz yoksa? Susarsınız değil mi hergeleler... Tamam, kaldırılmasın. Hukukta "kişiye özel kanun çıkarılamaz" ama biz çıkarırız. Burası Türkiye.
Peki, kaldırılmasın. Yaramız yok ki gocunalım. Hiçbir zaman Atatürk'e hakaret etmedik, edecek değiliz. Sapık değiliz. Manyak değiliz. Bazı uygulamalarını eleştiririz, bazı basın hırtları bunu "düşmanlık" olarak algılarlar, okuyucu da savcı da onlara güler geçer. Peki Recep Tayyip Erdoğan'a hakaret? Haa, bakınız, o suç olmaktan çıkarılsın diyorlar. İfade ve basın özgürlüğü bu suretle engelleniyormuş.
İnsan haklarına da aykırıymış. "Bir kişiye aşırı koruma" sağlanıyormuş, öyle diyorlar. Aşırı korumayın hemşerim, azıcık koruyun yeter. Kanun kişiyi değil "makamı" koruyor ama görmezden gelin.
"Köprüye eşinin adını koy da..." diyecekler, bunu demek serbest olacak. Cumhurbaşkanına hakaret etmenin suç olmaktan çıkarılması için imza toplamışlar. "Cihangir entelleri" tabir edilen takım. İçlerinde müseccel psikopatlar da var, yeminli düşman gazeteciler de, PKK yandaşları da,İstanbul sermayesi mensupları da, sakallı şairler de var, komünistler de. Pek de abartmayın canım, toplam 45 kişi. Hani Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinde "kara trenimi isterim" diye gitar çalanlar kadar. "Köprüyü de yaptırmayacağız havaalanını da" diyenler kadar. Vallahi bu bildirinin altında gözlerimiz "Erdoğan Ekvador'a gitti de orada deprem oldu" diyenleri de aradı. Pek adam yerine koymadıkları için onlardan imza istememişler galiba. Cumhurbaşkanına hakaret serbest olsun... Peki eski cumhurbaşkanlarını ne yapacağız? Örneğin Ahmet Necdet Sezer'e hakaret serbest olsun mu? Olmasın, o bizden. Ama Turgut Özal'a hakaret edilebilsin, o onlardan. Abdullah Gül'e şimdilik edilmesin, bakarsın Bülent Arınç'la AKP'ye rakip bir parti kurarlar, işimize yarayabilir... Kuzum bana da bir iyilik edin, Bilgi Üniversitesi'nde yuvalanmış bazı Fethullahçı mollalara ve "PKK silah bırakmasın" diyenlere hakareti serbest bıraktırın. Bayramlık ağzımızı açalım, kendileriyle şöyle tatlı tatlı bir söyleşelim...

Engin Ardıç/Sabah