Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

İsmail Kahraman'ın "Yeni anayasada laiklik kavramı yer almamalı" sözleri üzerine Meclis önünde mesai arkadaşlarını toplayan CHP'nin "eylem olur biz eyleme gideriz" milletvekili trafiği kapattıkları için kendisini uyaran polislere bağırıyordu: "Polis laiklikten mi yana şeriattan mı?" En seküler halimi takınarak "Allah akıl fikir versin" diyorum. Öyle ya, koca koca insanlarız, Türkiye laik mi ki bizim ilkokul 5. sınıf toplumsal gerçeklik müsamere ekibi "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganları atıyor?
Evet, Türkiye laik değil, sadece vatandaşların gündelik yaşam pratiklerinde dinlerini yaşayamamaları için inanç özgülüğünü sınırlayarak "tanımlayan" ideolojik bir devlet.
Tıpkı vatandaşları çalışma kamplarına göndermeye bile imkân tanıyan Stalin'in 1936 anayasasının en fazla özgürlük tanımı yapılan temel metinlerden biri olması gibi,Türkiye'de de sıkça laiklik vurgusu yapılarak laiklik katledildi.
Çünkü laiklik, tanımlayarak yaşanacak bir olgu değil demokrasinin doğal sonucudur! Bir düşünün, Amiş vatandaşlarını pek çok kolektif sorumluluktan muaf tutan ABD laik değil. Buna karşın Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana pratikleriyle Sünni vatandaşların saçına, başına karıştığı gibi, 1925 tarihli "tekke ve zaviye" kanunuyla Alevileri cem evlerinden mahrum bırakan Türkiye laik, öyle mi? Üstelik dindarlarını kafeslerkensekülerler ve inançsız vatandaşların da demokrasisinden çalan Türkiye!
Lütfen kendimize gelelim.
Sakallı Celal'in dediği gibi meşrutiyeti ilan eden, cumhuriyeti ilan eden bu ülkede "ciddiyetin" ilan edilme zamanı geldi de geçiyor.
Madem bu hayati konuyu tartışacağız, o halde ortalığa saçılan goygoycuları yalnız bırakalım. Enerjimizi, demokrasinin sebebi değil sonucu olan laikliği, tüm vatandaşların din ve vicdan hürriyetini gerçek anlamda sağlayacak bir şekilde yaşama geçirmeye harcayalım.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye'de artık dini ibadetler ve inancın gereklerini yerine getirebilme konusundaki baskılar minimum seviyede. Başka dinden, mezhepten olan kişiler üzerinde dayatma yok. Baskı ve dayatmalar genellikle grup içi, mahalle içi denetim formunda. Yani insanlar kendi dininden, kendi mezhebinden, mahallesinden olana baskı yapıyor; farklı olduğunu deklare edene değil. Bu arada tamamen yeni bir sentez olan Türk tipi modernlik deneye yanıla, düşe kalka oturuyor, gelişiyor. Bu bağlamda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: "Yeni Anayasa'nın eski Türkiye'nin baskıcı, ayrımcı ve ceberut laikliğini ortadan kaldırma gibi bir görevi yok, çünkü o tür laiklik artık yok, bitti. Laiklik kelimesinin kökünü kazıma gibi amaç ve idealleri de yok yeni Anayasa'nın. Çünkü ülke yönetmekten az çok anlayan herkes bilir ki, 'bir kutsal olarak laikliğe değil' ama 'bir metot olarak laikliğe' her zaman ihtiyaç var."

Devletin çeşitli din ve mezheplerin özgürce var olmasını sağlama görevini yüklendiği ve vatandaşların inanç özgürlüğünü teminat altına aldığı bir anayasal düzende zaten laiklik vardır.

Kahraman'ın konuşma kaydını izlerken Erdoğan'a başbakan olduğu dönemde sorulan bir soruyu ve Erdoğan'ın verdiği cevabı hatırladım.

Konu Ayasofya'nın ne zaman yeniden cami haline getirileceği, bu zulmün ne zaman biteceği şeklindeydi.

Erdoğan'ın cevabı ise şöyle oldu: "İstanbul'un her yeri birbirinden güzel camilerle dolu. Önce vakit namazlarında bu camilerin dolmasını sağlayın."

Elbette İsmail Kahraman'ın çıkışında dini hak ve özgürlükleri teminat altına almanın ötesinde laikliğin eski saldırgan yorumunun neden olduğu maneviyat kaybını telafi etme arayışı var. Ancak diğer ülkelerin de deneyimleri gösteriyor ki bir toplumun daha dindar ve daha ahlaklı olmasıyla anayasalarında yer alan-almayan ifadeler doğru orantılı değil.

O zaman geride bıraktığımız yaralardan boş tartışmalar imal etmeye de gerek yok. Siz eski yaraları hatırlattığınız zaman diğerleri de yaralarına sahip çıkmada ya da yeni yaralar icat etmede ısrarcı oluyor çünkü. Batılı ülkelerle dirsek teması içinde; bariz "din düşmanlıklarını" AB değerleri, basın özgürlüğü, demokrasi gibi evrensel kavramlarla kamufle edenlerin de elini güçlendirmiş oluyorsunuz.

Nihal Bengisu Karaca/Habürtürk

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yok... Peki, merak ettiniz mi neden yok? TRT 1 var, World, Haber, Spor, Avaz, Çocuk, Belgesel, Müzik, El Arabia, Diyanet, Türk, Kürdi, Okul ve TBMM Tv... Ama ekonomi yok. Neredeyse her alanda var fakat hayatın en önemli alanındaki ekonomiye dair kanalı yok. Peki, ihtiyaç var mı? Var. Zira ekonomi yayıncılığındaki tek sesliliğin, farklı görüşlere de yer verecek çeşitliliğe ihtiyaç var. Her birimizi "homo economicus" haline getiren günlük iktisadi hayata dair, zengin içeriğemuhtacız.Öncelikle çok seslilik... Faizden büyümeye, enflasyondan Merkez kararlarına, Borsa'dan ekonomi STK'larına dek bütün aktörlerin tek ses olduğu bir Türkiye düşünün...
Hal böyle olunca o tek sesin dışında görüşü olanlar, kendini ifade edecek alan bulamaz,piyasaları tek merkezden yönetme riski yükselir, artık işe yaramaz hale gelen tezler topluma dayatılır, oluşturulan algı "tek gerçek" gibi gösterilir. 28 Şubat'ı hatırlayın, tek sesli siyaset medyası "düğmeye basmış" ve toplumun bir kesimi çok derin acılar yaşamış, ülkenin kaynakları heba edilmişti. Ancak 2007'de artık siyasette çok seslilik vardı, Cumhuriyet mitinglerine ve yığınca şamataya rağmen, aynı odaklarındarbe girişimleri başarısız kalmıştı.
Düşüncenin de tek "tank"ı vardı ve ancak onlar "think" edebilirdi. O tank genelde kışlaya yakın durur, farklı sesleri sindirip itibarsızlaştırırlardı.
Fakat 2000'lerde çok seslilik, SETA benzeri düşünce kuruluşları sayesinde bildik ezberler üzerinden toplum mühendisliği yapanları etkisizleştirebildik.
Tıpkı siyasette olduğu gibi ekonomide de çok sesliliğe ihtiyaç var. Gerek hükümetin aldığı kararlar, gerek FED, AB Merkez Bankası veya dış ekonomik gelişmelere karşı verilen tepkiler, birbirine yakın "tek ses" üzerinden tartışılıyor. Ekonomide TRT'nin kuracağı bir ekonomi kanalı, piyasalar ve vatandaş üzerinde döviz,faiz, borsa, kriz gibi kavramlar üzerinden toplum mühendisliğine de mani olacaktır.
Enflasyon ve faiz ilişkisindeki son tartışmalara bakın. Yumurta tavuktan çıkar sabit fikriyle ekrandan yankılanan "tek ses", dünyanın bir bölümü "tavuk yumurtadan çıkar" diye düşünse dahi, bu kesimler kendini ifade edecek mecrabulamıyor.
Arada tersini söyleyene ya "cahil" deniyor veya diploması sorgulanıp itibarsızlaştırılıyor. Oysa ekonomideki tek sesliliğin dışında görüşte olanların sesini duyuracakları birplatform olsa, siyasetteki algı vesayeti ortadan kalkacak. TRT World misali TRT Ekonomi kanalı her türlü lobinin algı operasyonlarını engelleyebilir.

Şeref Oğuz/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

"Milletvekili olmak suç işlemeye engel olmadığına göre, yargılamaya da engel olmamalı" gibi çok temel bir adalet arayışından hareket edilse de konunun güncellenme nedeni malum: PKK barış ortamını kanla ve ilanla bozarken, HDP de emir-komuta zinciri içinde Kandil'e bağlı olduğunu vekil vekil aşikar etti. Fezlekeler, hangi vekilin hangi suçtan yargılanacağını somutlaştırıyor. Başka sebepler de var elbette dokunmanın yolunu açan. Kimsede tahammülün kalmaması... Suç-ceza dengesi işlesin talebi... Hakikat aşikar olduğuna göre adalet de sağlansın isteği... Dokunulmazlık bahsi ilk açıldığında doğrusu ben de ikircikliydim. "PKK-HDP hattı sadece askeri değil siyasi ve ahlaki olarak da kaybetti, 'insan öldürerek siyaset yapma anlayışı' hak ettiği gibi gebermek üzere, dokunmak PKK'ya hayat öpücüğü olabilir, bırakın gebersin" diyordum. Zamanla kanaatim değişti. Şöyle ki:

- Bölge halkının sahip çıkmadığı suça ve suçlu vekile, Türkiye toplumu ve hukuku neden sahip çıksın? Bu soruydu, ya HDP vekilleriyle bölge halkı arasında gerçek siyasi bir bağ varsa deyip "aman Kürtler incinmesin" fikrinin ince gülüne tutunan. İşte o gülü soldurdu PKK-HDP.

- Suçlu vekiller yargılansın ve suçlu iseler cezalarını çeksinler ki, siyasetin yolu açıkken silahı seçmenin marifet-siyaset olmadığı görülsün. 1993'teki dokunma ile bugünkü durum arasındaki devasa farkları göremeyene laf anlatmaya gerek yok.

- Suç ve ceza genel kavramlar iken suçlular arasında fark gözetmek, bazılarına suç işleme ve ceza görmeme imtiyazı vermek değil midir? Terör suçu işleyen herkes gibi bırakın PKK'lı HDP'liler de cezalandırılsın.

- PKK ülkenin bir bölgesini işgal edip hendekler ve el yapımı patlayıcılarla hayatı Kürtlere zindan ederken HDP parti olarak PKK siyasetini savundu, halkı serhildana çağırdı. Hakkını yemeyelim, Altan Tan dışında. Adı geçen vekiller ise PKK'lıları ve PKK'ya silah taşımayı, Türkiye'yi PKK'nın tükürüğüyle tehdit etmeyi, sırtını PKK'ya dayamayı, canlı bomba eylemlerini övmeyi seçti.

- İmralı tutanaklarında açıkça görüldüğü gibi HDP vekillerinin ismi Kandil tarafından belirlendi. Hatırlanacağı gibi Öcalan HDP grup başkanvekili İdris Baluken'e soruyor, "vekil aday listesini kim yaptı". Baluken "PKK başkanım" deyince Baluken'i fırçalıyor Öcalan: Bari kendi aranızda istişare etseydiniz!

- Dokunulmazlık "millet vekili" için olmalı, "PKK vekili" için değil. Sorunları siyasetle çözsün diye için seçilen vekiller eğer siyaseti değil silahı seçmişse, siyasi temsil gereği icat edilen koruma zırhı elbette ki üzerlerinden alınmalıdır.

- HDP'nin kendisinin bildiğini halktan saklamanın, PKK ve Öcalan'ın "PKK vekili" dediğine "millet vekili" demekte ısrar etmenin kime ne fayda var? Bırakın Türk Yargı Sistemi PKK mensupları arasında eşitliği sağlasın.

- 500'den fazla şehidimizin, kendi vatanında mülteci konumuna düşen yüz binlerce kardeşimizin olduğu bir evredeyiz. Bunlar olmamış gibi davranamaz, başımızı öteye çeviremeyiz.

- Milletvekilini koruma fikri, fikrî anlamda bir idealdir. Fikri ve yasal olarak tanımlanan "ideali" gerçekten koruyabilmek ise reel durumun, ideali çürütmesine izin vermemeyi gerektirir.

Fadime Özkan/Star

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Hal böyle olunca, bu üfürücüye bağlı tipler de ne yapacağını şaşırmış halde ortalıkta dolanıyorlar. Misal, bu yapının maruf simalarından bazıları, "madem ittifak kurduk, tam kuralım" deyip "laik kesim"e şirin gözükmeye çalışıyor. Kamuoyu önünde "şu dini terminolojiyi bir kenara bırakalım" diyor. Bazıları ise bunu "aşağılık kompleksi" olarak etiketliyor, "dinden gayrı sömürecek neyimiz var" edasıyla bu öneriye karşı çıkıyor.
Kimisi çıkıp sempati toplamak namına "Ergenekon'da hata yaptık" diyor. Öbürleri "kafayı mı yedin bunu dersek bizi küllüm göçertirler" deyiveriyor. Bazıları HDP ile yakınlaşmaktan, Kürt fobisinden ve hatta KCK davalarından dolayı özür dilemekten bahsediyor. Ötekiler bu lafların "hapisteki yiğitleri inciteceği"nden. Kimi paralel yapı mensupları,içinde bulundukları o habis yapıyı "Yahudi Cemaati"ne benzetiyorlar. O yapının "Yahudi Cemaati" gibi, eğitimli ve zengin insanları bünyesinde barındırdığını, dolayısıyla özgül ağırlığının çok fazla olduğunu iddia ediyorlar. Bazıları ise buna karşı çıkıyor "ne yapıyorsun, ne güzel İsrail üzerinden hükümete yükleniyorduk" diyorlar. Bu "Yahudi cemaati" benzetmesini insanlara nasıl izah edeceklerini sorguluyorlar.

Sokma akıl buraya kadar! Çil yavrusu gibi dağılmış durumdalar. Beter olsunlar. Hep bir ağızdan aynı teranelerle bu millete operasyon yaptılar. Ne millet ne tarih ne devlet onları affedecek.
Hâlâ, bütün arsızlıklarını takınıp bizlere "yargılanacaksınız" diye tehditler savuruyorlar. Ortada bir örgüt ve bu örgütün "kamuoyu önderleri" var. Ve bu "önderler" bu memleketin en temel meselelerinde bile birbirlerine karşıtlık içindeler. Bunun bir nedeni bu memlekete tepeden bakmaları. Memlekete yabancı olmaları. Bir nedeni de omurgasızlıkları. Bu yaşadıkları teşevvüşün en temel nedeni ilkesizlikleri, tepelerindeki zatın yıllar yılı her kılığa girmesi.

Bütün bunlara, bu kafa karışıklıklarına, bu saçmalama seanslarına rağmen bir konuda ilginç bir mutabakata varmış vaziyetteler. Paralel yapının maruf tipleri, açık ve net biçimde "halkı aşağılama seansları" yapıyorlar. Halka "bidon kafalı" deme noktasına geldiler. Açıkça "bu halk iflah olmaz" diyorlar. Halkı "Allah'ın gazabı"yla korkutuyorlar. Halkın toplu olarak hipnoz edildiğinden bahsediyorlar. Halka "devletin kara propagandasıaltındaki cahil sürüsü" diye hakaret ediyorlar.

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

PKK sorunu demokrasi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Öyle olsaydı asimilasyonun, ret ve inkâr politikalarının son bulduğu, işkence ve faili meçhul cinayetlerin bittiği, siyasi baskıların kalktığı, PKK'nın "çözüm süreci" adı altında muhatap alındığı, örgütün legal uzantısı olan siyasi partinin katıldığı seçimlerde 80 milletvekili çıkardığı bir dönemde Türkiye, son 40 yılın en büyük terör saldırılarına maruz kalmazdı. Askeri vesayetin geriletildiği, devlet içindeki çetelerle etkin mücadeleye girişildiği, iktidara sivillerin hâkim olduğu, dolayısıyla Türk demokrasisinin en fazla geliştiği bir dönemde PKK'nın ülkeyi teröre boğmasının sebebi "demokrasi eksikliği" olamaz, değil mi? Ne var ki devleti yeniden masaya çağıranlar sorunu hâlâ, "demokrasi" ve "güven eksikliği" olarak tanımlıyor. Oysa Türkiye, resmi olarak 2009'dan 2015'in sonuna kadar olan dönemde, altı yıl süreyle PKK'yla görüştü. PKK ne yaptı? Ateşkes devam ederken 7 Aralık 2009 günü Tokat Reşadiye'de 7 askeri pusuya düşürerek şehit etti. Devlet, sorunu PKK'yla çözmeye o kadar hevesliydi ki, dönemin başbakan yardımcısı saldırıyı PKK'nın yaptığına inanmadığını bile açıkladı. PKK'yla çözümde ısrar eden devlet, 2011 yılının 14 Temmuz'unda bu kez Silvan'da 13 askerini PKK'ya şehit verdi.
Ama bu saldırı da devletin, sorunu PKK'yla çözme isteğini yok edemedi. Çok geçmeden "Çözüm süreci"ne start verildi. PKK ve Öcalan'a çözüm süreciyle büyük itibar kazandırıldı. Örgütün liderinin mektubu, siyasi temsilcilerinden oluşan bir heyet tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda okundu. PKK ve HDP, beklenenin aksine, tuhaf bir şekilde daha ilk dakikadan itibaren Dolmabahçe'yi bile itibarsızlaştırmaya çalıştı. 6-7 Ekim provokasyonuyla da 50 vatandaşımızı linç etmek suretiyle katlettiler. Seçimlerin hemen öncesinde patlayan provokatif bombaları; "Devlet katliam yapıyor" propagandasıyla, iç savaş kışkırtıcılığına malzeme yaptılar. 7 Haziran seçimlerinin hemen ardından ise havadan sudan sebeplerle (askerî barajlar söylemiyle) ateşkesin sona erdiğini ilan ettiler. 22 Temmuz günü PKK, Ceylanpınar'da iki polisi uykusunda boğarak çözüm sürecine de son noktayı koydu. Ardından da örgüt, adına "hendek terörü" denilen, Güneydoğu'yu Suriyelileştirme sürecini başlattı.
Kamuoyunda "provokasyon" olarak nitelenen PKK saldırılarının gösterdiği istikrara bakarak, örgütün ayrı bir gündeminin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu kadar istikrarlı "provokasyon" dünyanın neresinde görülmüş? Masaya oturan bir örgüt, her fırsatta neden provokasyona girişsin? PKK'nın aklı masada olsaydı eli silahta olmazdı. Örgütün derdi demokrasi, hak ve özgürlükler olsaydı teröre bu kadar ilgi göstermezdi.
Terörün çapına bakılarak şu tespitler yapılabilir:
- PKK'yı sıradan görüşmeler kesmiyor; örgüt, masada hak pazarlığı değil egemenlik pazarlığı yapmak istiyor.
- Kandil'in bu kadar çok masa devirmesinin sebebi, istediği masanın henüz kurulmamış olmasındandır. Eğer devlet, böyle bir masaya razı olursa 780 bin kilometrekare üzerindeki egemenliğini de daha baştan tartışmaya açmış olur ki, bunun da sonu gelmez. Bugün burada kurulan masa, yarın başka bir yerde, mesela Cenevre'de kurulur. Hoş sözlere kanmadan önce, bin defa düşünmekte fayda var.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Komşularımızda olduğu gibi topraklarımızdan petrol ya da doğalgaz fışkırmadı... Ama Anadolu insanının bilinci bu toprakların kaderini, komşularımızın sahip olamadıkları zenginliklerle donattı... "Kader size sadece limon veriyorsa, bundan limonata yapmayı denemelisiniz" denilmez mi? İşte bu bilinç sayesinde bu zor coğrafyada çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi yaşıyor. Bilinçli insanlar ve toplumlar en elverişsiz coğrafyalarda bile, kaderlerinin yönünü olumluya çevirecek kararlar alabilirler. Bu bilincin sandığa yansıması sayesindeTürkiye'nin alt ve üst yapısı yenilendi... Yollar, köprüler yapıldı, köylü toplum kentli oldu.Türkiye bir turizm ve bir ihracat ülkesi olarak 21'inci yüzyılı karşıladı.
Halkın oyları ile sandıktan çıkanlar ülkeyi yarınlara hazırladı. Sonra da hizmet nöbetini yeni partiler ve liderler devraldı. İçerideki bilinçsiz azınlığın davranışlarına ve dışarıdaki komplolara rağmen ve askeri darbelerle bu akışın yönü çevrilmeye çalışılsa bile, su yatağında akmaya devam etti. Komşularımızın petrol zenginlikleri ile teokratik rejimler ve oligarşik dikta rejimleri fonlanırken, Türkiye gemisi yelkenlerini farklı ufukların rüzgârlarına açabildi.
Derin toplum seçilmişlerin meşru kabul edilmediği siyasal modelin ya "Anarşi" ya da "Militarizm" olacağını çok iyi biliyor. Ve bu insanlar Tayyip Erdoğan'dan veya AK Parti'den bıktıkları ya da onu başarısız buldukları zaman oylarıyla başka bir partiyi ve siyasetçiyi iktidara taşıyacaklarını da biliyorlar. Oyları ile kaç iktidarı değiştirdi bu insanlar... Bir seçimde birinci olan partinin ertesi seçimde baraj altında kaldığını görmedik mi? Bundan sonra da bu hep böyle olacak!
"Olanla öleni geri getirmek mümkün değildir" gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor... Ama isterseniz müspet bilimlerdeki olmayana ergi metodu ile olmuş bitmiş siyasal gerçekleride, hayal âlemimizde değiştirmeyi deneyebiliriz. Seçmenin iradesine değil de terörizme ya da kökü dışarıda örgütlere bel bağlayarak, geleceği görmeye çalışabiliriz. Bizi ortak kadere sahip kılan birlikteliklerimiz yerine, bizi birbirimize düşman kılacak farklılıklarımızı vurgulayabiliriz. Ama aklın ve gerçeklerin yolu bu değildir.

Mehmet Barlas/Sabah