Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Selahattin Yusuf: Yeni “bağımsız” entelektüeller

Giriş Tarihi: 10.6.2013 15:49

Yeterince entelektüel olunsaydı, “özgür” entelektüel olmanın bu sahte parıltısı da önemini yitirecekti sanki. Benim asıl derdim orada. Asıl mümkün olan bu. Başarılabilecek olan başka bir yol da bu.

"Verilmiş" alanda bağımsız olmak, bağımsız olmak mıdır gerçekten? Ama bakıyoruz son bir yıldır bazı köşe yazarlarımız bu yeni durumun tadını çıkarmaya başladılar. Cemaat ve Ak Parti arasındaki çatlağa hemencecik, bir vücut çalımıyla sızıverdiler. Bir "bağımsızlık alanı" buldular orada. Aslında mahcubiyetleri, genellikle sol jargonun tacizlerinden kaynaklanıyordu. Neden bağımsız olamıyorlardı? Neden eklenmişlerdi? Neden hükümet tarafından enterne edilmişliğe baş kaldıramıyorlardı? İşte oldu. Sözüm ona hükümeti eleştirmeye başladılar. Tayyip Erdoğan'ı "eleştirdikleri" yazılarının satır aralarından uzaklara (insana ilham verecek denli uzaklara) yerli yersiz selam göndermeyi de ihmal etmeden.
***

Acımasız olmak istemiyorum. Haklarını yemek de istemem asla. Türkiye'de çok küçük bir azınlık hariç, ne sağda ne de "İslamcı" cenahta, yazarlar maişet derdi olmadan yol yürüyememişlerdir. Bu onların sınıfsal kökenlerinden kaynaklanıyor. Sözde "bağımsızlıklarının" ve tacize varan entelektüel çarpıklıklarının ücretini ülkenin en büyük sermayedarlarına finanse ettiren "özgürlük teologlarıyla" asla bir tutmuyorum onları. Hatta yolun belli bir kısmı için şükran ve minnet borçluyuz kendilerine.
***

Ama işte önümüzde duruyor: 28 Şubat silindiri imam hatiplerin üzerine doğru gelirken bir yandan isyan ettiler; diğer yandan çocuklarını imam hatiplerden gizlice liselere kaydırdılar. Bu, rahmetli Erbakan Hoca'nın sarı kravatı gibi bir şeydi. Sarı; ama ışıksız. Yoksul Anadolu çocukları geceleri afişleme yapıyorlardı ve zaman zaman İş Partisi'nin para-militer güçleriyle çatışıyorlardı sokaklarda. İşte o gecelerde bu "sarı"nın hiç bir yardımı olmuyordu. Hiç bir ışık vermiyordu bu sarı. İsmi ilginç biçimde "Fatih" olan temiz yüzlü kardeşimizin, Mercedes'iyle yanlarından bile gelip geçmediği, karanlık, tuhaf, ilginç biçimde sahipsiz gecelerdi onlar. Ve milletin o yoksul çocukları hem çalıştılar, hem imam hatiplerde okuyabilmenin "gururunu" yaşadılar, hem de Türkiye'nin bütün negatif elektriğini cılız omuzlarına yüklediler. Şimdi de bu büyük yazarları okuyup takdir ediyorlar. Sorumluluğun, ahlakın ve dikkatin ne kadar dengesiz bir dağılımı, değil mi?
***

Bu gelenek böyle gelmiş ama. Yukarıda sınıf vurgusunu onun için yaptım. Bu yazarların entelektüel "hanım evlatlığı", biraz da evsiz barksızlıklarından, sahipsizliklerinden ileri geliyor. Kim ne derse desin, ahlakın mutfaktan sokağa, siyasete ve dünyaya doğru uzatılması doymuşların ve delilerin lüksüdür; taşralı akıllıların değil. (Tabii, kaideyi daha da güçlendiren istisnalar hep vardır: 1942 yılında vefat eden Başbakan Dr. Refik Saydam; "Sistemimiz baştan aşağı çürümüştür; toptan değiştirilmesi gerekir" sözüyle ünlenmişti. Vefatından sonra, karneyle yaşayan Türkiye'nin müteveffa başbakanının evinden yiyecek stoklarının çıktığını, hatırlamıyorum şimdi, nerede okumuştum...)
***

Ama yeterince entelektüel olunsaydı, "özgür" entelektüel olmanın bu sahte parıltısı da önemini yitirecekti sanki. Benim asıl derdim orada. Asıl mümkün olan bu. Başarılabilecek olan başka bir yol da buy. Ekmeğini günlük pozisyonların arasında koyacak bir yer aramamak. Asıl mesele burada. Ahlakın ve gündelik çıkarların karşılıklı sıkıştırmasıyla oluşmuş ödem burada.
***

Başbakan Erdoğan'ın ve Fethullah Gülen hocanın demeçlerini, kendi sahte metafiziklerinin "gündelik besini" olmaktan çıkarmaları gerekiyor. Asıl cesaretlerini burada göreceğiz. Bu "özgür" entelektüel olmaktan daha büyük cesaret gerektiriyor. Çünkü "peşin" çalışmanın verimlerini süreye yaymayı, olabilirse, sonsuzluğa doğru uzatmayı gerektiriyor. Biriktirmeyi, biraz da sonsuzluk için biriktirmeyi gerektiriyor. Türkiye'nin her bakımdan sağlığını, dirliğini, geleceğini yüreğe gerçekten bağlamayı gerektiriyor. Cemaate; "Siz 'yanlıştasınız, günahtasınız, bölüyorsunuz da birleştirmiyorsunuz, bu iş hiç siyasetle olur mu?' ithamını ne zamandan beri ve niçin bıraktınız?" sorusunu ısrarla sormayı gerektiriyor. Ak Partiye de; "Bu iş sadece gündelik siyasetle olur mu hiç! Niçin o eski çilekeşlerin bir lokma bir hırka ile yetiştirdiği insanların önüne daha büyük bir metafizik hedef koyamıyorsunuz? Niçin geleneğin bütün enerjisini toparlayıp maddi kalkınmanın somellerine betonlar gibi döküyor ve donduruyorsunuz? Uygarlığımızın en yüce metafizik ilkesi bina okumak; en büyük şairi de, bütün bu marazî hayat doluluğuyla Ağaoğlu Ali midir?" diye sormayı gerektiriyor. Ak Parti ve Cemaat'i birlikte önemsemenin ve eleştirmenin güzel nafileliğine, Türkiye'nin hiç te nafile olmayan harika geleceği için, gündelik çıkarların rağmına da olsa cesaret etmek gerekiyor.
BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Selahattin Yusuf: Yeni “bağımsız” entelektüeller
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz