X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Selahattin Yusuf: Bankta oturmak yasak!
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Selahattin Yusuf: Bankta oturmak yasak!

  • Giriş Tarihi: 16.9.2013 15:40

Aydınlık hareketinin tarihi 2. adamı Gün Zileli'nin hatıratında okudum. 1970'lerin ikinci yarısında, eski Maocu geleneklerden TİİKP'ye (Doğu Perinçek'in partisi) büyük katılımlar olur. Hangi fraksiyondan olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir kadın militan da katılmak için günün birinde partiye gelir. Gün Zileli o militanın kapıda duran siluetini, mahcup duruşunu, süngüsü düşmüş, morali çökmüş halini uzun uzun anlatır. Kendi fraksiyonunun son üyesi olarak gelmiştir. Yani bütün arkadaşları TİİKP'ye katıldıktan sonra, çaresiz, o da gelmiştir. Son derece keskin, sekter ve tavizsiz bir militan olan Fatma, neredeyse kirlenmiş hissetmektedir kendini bu "teslim" oluşla.

***

Zileli o militanı anlatırken aile kökenlerine iner. Bu kadar büyük bir fraksiyon "taassubunun" nereden kaynaklandığını anlamak ister. Stalin konusundaki fikrini tashih etmek için parti kitaplığı dışındaki kitaplara, ancak 12 Eylül'de Doğu Perinçek'in içeri girmesiyle ulaşabilen (Emir Kusturica'nın 'Underground' filminde bu imkan Yugoslav devrimcileri için bir patlama sonucu tesadüfen ortaya çıkmıştı, hatırlarsanız) bir takım yeni fikirlerini, insana ilham verecek denli katı parti klerjisinden çekindiği için yıllarca kendine saklamak zorunda kalan Zileli, Yaklaşık bin sayfalık hatırat boyunca Aydınlık hareketinin dillere destan taassubuna bıyıkaltından hep gülen Zileli, Fatma'nın taassubunu -nedense- aile kökenlerine (çocukluğuna) inerek anlamaya çalışır.
***

Fatma, İstanbul Fatih'te doğmuş büyümüştür. Ailesi "mutaassıp" bir ailedir. Çocukluğu baskılara boyun eğmekle; gençliği ise isyan etmekle geçmiştir. İsyan, onu 'kaçınılmaz olarak' (metnin dip müziğinden bu sonucu çıkarabiliyorum, gönül rahatlığıyla) devrimci(!) saflara sürüklemiştir. Ancak; Fatma'nın çocukluğunda soluduğu mutaassıp dini hava, onun ciğerlerine sinmiş, peşini devrimcilik yıllarında da bırakmamıştır. Bırakmamıştır derken, sadece teknik bakımdan. İnanma tekniği bakımından yani. Devrimci Fatma'nın ideolojisi kökten değişmiş; ama inanma biçimi aynı kalmıştır. Devrimciliğinin bu kadar keskin olmasının sebebi de "çocuklukta" bulunup meydana çıkarılmıştır.
***

Dindarlık ve taassup. Değil mi? Neredeyse birbirinin yerine kullanılan kelimeler bunlar. Oysa yukarıdaki hikayeyi okuduğum kitabın ismi "Havariler" idi. Mahir-Deniz-Doğu Perinçek takipçilerine Zileli'nin verdiği isim bu. Aydınlık hareketinin dev bir Kafka romanı lezzetiyle de okunabilecek "ideolojik" serencamına şöyle bir göz atmak bile, taassup konusunda elimizin vicdanımıza gitmesine -kaçınılmaz olarak- sebep olur. Vaktiyle Soljenitsin'in Sovyet liderlerine hitaben yazdığı mektuplardan (1972) burada söz etmiştim. Diyordu ki; "Çin ve SSCB liderleri, iki dev gücü karşı karşıya getirdiler. Sebebi ise, hakikatin, kutsal babaların yazdığı kitabın 335. sayfasında mı; yoksa 533. sayfasında mı yazdığı konusundaki akıl almaz inanç inatları!" (Hadi konuyu dağıtayım: Umberto Eco'nun bu konudaki 'Gülün Adı' çalışmasına bakmış mıydınız?)
***

Bu kutsal babaların kitapları işi o kadar basit değil biliyorsunuz. Mesela Türkiye'de hangi dogmatik 335. Sayfanın, hangi "sivil-asker aydın zümre"nin politik manevra sahası olarak kullanıldığını biliyorsunuz. "Kahrolsun emperyalizm" diyen Ankara Aydınlıkçılarıyla "Kahrolsun kapitalizm" diyen İstanbul Aydınlıkçılarının, 1960'larda masum gibi görünen bu küçücük kelime tercihi farkının, Türkiye-ABD-SSCB üçgeninde ne kadar büyük ve güçlü bir "335. Sayfa" efekti barındırdığını bugün artık biliyorsunuz, biliyoruz. Bugün Kahrolsun emperyalizm diyenlerin, CIA ordusu diyenlerin, ABD nezdinde nasıl itibar sahibi olduklarını da, vaktiyle kızlarına "NATO" ismini verecek kadar gönüllü olduklarını da biliyoruz artık. Ama mesele şimdilik bu da değil.
***

Mesele, Türkiye'nin önemli üniversitelerinden birinde, kendilerine "devrimci" diyen öğrencilerin, dindar öğrencilere karşı başlattıkları hareket. ODTÜ'deki malum, çirkin olaydan bahsediyorum. Özgürlük ve açık fikirlilik dolu pankartların sopalarıyla (görünüşte sanki pankartta yazılmış yazılarla; ama kim inanır, pankartların sopalarıyla!) bankta oturan kendi halindeki kızları dürten o eciş bücüş insanlardan bahsediyorum.
***

Sevgili ülkesi Avusturya'yı Hitler'e bırakıp giden Stefan Zweig'e, "Dünün Dünyası"na kulak verelim. Mealen şöyle diyordu: 'Beni üzen, sevdiğim insanları kaybetmemden daha çok üzen, 84 yaşındaki annemin artık parklarda oturamayacak olmasıydı. Çünkü Yahudilerin park banklarında oturmaları kesinlikle yasaklanmıştı ve benim annem de bir keresinde böyle bir banktan kaldırılmıştı..."
***

Bilmem ki anlatabildim mi biraz derdimi, yoksa çok mu dağıttım.