X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER “Cemaat’in rolü çok açık”
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

“Cemaat’in rolü çok açık”

  • Giriş Tarihi: 19.12.2013 08:48 Güncelleme Tarihi: 19.12.2013 08:59

Nedim Şener: “Bana yapılan operasyon ile bu operasyonu yapan polis müdürleri aynı, savcılar aynı… Emniyetin içinde cemaatçi yapı olduğu çok açık. Devlet içinde devlet budur. Bir zamanlar askeri vesayet vardı, şimdi Cemaat vesayeti var.”

Hakan Hastaoğlu / Sabah.com.tr

Oda TV davası kapsamında tutuklanan ve tam 1 yıl 9 gün Silivri'de kalıp tahliye edilen Nedim Şener, iki gündür Türkiye'nin konuştuğu operasyon ile kendisine yapılan operasyon arasına büyük benzerlikleri Sabah.com.tr'ye anlattı: "Bugün görevden alınan polislerden biri, bana karşı o saçma sapan fezlekeyi hazırlayan polislerden de biri. Resmi makamlar dosyaya nüfuz edip o insanlarla ilgili doğru bilgiler vermeden insanları linç etmenin anlamı yok."

Geçen gün yaptığınız açıklamada, polisin sizi sahte bir ihbara dayanarak dinlediğini ifade etmiştiniz. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Ergenekon operasyonunu yapan Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek gibi isimler ve Trabzon İstihbarat'tan Faruk Sarı, Bayburt Emniyet'ten ama şu anda Ankara İstihbarat Daire Başkanlığı'nda görev yapan Muhittin Zenit gibi isimler bana, "Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları" isimli kitabım nedeniyle dava açmıştı. 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 20 yıl, 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde ise 12 yıl hapis istemiyle iki ayrı davadan yargılanıyordum.

Kitap Ocak 2009'da yayınlanmıştı, dava da Nisan ayında açılmıştı. Mayıs ayında bu polislere M. Yılmaz isimli birinden e-mail yoluyla bir ihbar gidiyor. Hâlâ iddia ediyorum, bu o polislerin bana kurduğu komplo ve sahte bir ihbardır. Bu ihbar mektubunda benim Ergenekon'un propaganda biriminde olduğum, Açık Toplum Vakfı'ndan Hakan Altunay ile Boğaziçi Üniversitesi'nden bir profesörle bir grup oluşturduğum, kara propaganda faaliyetleri yaptığım, hatta bu birimin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'la ilgili bilgiler topladığı ve Başbakan'ı can evinden vuracak bir cinayet planladığı yazıyordu.

Bu cinayetin Dink cinayetine benzer bir cinayet olacağı ihbar ediliyordu. Bu ihbarda bunların yanında o zamana kadar Ergenekon'dan tutuklanmış bir sürü isimler de geçiyordu. Bu polisler kendi fabrikasyon ihbarlarını alıp Zekeriya Öz'e götürüyorlar. Zekeriya Öz de bunu mahkemeye havale ediyor.

Bu polislerin Dink cinayetinde sorumluluğu olduğunu yazmamış mıydınız?

Yazmıştım. Hatta Başbakan Erdoğan 12 Aralık 2008 tarihli Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuyla da bunların bu işteki sorumluğunu imzalamıştı. Başbakan bu konuda yapması gerekeni yapmıştı ve işleme koymuştu. Ben de kitabımda hem bu raporu, hem bu imzayı, hem de diğer belgelerle onların bu işteki sorumluluğunu ortaya koymuştum. Yargılanmalarını söylemiştim ve nitekim de kamu görevlileriyle ilgili soruşturma açılmıştı ama hâlâ bir yere yürümüyor.

Bu ihbar üzerine Zekeriya Öz mahkemeye gidiyor ve sadece benim cep ve ev telefonumun dinlenmesini istiyor. Mahkeme de bu kararı veriyor. Eğer o iddia gerçekten devlet ciddiyetiyle soruşturulsa, Başbakan'ın oğluna suikast iddiasıyla benim sadece cep telefonumun dinlenmesi değil teknik takibe alınmam gerekir. Görüntülenmem, hatta diğer ismi geçenlerin de bu şekilde takip edilmesi lazım. Bu iddia gerçekten ciddiyse gözaltına alınarak böyle bir girişimin kesintiye uğratılması gerekir.

Bu gayri ciddi iddiayı beni dinlemek için kullanıyorlar ve diğer hiç kimseyle ilgili soruşturma açmıyorlar.#Sayfa#

"KİTABIM YÜZÜNDEN CEZALANDIRILMAM İÇİN..."
Ama avukatlarınız bu konuyu işaret etmiş olmalı?

Ben cezaevindeyken bu ihbar mektubu dosyanın eklerinde ortaya çıkınca Hakan Altunay'ın avukatı Fethiye Çetin, Ergenekon Savcısı Cihan Kansız'a başvurdu. "Bizim müvekkillerimizin ismi ihbarda geçmektedir, M. Yılmaz isimli kişi hakaret ve suç isnat etmektedir, bununla ilgili ne işlem yaptınız, bu kişi kimdir, bizim müvekkillerimizle ilgili dinleme yaptınız mı, soruşturma açtınız mı" diye sordu. Başvurudan bir gün sonra Cihan Kansız, herhangi bir işlem yapılmadığına dair bir yazılı evrak verdi. Bunların hepsini ben mahkemede sundum. Polisler mahkemede beni cezalandırmak için uğraşırken yargılandığım mahkemenin savcısı, yolsuzluk operasyonunu yapan Celal Kara'ydı mesela. Mahkemede cezalandırılmam yönünde mütalaa veren Celal Kara, mahkeme beraat kararı verdikten sonra Yargıtay'da kitap nedeniyle cezalandırılmam yönünde itiraz etti.

Kitabınız sonrası ortalık karıştı diyorsunuz?..

Kısacası bu ihbar, Dink cinayetinde sorumluluklarını yazdığım için bir intikam operasyonuydu. Savcı Öz de, mahkeme de buna alet oldu. İki kere altı aylık dinlemeler yapıldı. Sonra bunların imha edilmesi gerekiyordu. Emniyet üçüncü kez dinleme talep ettiğinde bu kez Fikret Çeçen, Zekeriya Öz, Murat Yöndem ve bir savcı daha bugüne kadar yapılan dinlemelerde suç unsuru olmadığı için Emniyet'in dinlemesini reddediyoruz diye yazılı evrak da verdiler.

Dinleme kayıtları imha edilmedi mi, bir bilginiz var mı?

Suç unsuru yoktur denilen dinleme kayıtları savcılık tarafından imha edilmedi. Emniyet tarafından da imha edilmedi. Bu usulsüz toplanan deliller, bir buçuk yıl sonra yapılan Oda TV operasyonunda delil olarak kullanıldı. Oda TV baskını 14 Şubat'ta gerçekleşmişti. Benim yok edilmesi gereken telefon tapelerim, bir ay öncesinden gece yarısı sabah 06:00'ya kadar süren çalışmayla alelacele çözüldü. Daha Oda TV baskını yapılmadan, orada ne bulunacağı bilinmeden bu telefon tapeleri çözüldü, daha sonra Oda TV operasyonu yapıldıktan sonra ben 3 Mart günü gözaltına alındım ve o tapeler karşımıza çıkarıldı. Şimdi ben bunun polis komplosu olduğunu ve hükümet tarafından çözümlendiğini nereden çıkarıyorum?#Sayfa#

"BAŞBAKAN TUTUKLANACAĞIMI BİLMİYORDU"
Hükümet, size yapılan operasyonun ne tarafındaydı?

Başbakan'ın bizim tutuklanacağımız hakkında bilgisi olduğunu zannetmiyorum. Oda TV operasyonu kapsamında ismimizin geçtiği konusunda bilgi verilmiş olabilir ama tutuklanacağımız hakkında bilgisi olduğunu zannetmiyorum. Ben 3 Mart 2011'de gözaltına alındım ve 6 Mart'ta tutuklandım. Bu komployu kuran polis müdürü Ali Fuat Yılmazer 8 Mart 2011 gece 03:00'te bakanlık emriyle görevinden alındı. Ama daha sonra aynı ekibin Başbakan'a yönelik 7 Şubat darbesi denilen KCK soruşturmasıyla MİT Müsteşarı'nı ifadeye çağırma yönündeki operasyona imza attıklarını biliyoruz. Bazı gazetecilerin evinde, polis şefleri bazı gazetecilerle bir araya getirildi. O tartışmalara şahit olanlardan bunun böyle olduğunu biliyoruz. Benim yaptığım sadece, bu polislerle birlikte MİT'in, jandarmanın Hrant Dink cinayetinde sorumlu olduğunu yazmamdır. Yaptığım iş gazetecilikti ama çok büyük bir polis komplosuyla karşı karşıya kaldım. Bana karşı bir intikam operasyonu olduğunu Adalet Bakanlığı makamlarından da görüyorum. Oradan edindiğim bilgiler de, Başbakan'a yakın kaynaklardan edindiğim bilgiler de bu yönde.

Son dönemde yargı ve emniyette bir cunta faaliyetinin olduğu yönünde iddialar yüksek sesle dillendiriliyor. Siz kendi yaşadıklarınız açısından bu yorumu nasıl değerlendirirsiniz?

Cunta gibi askeri bir terim kullanmaya gerek yok. Emniyetin içinde cemaatçi yapı olduğu çok açık. Zaten bugün görevden alınan polislerden biri, bana karşı o saçma sapan fezlekeyi hazırlayan polislerden de biri. İstanbul Emniyeti'nde sabaha karşı Hüseyin Çapkın'ın bile haberi olmayan bir operasyon yapılıyor. Yemekhanede polislere zarflar içerisinde hangi adreslere gidileceği söyleniyor. Ankara'da yapılacak operasyonda Ankara polisine bilgi verilmiyor. Burada böyle bir yapı olduğu çok açık. Amacınız yolsuzluk operasyonuysa bunun hukuki yolları bellidir. İnsanlara hukuk dersi vermeye çalışan, bağımsız yargı diyenlere şunu sormak lazım: Bir savcı nasıl olur da böyle bir soruşturmayı UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) kayıtlarına girmez? Polis bunu nasıl olur da amirlerine haber vermez? Ankara'da gözaltına alınacak insanlar için İstanbul'dan ekip göndermek neyin nesi? Devletin içindeki bir kanat, devletin içindeki diğer insanlara güvenmiyor mu? Peki bu güvenmeyen insanların güvenilir olduğunu nereden bileceğiz? Buradan hukuk çıkmıyor işte. Cuntaya falan gerek yok, zaten bu operasyona taraf olanların, enformasyon adı altında dezenformasyon yapanların kimler olduğuna baktığınız zaman Cemaat'in buradaki rolü çok açık şekilde ortaya çıkıyor. Bir merkezden düğmeye basıldığında basın, yargı, siyaset ayağıyla nasıl harekete geçtikleri görülüyor. Hakan Şükür'ün istifasını bana akılla, mantıkla, siyasi tutumla, ilkeyle birisi izah etsin bakalım. Bunların hepsini beraber okuduğunuzda neyin ne olduğunu çok açık görebiliyorsunuz.#Sayfa#

"4.5 MİLYON DOLARLIK KUTU... LİNÇ TAVRI..."
Bugün gazetelere bakınca birçok iddia ortaya çıkıyor, rakamlar havada uçuşuyor. Sizin soruşturmanızın medyaya yansıma şeklini de hatırlayarak bugünkü durumu nasıl yorumlarsınız?

Çok benziyor. Ayakkabı kutusunda 4.5 milyon dolar... Alınan verilen rüşvetlerin rakamları, yöntemleri falan filan… Ben de bunun mağduru oldum. Resmi makamlar dosyaya nüfuz edip o insanlarla ilgili doğru bilgiler vermeden insanları linç etmenin anlamı yok. Yolsuzluk yapmış olabilirler mi, olabilir. Siyasetçiler bu işlere girerler mi, girerler. O kadar suçlu varsa ve içlerinde bir tane masum varsa ben ne yapacağım? Toptan linç mi etmem gerekiyor koroya katılıp? Hayır, ben kendim yaşadım bunu.

Bana "yalancı, terörist, bakın neler çıkacak, gazetecilikten tutuklanmadı" dediler. Bırakın gazetecilerin yalanlarını, devletin savcısı bunu yaptı. Ben de "neyse koyun ortaya" dedim ama hiçbirini yapamadılar. İddiaların bir kısmı gerçek olabilir mi? Biz bu insanları tanımıyoruz, olabilir. Kurunun yanında yaşı yakma mantığı bence yanlış. Politik sonuçlar elde etmek için yolsuzluk dosyasına bakarsanız, bundan sağlıklı sonuç elde etmek mümkün değil. Yolsuzlukları devletin ciddi araştırma kurumları rakamlarla ortaya koyarlar, belgelerler. Şu anda medyadaki linç tavrı bana sağlıklı gelmiyor çünkü ben de aynısına maruz kaldım.

Soruşturma dosyası Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi'ne girilmemiş. Valinin, başsavcının haberi yok. Önemli bilgilerin bazı gazeteci ve eski polislerle paylaşıldığı iddia ediliyor. Bu nasıl değerlendirmeli?

Devlet içinde devlet budur. Bir zamanlar askeri vesayet vardı, şimdi Cemaat vesayeti var. Devlet bir tek olur. Yolsuzluk varsa Başbakan da olsa üzerine gidilir. Bu bilgilerin kimlere sızdırıldığı, neler hazırlandığı çok açık, Cemaat vesayetinin yansıması olarak görüyorum. Buna karşı her şeyin şeffaflıkla tartışılması gerekir. Cemaat politikaya bulaşmayacak, medyaya bulaşmayacak ve insanların güvenliğini tehdit etmeyecektir. Başbakan'ın, bakanların telefonlarının bir takım yollarla dinlendiği ortaya çıkmışsa artık bu iş milli güvenlik sorunu haline gelmiştir.