X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Paralel örgüt bana iftira attı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Paralel örgüt bana iftira attı

  • Giriş Tarihi: 26.3.2014 12:59

Metro Turizm’in patronu Galip Öztürk’le yaptığımız röportaj büyük yankı uyandırdı. Öncelikle şunu belirtmeliyim. Galip Öztürk, Türkiye’nin büyük şirketlerinden birinin sahibi. Binlerce kişi çalıştırıyor. Galip Öztürk’le ilgili olarak, değişik mahkemelerde, değişik tarihlerde açılan davalar var. Bunların çoğundan beraat etmiş, son olarak 2012’de tutuklanıp 14 ay hapis yattığı dava da Yargıtay aşamasında.

Galip Öztürk'le röportaj yaparken ortada durmaya özen gösterdim. O, 'Paralel örgüt'le ilgili iddialarını, mağduriyetlerini anlattı. Öztürk'e, kendisine atfedilen suçlamaları içeren iddiaları da sordum. Galip Öztürk'le yaptığımız röportajın önemli bölümleri, Sabah gazetesinde iki gün boyunca yayınlandı.

Yer sınırlı olduğu için röportajın büyük bölümünü Sabah'ta yayınlayamadık. Galip Öztürk'ün anlattıklarının daha iyi anlaşılması ve kafalardaki soru işaretlerinin giderilmesi için, röportajın tam metnini yayınlıyoruz.

İşte o röportaj:

Şaban Arslan: Gezi olaylarından sonra Türkiye'de çok sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Bu sıkıntı, 17 Aralık'ta hat safhaya ulaştı. Son dönemde sizin de sıkıntılı bir süreç yaşadığınızı biliyoruz. Nasıl bir süreç yaşadınız?

Galip Öztürk: 22-23 yıl önce ilk çocuğumu Hizmet'in Fatih kolejlerine vererek cemaatle tanıştım. Bu süreç içerisinde 22 yıldır da Hizmet hareketi benim için bu memleket için eğitime gönül veren insanların çocuklarımıza Allah korkusu, ülke sevgisi kattıklarına inandığım bir grup. Bana göre hala bu yanı da var aslında. Bu zaman içerisinde ben hiçbir zaman Hizmet hareketinin yönetim kadrolarında olmadım. Ama her zaman düzenli olarak kendilerine yardım ettim.

Ş.A: Fethullah Gülen'le tanıştınız mı hiç bu süreç içerisinde? İrtibatınız oldu mu? Temasınız oldu mu?

G.Ö: Ben onunla hiç tanışmadım. Hiç tanışmayı da düşünmedim.

Ş.A: Kimlerle görüştünüz? Kimlerle irtibattaydınız?

G.Ö: Bölge müdürleriyle, okul müdürleriyle. Özellikle İstanbul'da. Yıllarca İstanbul'da Fatih kolejlerinde… Bütün çocuklarımı da o okullarda okuttum.

Ş.A: Kimle irtibattaydınız?

G.Ö: Bugün Kuzey Irak sorumlusu olan Talip Büyük Hoca. Hala da 22 yıldır başladığım günden bugüne kadar kendisiyle diyalogum devam eder. Tabii süreç içerisinde benim yaşadığım sıkıntı yeni değil. Geldiğim noktada, Hizmet dışında kalan herkesin onlar için 'şüpheli' kişiler olduğunu anlıyorum. İlk operasyonu 2003 yılında yaptılar bana aslında.

Ş.A: Çocuklarınızı okullarında okutuyorsunuz… Hizmet var ortada. Sempati duyduğunuz bir hareket. Yardımları bu yüzden mi yapıyordunuz?

G.Ö: Kesinlikle… Sempati duyduğum bir hareket. Çünkü ben kazandığım paranın bir kısmını hayır işlerine yatıran bir işadamıyım. Milli Eğitim'e de okullar yapıyorum, camiler yapıyorum. #Sayfa#

Ş.A: Neler yaptınız mesela? Ne tür yardımlar yaptınız Hizmet için?

G.Ö: Yurt, okul, cami olarak düşünürsek, 30-35 kalem hayır işi yaptım. Bunların yine iki tanesi Kuzey Irak'ta. Hizmet hareketinin bugün de başında olan Talip Büyük arkadaşımızın talebiyle yaptım. 2003 yılında ilk operasyonu bana Organize Şube'de yaptıklarında benim haksız çıkar amacı elde ettiğimi düşündüklerini söylemişlerdi. Hocalar geliyor ve her yıl paralarını alıyorlardı. Sürekli ama hiçbir zaman 'Hayır'la dönmedikleri bir kapılarıydım ben onların. Son yıllarda, bu kadar hızlı büyümemin arkasında bir şüphe aramaya başladılar. Bu bende bir soğukluğa, uzaklaşma duygusuna neden oldu.


AGRESİFLEŞMEYE BAŞLADILAR

Ş.A: Yani çok fazla şey mi istemeye başlamışlardı?

G.Ö: Biraz daha agresif talepleri oluyordu. Makbuzsuz, belgesiz, faturasız para talepleri olmaya başladı. Birçok arkadaşım var, onlar da benim durumumda şu anda. Parasını alıyorlar… Biz bunun gibi birçok olay yaşadık.

Ş.A: Samsun'da sizin büyük bir okul yaptırdığınızı duydum. Bunu anlatır mısınız?

G.Ö: Canik Başarı Üniversitesi… O okulun kaba inşaatının tamamını ben üstlendim. O Samsun'daki …. (İsmini hatırlayamıyor) Hoca vardı o zaman. Samsun sorumlusuydu. Hizmet hareketinin. Soyadını bilmiyorum. Samsun'dan birkaç arkadaşıyla, bana, ofisime geldiler. Onlara dedim ki "Polisleriniz benim üzerimde kara oyunlar oynuyor. Finans kuruluşlarına, yabancı ortaklıklarıma, bankalara, çevreye kötü algı yaratıyorlar. Bu hak değil. Ben size yıllardır yardım ediyorum. Buna rağmen bunu yapmaya devam ediyorsunuz" dedim. "Böyle bir şey olamaz. Biz bu algıyı kaldırırız" yanıtını verdiler. Ben yine hayır yapmaya, bunlara yardım yapmaya devam etmek üzere Samsun'daki Canik Başar Üniversitesi'nin kaba inşaatını üstlendim. 4 milyon 650 bin lira nakit para verdim.

Ş.A: Bir siyasetçinin aracılık yaptığını duydum ben bu üniversiteye yardım yapmanız için…

G.Ö: Yani birkaç siyasetçi... İsim vermeme gerek yok. O gün benim gibi düşünen ama bugün aynı düşünmeyen insanlar bunlar.

Ş.A: Onlarda farklı mı düşünüyor şu anda?

G.Ö: Evet onlar da benim gibi… Hayır amaçlı bir iş yaptık orda. Ama yalnız dikkatimi çeken bir şey olmuştu. Hiçbir makbuz, hiçbir fatura getirmediler. Böyle bir şeye gereksinim bile duymadılar. Bundan rahatsız olmuştum açıkçası. Sonuçta yine o günlerde, Ömer Bilgiseven diye bir arkadaşımız vardı. Şimdi yabancı bir şirketin CEO'luğunu yapıyor. O günde Metro Holding'in CEO'suydu. Onların vasıtasıyla Ergun Hoca diye bir arkadaşla tanıştık biz. Bana gelip gitmeye başladıklarında yine bir talepleri vardı. Ve ben kendilerine Samsun'da da bir yatırım yaptığımı, hayır yaptığımı zannettiğimi ama bu para gerçekten orayı mı harcandı, başka yere mi gitti emin olmadığımı, bununla alakalı bana hiçbir kayıt, hiçbir belge sunmadıklarını söyledim. İşte o an, yıllardır bunların 'paralel polisleri'nin benimle ilgili yaptığı çalışmayı getirip benim önüme koydular. #Sayfa#

Ş.A: Ne zaman size ilk kez şantaj yapıldı? Şantaj diyebilir miyiz daha doğrusu size yapılanlara?

G.Ö: Tabii ki… Tamamen şantaj. 2011 yılının Eylül-Ekim aylarında para talep etmeye başladılar ve en son 2 milyon 750 bin liraya kadar düştüler. Ben bu parayı ödemeyeceğimi, fatura, makbuz almadan vermeyeceğimi söyledim.

Ş.A: Yani sizden açıktan para mı istediler?

G.Ö: Evet açıktan para istediler. Hayır olsa neden yapmayım.

Ş.A: Kim bunlar? İsim olarak verebilir misiniz?

G.Ö: İsim olarak vermekte bir mahsur yok. Yani onların İstinye'deki bölge hocaları. Ergun Hoca diye bir hoca.


'ORGANİZE SUÇLAR'DA DOSYAN VAR'

Ş.A: Niçin istiyor bu parayı? Ne diyor size?

G.Ö: İnşaat yapacaklarını söylüyor. Ama "İnşaatı ben yapayım" diyorum, kabul etmiyor. Ne yapılacağını görmek isteyen bir hayırsever olduğumu söylüyorum. Ben Bayrampaşa'da, Van'da ve Samsun'da üç tane İmam Hatip yapmak üzere imza atmıştım. Bunlarla bu süreç devam ederken. Bu para isteme trafiği bir 6 ay sürdü. En son Şubat ayının başlarıydı, 2012. Yine ortak tanıştığımız, bu hocalarla beraber işadamlarına giden şu anda da İstanbul'da onların içinde hangi görevlerde bulunuyor bilmiyorum. Mimar Sezgin Yılmaz diye bir arkadaşımız. Beni aradı bir gün. "Ya Galip abi" dedi. "Bu parayı versen iyi olur…" Ben de dedim ki "Sezgin kardeşim. İyi tamam, parayı verelim de siz benden belgesiz, makbuzsuz, faturasız para istiyorsunuz... Ben böyle bir parayı asla ödemeyeceğim. Bu arada da zaten bütçemi Samsun'daki 84 derslikli bir İmam Hatip'e ayırdım biliyorsun" dedim. Bundan önce de iki tane daha İmam Hatip'e imza atmıştım. Bunların projeleri yapılıyor. Artık açıktan hiç bir para talebini karşılayamayacağımı söyledim. O zaman Sezgin bana, Organize Suçlar Şubesi'ndeki dosyamdan bahsetti...#Sayfa#

Ş.A: Sezgin Yılmaz size, "Parayı vermezsen Organize Şube'deki dosyanı devreye sokarız" mı diyor yani?

G.Ö: "Sokarız" dediler. "Arkadaşları durduramıyoruz" dediler. Arkadaşları durduramayacaklarını söylediler. Ben de kendisine ellerinden geleni arkalarına koymamalarını söyledim…

Ş.A: Peki bu "durdurulamayan arkadaşlar"la tanışma imkanınız oldu mu? Kim olduğunu biliyor musunuz bunların?

G.Ö: Tabi tabii, hepsini biliyorum. Hepsini delil olarak veririm yani. Neticede Ömer Hoca, Ergun Hoca... Soy isimlerini de temin edebilirim.

Ş.A: Hoca derken bugün gündeme gelen imamlardan mı bahsediyorsunuz?

G.Ö: İmam imam... Yani bunlar işadamlarıyla organizasyon yapan imamlar.

Ş.A: Ömer Hoca dediğiniz, şu polis imamı Kozanlı Ömer mi yoksa?

G.Ö: O Ömer Hoca'dan bana bahsettiler. Kozanlı Ömer Hoca'dan… Ömer abi diye bahsediyorlardı. Polise o bakıyor. "Onu getirirsek parayı verir misin" deyince… Tabii bunlara bir defa rest çekmiştim artık. Kozanlı Ömer hocayla görüşmeyi kabul etmedim ben. Ben Kozanlı Ömer olarak bilmiyordum şimdi yukarda Allah var. Ama sonra bu olaylar çıktığında, bana getirmek istedikleri Ömer abinin o olabileceğini düşünüyorum.


SEVGİLİLER GÜNÜ'NDE AMERİKA'DAN 'KAÇ' TELEFONU

G.Ö: Şubat 2012 başları. Benim onlara "Hayır" dediğim günler. Benim Amerika'da çocukluk arkadaşım var. İsmail Tüysüz. Orlando'da yaşıyor. 14 Şubat hiç unutmuyorum, Sevgililer Günü akşamı beni aradı. Pensilvanya'dan gelen bir arkadaşının, parayı vermediğim için bana operasyon yapılacağını söylediğini anlattı. Kararın Pensilvanya'da alındığını oradaki abilerden duyduğunu söyledi. "Galip Abi'nin ekmeğini yedik" diyerek haber vermek istemiş. İsmail Tüysüz kardeşimiz de zaten bunları dava konusu yapmayı düşünüyor. Kendisiyle konuştuğumda "Beni şahit yazdır" demiştir. Kararın Pensilvanya'da verildiğini, ufak kararların dahi orada onaylandığını söylemiştir. Yargı sürecinde hepsini kullanmayı düşünüyorum. Abdüsselam Ergün Çolak adındaki bir arkadaşım, 14 Şubat akşamı aradı ve "Cadı kazanını terk et, bu memlekette yaptıkların yeter. Senim başına bunlar çok büyük çorap örmek istiyorlar" dedi. Yani bana "Çık ülkeden" diyor. "Hayır ya nereye gideceğim ben. Bende 9 tane çocuk, on binlerce insan. 50-60 tane şirket. Biz Anadolu sermayesiyiz. Bu ülkede sistem yaratmaya çalışırken kaçacak gidecek bir yerimiz yok" dedim. 25 Şubat. Yani 11gün sonra bir cumartesi günü, öğle üzeri… Kahvaltımı yaptım. Cumhuriyetköy'den Polenezköy'e gelirken önümü kesti polisler. "Yurtdışına kaçıyordu" diye bir operasyonla beni gözaltına aldılar. Neden gözaltına alındığımı ancak şubeye gittiğimde öğrendim. Borsa manipülasyonu yapmaktan gözaltına aldıklarını söylediler. Esasında sonra kanunları araştırdım. Borsa manipülasyonu ki Allah nasip etmesin bize haram parayı. Borsa manipülasyonu yapmanın bir Organize Şube operasyonu olamayacağını öğrendim. Tabii arkasından, 90'lı yılların başında, 22 yıl önce bir otobüs firması sattığım, adı başka işlerle anılmış, cezaevinde yatan, hayatımda iki defa gördüğüm bir şahsa benim zenginliğimin nerden geldiğini, kazancımın nerden geldiğini söyletiyorlar. Yattığı cezaevinde baskı yaparak, aleyhimde ifade verirse kendisine yardımcı olacaklarını söylüyorlar. Yani mahkeme sürecinde kendisine tahliyesini sağlamaya varan yardımlar yapacaklarını… Yeter ki Galip Öztürk hakkında kendi yazdıkları yazıyı imzalaması konusunda baskı yapıyorlar. Bunların hepsi yazılı, delilli, mektuplu. Sonuçta sayın Muammer Akkaş (savcı) bir militan edasıyla dosya hazırlıyor. Hizmet'e hakaret ettiğim, el altından polisler tarafından bana söylendi. Çünkü ben, karşılıksız bir parayı vermedim, sonra Hizmet hakkında direnç gösterdim. Bunun bir hayır işinin dışına çıktığını, artık bunların zaptedilemez bir hale geldiğini, Türk polisi ve yargıyı da kullanarak bu parayı vermem için baskı yaptıklarında, ben de bir vatandaş olarak insani tepkimi gösterdim.#Sayfa#

Ş.A: Siz ilk zamanlar tabii hayır için yapıyordunuz bu yardımları. Son dönemlerde şöyle bir şey için yapmış olabilir misiniz? Ticari ilişkilerimde, ticari hayatımda sıkıntı yaşamayayım diye bu yapıya para verdiğiniz, ekstradan işler yaptığınız oldu mu?

G.Ö: Şimdi bu Samsun'daki okula kadar asla böyle bir şey olmadı. Çünkü hep gönüllü, inandığım, ülkeye kaliteli çocuklar yetiştiren, alnı secdeye değen kardeşlerimiz olarak gördüğüm insanlardı bunlar. Ben bir hizmetin, bir grubun, bir cemaatin adamı olmayı hiçbir zaman seçmedim. Kızılay'a da kan merkezi yaptırdım. Milli Eğitim'e de onlarca okul yaptırdım, Diyanet'e de yurtlar, camiler yaptırdım. Onun için ülkeye hizmet eden, insanlara hizmet eden, onları barındıran, onlara ülkenin geleceğinde dürüst bir toplum yaratmada destek verdiğine inandığım herkese yaptığım gibisini de yapıyordum bunlara, biraz daha önde tutarak. Çünkü Türkiye'yi dünyada temsil eden bir grup olarak, ülkemizi tanıttıklarını düşünüyordum bunların. Taa ki 2009 yılına kadar. Sonra ben 2009 yılından sonra bu fikirden vazgeçmiştim. O andan itibaren üzerimdeki baskı çok artmıştı. Bununla beraber kafamda kuşkular oluşmuştu.


PARALEL YAPI TİCARİ İLİŞKİLERİMİ BOZDU

Ş.A: Dini cemaat dışında bir yapı olduğundan mı şüphelendiniz?

G.Ö: Ee tabii kuşku oluşmuştu. Bugün Başbakanımızın gördüğünü, ben 2009 yılında görmüştüm ve inanmıştım. Bunlardan, bizim ülkemiz adına, devlet adına değil, Hizmet'in selameti adına işler yaptıklarına ilişkin şeyler duyuyordum artık. Bu andan itibaren korkmaya başlamıştım ve uzaklaşmam gerektiğini düşünüyordum. Samsun'daki üniversiteyi biraz kafam karışıkken yaptırdım. Yani hayırla üzerindeki şerri atmak arasındaki bir duyguyla yani… Sadece avanta saysaydım vermezdim tabii. Sorduğunuz sorunun cevabını almak isterseniz, esasında biraz da o dönem bankalar, yabancı ortaklar, yurtdışından bulduklarım, her şeyime bütün referanslarıma paralel yapının polisleri kötü referans veriyorlardı.

Ş.A: 25 Şubat 2012 günü geldiler sizi gözaltına aldılar. Organize Suçlar Şube Müdürlüğü'ne götürdüler. Sonra…?

G.Ö: Gözaltına aldılar, gittik. Ellerinde hiçbir şey yoktu. 18 yıl önce amcamın damadının adının karıştığı bir cinayette beni azmettiricinin azmettiricisi olarak suçluyorlardı. Tanımadığım insanların ölümüyle alakalı bir dosya. Adımın geçtiği bir dosyada saçma sapan toplama dinlemelerle, bir iki tane hırsızdan alınan zorlama ifadelerle gelip, 19. Ağır Ceza Mahkemesi'nin karşısına çıkardılar beni. Organize polisleri, suçsuz yere alıp tutukladılar, suç bulmak için uğraşıyorlar. Ve oradan müebbet hapis cezası aldım.

Ş.A: Kaç ayrı suçlama yönelttiler size?

G.Ö: Operasyonu yaptıklarında "Borsa spekülasyonu yaptın" demişlerdi. Borsa'dan bir şey çıkmayınca, sonradan başka suçlar çıkarmaya başladılar. 19 ayrı eylem, borsa hariç. Bu 19 ayrı eylemin 16'sından beraat ettim. Ceza aldığım bu üç tanesini anlatmak istiyorum. Biri, grup şirketlerimizden birinin Bolu'da otogar ihalesine girmemesiyle ilgili. Aldığım ceza bu. Girmediğim ihaleden ceza aldım yani. Bir diğeri, Samsun'da bir internet sitesinden iki arkadaş, Galip Özürk hakkında Organize Şube polislerinin uydurma operasyonuna ilişkin gazetelerde çıkan haberleri kullanarak bana hakaret ediyorlar, aşağılayıcı kötü haberler yapıyorlar. Tanımıyorum kendilerini. Biz de davalar açıyoruz sitelerini kapattırıyoruz. 10 bin lira tazminat kazanıyoruz. Bu arada bunlar yeni siteler kurarak yazmaya devam ediyorlar. Basın danışmanım olan Necmi Hatipoğlu da Samsun'un çocuğu olduğu için. Diyor ki "Ben sizin ağabeyinizim. Bu yaptığınız ayıptır, günahtır. Bu işlerin sonu iyi olmaz" diyor. Hepsi bu kadar ama... Küfür yok, hakaret yok. Necmi Bey'in bu yaptıkları hakaret sayılıyor, hakaretin azmettiricisi olarak, iki çocuktan 2 sene 1 ay, 2 sene 1 ay. 4 sene 2 ay oradan ceza aldım. Bu eylemlerin tarihi 2 yıldan eski. Yani eğer bu suç örgütü varsa suç işliyorsa bu, her gün suç işlemeye devam ediyorsa polis de bunu görüyorsa neden buna daha önce operasyon yapmıyor.

Ş.A: Bir de sanıyorum Bolu'da Cafer'in Yeri diye bir tesise el koyduğunuz iddiası var dosyanızda. Gerekçeli kararınızı okudum da ben. Bir aile şirketiymiş orası. Kırk adamla işyerini basıp onların elinden aldığınız ve bir Mardinli gruba teslim ettiğiniz iddia ediliyor.

G.Ö: Yani bu şimdi çok komik, trajikomik bir olay. Çünkü o çocukların babalarını ben, ticaret hayatına başladığım yıllardan tanırım. Bolu Dağı'nda Cafer Usta'nın yeri diye bir yerin sahibiydi. Babaları rahmetli olunca bizim tesislerimizde onlara bir yer verdik ve işletiyorlardı. Yanlarına Mardinlileri ortak almışlar. Anlaşamıyorlardı. Ben de İstanbul'dan Ankara'ya giderken bunların arasına girip barıştırayım, ortak olsunlar dedim. Birisinde sermaye var, birileri işi biliyor diye aracılık ettiğim bir işti. Organize polisleri bunları, "Galip Öztürk hakkında davacı olun" diye zorla mahkemeye getirdi. Yani bu olay olmuş iki yıl önce, siz iki yıl sonra gidiyorsunuz. Oradaki insanları zorla getiriyorsunuz ve davacı yapıyorsunuz. #Sayfa#

Ş.A: Oradaki ifadelerden bir tanesi benim çok dikkatimi çekti. Bir kadın, işletmecinin kızı sanıyorum. Şöyle bir ifade kullanıyor. Diyor ki "Ben Galip Öztürk'le konuşmaya bile korkuyorum…" Nedir bunun anlamı? Siz insanları korkutuyor musunuz?

G.Ö: Bunun anlamı şu. Mahkemedede tutanaklarda da vardır. Diyor ki Galip Bey gelip geçerken abimle konuştu. Bize bu kadar sermaye, bu kadar para yardımı yapmasaydı batmazdık diyor. Çok komedi. Yani ben orada onların yaşaması için onlara karşılıksız geri almaksızın yardımlarda bulunmuşum. Suçumuz buydu oradaki yani. Zaten mahkeme heyeti bunu gördü. Ondan beraat ettim.


BİTMEYEN TALEPLER BAŞLIYOR, BATAN İŞADAMLARI

Ş.A: Şimdi genel olarak baktığımda, dosyaya yüzlerce telefon tapesi koymuş polis. Ciddi bir soruşturma yapılmış, dinleme süreci yaşanmış. O dosyayı okuyunca, ciddi bir suç imajı doğdu bende…

G.Ö: Emek harcanmış evet. Devletin polisine, parasına, emeğine yazık edilmiş. Bir insanı yok etmek üzere. Çünkü onlar için ben 2009'dan sonra bir tehlikeyim. Bunların Türkiye'nin önümüzdeki dönem geleceğinde tehlike arz edeceğini, polisin, yargının, bu ülkenin, artık imamların, abilerin talimatıyla yönetileceğini öngörmüşüm ve bu yönde söylemlerde bulunuyordum. Tabii bu kadar güçlü olduklarını bilmiyordum. İnanın bir işadamı olarak bu kadar güçlü olduklarını bilseydim, bu kadar çok konuşmazdım. Daha ölçülü olabilirdim, daha dışarıda kalabilirdim. Ama ben gerçeği görmüştüm. Bugün Başbakanımızın da gördüğü gerçeği, o gün görmüştüm. Sonuçta bu gerçeğin bedelini, onlara parayı ödemeyince yani bir yerden ilmek hesabı söküyorlar, bir başlıyor almaya. Kurban parasıyla geliyorlar, çocuğunuzun okuldaki velisi diye geliyorlar. Sonra sizden artık almaya başlıyorlar. Ufak ufak almaya başlıyorlar. Her şekilde her ortamda ve her kılıkta olabiliyorlar. Onun için bu beni ürkütüyordu. Ülkemin geleceği adına ürkütüyordu. Çocuklarımıza bırakacağımız ülke adına bundan çok rahatsız oluyordum. Ve bu söylemlerde bulunuyordum. Hala inandığım şu var. Onlarca yıl benim gibi görmeyen birçok devlet büyüğümüz oldu. Hala Hizmet hareketinde çok masum, çok gönülden bağlı, hatta karnı doymayacak kadar bir parayla, hatta hiç para almadan hizmet eden, Allah diyen birçok güzel kardeşlerimiz var. Benim gibi düşünen birçok velimiz var, işadamımız var. Bunları bugün de görüyorum. İsimlerinden bahsetmem doğru olmaz şimdi. İşyerinin sermayesini artık en son oraya verip işlerini batıran birçok arkadaşa da şahidim. Bütün bu yaptığımız hizmetlere rağmen, haksız yere, bir 'iftiraname'yle 14 ay hapis yatmamın, yaptığım hizmetlere karşılık bir bedel olduğunu düşünmüyorum. Çocuklarıma, hayatımda hiç haram lokma yedirmedim. Herhangi bir tespit olduğunda, bütün malımın mülkümü devlete, Kızılay'a bağışlamayı kabul eden kardeşiniz olarak diyorum ki artık bunlar Türkiye için tehlike olmuştur. Bunlar şu anda hükümetin demiyorum, devletin tüm birimleri için bir tehlikedir.


2003'TEN BERİ ÜZERİME GELİYORLAR

Ş.A: 150 yılı aşkın bir hapis istemiyle yargılandınız. Kaç yıl hapis cezasına çarptırıldınız?

G.Ö: Evet maalesef. 11.5 yıl hapis cezası aldım, şu an dosya Yargıtay'da. 19 ayrı eylemden 145 yıl 150 yıl ceza isteniyordu. Muammer Akkaş iftiranamesi 150 yıl ceza istiyordu. Ben sonucunun beraatla sonuçlanacağına samimiyetimle inandığım, Allah'a inandığım kadar inandığım bir dosyada suçlandım ve 14 ay yattım. Ama en önemlisi, 2003 yılından bugüne kadar , "Bu parayı nasıl kazanıyor, nerden kazanıyor, neden bize daha fazlasını vermiyor…" gibi gerekçelerle üzerime geliyorlar. Paralel yapıya bağlı polisler, organize şubede benim hakkımda çete, mafya, çıkar amaçlı suç örgütü deyip, uluslar arası tüm ortaklık görüşmelerimizin, bankalarla ilgili finans görüşmelerimizin, yani ticareti daha ilerilere taşımamızın önünü kesmişlerdir.


BEN HİZMET İÇİN TEHLİKEYDİM ARTIK

Ş.A: Ekonomik olarak kaybınız oldu mu?

G.Ö: Ee tabii ki. O kadar intikam duygusu içerisindeler ki. Üst düzey tüm yöneticilerimizin yüzde 90'ının istifa edip kaçmasına neden oldular. Birebir görüşerek. Ben burada şuna dikkat çekmek istiyorum. Eğer birisi onlar için kötüyse kara listelerine girmişse siz ağzınızla kuş tutsanız her şeyiniz düzgün olsa, her şeyiniz dürüstlük içerisinde olsa yapacağınız hiçbir şey yok. Onların kara listesindesiniz artık. Siz onlar için Hizmet'in selameti için bir tehlike arz ediyorsunuz demektir. Ben onlar için bir tehlikeydim artık. Ben bunu yaşadım son 22 yılda. Aldığım tecrübe bugüne kadar onlara veren, inanan, hala da bu gerçekleri görememiş, on binlerce belki yüz binlerce kardeşimizin Hizmet hareketine halisane duygularla hizmet ettiğini inanan, gören, bilen ve onu yaşayan birisiyim. Ama bunların gerçekten, Hizmet'in selameti adına yapamayacakları yok. Ben bunu gördüm ve yaşadım. Bu duyguları bana yaşattılar. Ve tutuklama istemiyle içeri aldıkları davalardan birisi bu SPK dosyası, birisi de 22 yıl önce otobüs firması sattığım ve hayatımın hiçbir döneminde görüşmediğim bir şahısla gidip protokol yaptıklarına inanarak beni tutuklamışlardı. Muammer Akkaş savcımız beni örgüt lideri diye tutukladı, sigortalı çalışanlarımı, üst düzey şirket yöneticilerimin tamamını örgüte soktu. Beni tutukladıktan sonra, ne buldularsa yakıştırdılar. Samsun'da beni yolda çevirince "Yanlış uygulama yapıyorsun" diye tartıştığımız polis komiserini bile hakkımda açılan davaya kattılar.
Bir tane örnek anlatacağım. Bu operasyonu yaptıklarında, çocukluk arkadaşım olan Mehmet Tekin de dosyaya dahil edildi. Emekli yarbay, jandarma. Şirketimizin koruma müdürü. O gün bindiğim araba da şirket arabası. Evimin önüne gelmişti Mehmet Bey. İki tane silahı var, ruhsatlı. Bir tanesini arabanın içinde koltuğun altına koymuş. Beylik tabancası benim elimle hiç tutmadığım, dokunmadığım bir silah. Bu 19 tane eylemi, terör mahkemesine götüren özel yetkili savcımız Muammer Akkaş, bu silahı Beykoz Adliyesi'ne gönderdi. Benim olmayan, elimle tutmadığım silahtan 24 ay ceza verdiler bana. Hakim Abdulgaffar bey'e dedim ki "Sizin isminizin bir anlamı var. Allah'tan korkmadın m" dedim. "Bana sizi öyle bir anlattılar ki terör örgütü lideri gibi gösterdiler" dedi.
Bu silahla ilgili beni Beykoz adliyesine götürürken öyle bir güne ayarladılar ki. Şöyle: Bizim Kavacık'ta 40 yıllık yapılarımız var. Belediyeden tadilat izni aldık, dekorasyon yapmışız. Beş yıldır da Sampi markası ile pide restoranı işletiyoruz.
Ve o Beykoz'daki mahkemenin gününün bir gün öncesinde Büyükşehir Belediyesi'ne gitti organize şube polisleri. Şu anda belediyede buna şahitlik yapabilecek insanlar var. Organize şube ekipleri belediyeye gitmişler, "Şu gün şu saatte orayı yıkacaksınız" demişler. Tam o saatte beni oradan, Sampi'nin önünden geçiriyorlar ki iş yerimin yıkıldığını göreyim diye… Organize şube ekipleri ordaydı, tanıdığım simalardı. Bana izlettirerek yıktılar orayı. Cezaevi ring arabasının yolunu değiştirip, özellikle oradan geçiriyorlar beni. Ring arabasını küçücük penceresinden izlettirdiler bana. Mahkeme bitti, geri gelirken yıkılmış haldeydi. Aynı noktadan geçirdiler. Ben üzüleyim diye yaptılar bunu.#Sayfa#

Ş.A: Bu binayla ilgili belediyeye rüşvet verdiğinize ilişkin bir iaddia var sanıyorum.

G.Ö: Rüşvet falan yok. Rüşvet vermeyiz demişim. Vermek istemiyoruz, tapelerde var bu. 200 bin lira bir para istiyorlar. Biz de "Hayır vermeyiz. Bir eksik varsa, yıkar yeniden yaparız ama rüşvet vermeyiz" diyorum.
Ayvacık benim doğduğum köy. Nahiyeydi kasaba oldu. Bugüne kadar 40-50 milyon lira kadar okul, yurt, cami, hayır yaptım oraya. O ilçeden üniversite kazanan çocukların tamamına burs vermem hariç.

Ş.A: Ayvacık'taki bir minibüs hattı hikayesi vardı size atfedilen suçlar arasında.

G.Ö: Ayvacık-Samsun arasında bir hat ihalesi yapıyor Ayvacık Belediyesi. Belediye Başkanı, kepçesi, dozeri, greyderi, belediye başkanın makam aracı… Her şeyiyle alakalı o köyden yetişmiş bir iş adamı olarak bana aksediyor. Ben de yardım etmeye çalışıyorum. 100 bin liralık bir ihale açmışlar. Biz de kendi profesyonel ekibimizi gönderdik. Nasıl yardımcı olabileceğimizi, nasıl daha konforlu ilçeden Samsun'a seyahat edebilecekleri konusunda onlara destek verdik.

Ş.A: Minibüs hatlarını ele geçirdiğiniz iddia ediliyor? Belediye Başkanı'na rüşvet verdiğiniz iddia ediliyor?

G.Ö: Yaa ele geçirmemize bir bakın Şaban Bey. Ya nasıl bir rüşvet alsın çocuk. Garibanın teki. Öyle rüşvet de yemez zaten, çok inançlı. Hepsi 100 bin liradan bahsediyoruz. Ben oraya 50 milyon hayır yatırımı yapmışım ilçeme. 100 bin liralık bir ihale açıyor. Biz bu parayı hibe ediyoruz. Orda ki minibüs hatlarını kuruyoruz. Ben de diyorum ki bunu şirket üzerinden yapın. Ayrıca ben cebimden şirkete vereyim. Çünkü buradan bir gelir temin etmeyeceğiz. Yani o kurduğumuz sistemde, ihaleyi alıp kurduğumuz sistemde şirketin bir lira kasasına girmiş bir menfaat yok. Şirket bu ihaleyi alıyor

Ş.A: Orda şöyle bir şey yok mu? Haksız bir rekabet var sanki. Sizin Türkiye genelinde geniş çaplı bir otobüs ağınız var malum ama. Karadeniz sahil bölgesinde, ara hatlarda bile otobüs minibüs çalıştırıp küçük esnafı mağdur ettiğiniz yönünde şeyler duyuyorum ben.

G.Ö: Şimdi bu kişilere göre değişir. Neticede Türkiye değişiyor, dünya değişiyor. Bugün AK Parti'nin 2002 yılında aldığı Türkiye ile bugünkü Türkiye çok başka yerlerde. Kayseri'nin herhangi bir ilçesini düşünün. Oradan iki tane belgesiz otobüsle İstanbul'a yol taşıyıp otogarda insanları indirip Büyükçekmece'ye Sarıyer'e vatandaş Kayseri'den geldiği paradan daha fazla para ödeyerek evine ulaşmaya çalışırken Metro Turizm gibi kurumsal büyük firmalar, ne yapıyorlar vatandaşı evinden alıyorlar, otogarda indiriyorlar yine evine kadar bırakıyorlar. Yani artık elektriksiz, susuz, yolsuz köy kalmamışken hizmette sınır anlayışını Türkiye'de bir noktadan çok önemli noktaya taşımış bir Ulaştırma Bakanlığımız varken 1930'ların yasasıyla yönetilen ulaştırma sektörünün atladığı çağa bakın, bir de düşünün ki kötü, sağından solundan içine eksoz dumanı giren arabalarla ilkel taşımaların, belgesiz taşımaların ortadan kaldırılması için kurumsal firmaların bakanlığımız tarafından teşviki ve bu konuda yeni yasaları var. 70 yıl, 80 yıl bu ülkede yasalar yenilenmemiş. AK Parti iktidarına kadar 1926'lardaki ulaştırma yasasıyla ve günlük kişiye özel yönetmeliklerle yönetilmiş bir sektörün temsilcisiyiz. Aynı zamanda bir sorumluluğum daha var 2000 yılında Türkiye'de kurulmuş üç tane otobüs terminalinden birisi İstanbul'da Uluslar arası Anadolu Otobüsler Derneği'ydi. Bu derneğin başkanlığına geldiğimiz gün Türkiye'nin 81 vilayetinde dernek olması gerektiğini, otobüslerin bir çatı altında toplanıp taşımacılar örgütlenmesi gerektiğini ve bunları bir federasyon çatısı altında toplamamız gerektiğini düşünerek işte burada da gördüğünüz gibi Türkiye Otobüsler Federasyonu'nda aynı zamanda da kurucu başkanlığını yaptım. Sektörün de hala da onursal başkanı olarak görev yapmaktayım. Bununla yetinmedi bizim sektörümüz. Dünyada karayoluyla insan taşımacılığı konusunda Türkiye örnek bir ülke. İnsana verilen değer konusuna örnek bir ülke. Eğer birilerinin hakkı değil, o birilerini kurumsallaştırma yolunda kalıplaşmış fikirleri ortadan kaldırma yolunda yaptığımız hareketler başka bir hareket değil. Bunu da şuradan anlayabilirsiniz. Bizim sektörümüz bununla da yetinmedi. Türkiye otobüsleri bir federasyon çatısı altında toplamakla yetinmedi. Türkiye'de bir ilke imza attık biz arkadaşlarımızla. Ne yapmamız lazım? Ne yok Türkiye'de dedik? Türkiye'de bir sivil toplum örgütü yok ki herhangi bir sektörde dünyadan üyeleri olsun. Biz Türkiye'de biz Uluslar arası Taşımacılar Birliği'ni kurduk. Şu anda 13, 4 tane de talepli 17 ülke şu anda bizim üyemiz. İnşallah bu yılın sonunda 60'lı 70'li rakamlara ulaşarak Türkiye'yi nasıl karayolu insan taşımacılığı bir üretim merkeziyse dünyada taşımacılıkta da lider bir ülke olma yolunda da adımlarımız var.

Ş.A: Şubat'ın 25'inde gözaltına alındınız. Sorgu, savcılık, sonra tutuklandınız ve yargılandınız, 11 küsur yıl hapis cezası aldınız. 14 ay sonra serbest kaldınız, tahliye oldunuz. Bu süre içerisinde serbest kalmak için sizi hapse attığınızı düşündüğünüz insanlara herhangi maddi menfaat sağlama gibi bir girişiminiz oldu mu? Sizden bir şey talep ettiler mi? Şunu şunu yaparsanız serbest bırakırız gibi şeyleri oldu mu?

G.Ö: Tabii bu işten çıkar amacı gütmek isteyen birçok insan oldu. Gelip gidildi. Ama ben şunu söyledim. "Suç işleyerek girmediğim bir yerden ömrümün sonuna kadar özgürlüğüm elimden alınacak dahi olsa ben hiç kimseye bir bedel ödemeyeceğim. Hatta pahalı bir avukatı da avukatlığımdan azlettim. Sadece genç bir kardeşimizin beni savunmasını istedim ve benimle alakalı iddianamemi okuduğunuzu söylediniz. Ben 14 ay tutuklu kaldım. İddianamemin tek bir sayfasını dahi okumadım.

Ş.A: Niye okumadınız?

G.Ö: Çünkü bana her şey onun içinde bir iftiraydı. Savcı Muammer Akkaş'ın iddianamesi değil, 'iftiranamesi' o. Suç işlememiştim. Hiçbir suç işlemeyen birisinin, hakkındaki iddianameyi okuması için orda bir suç işlemesi lazım. Sadece bana sorulan sorulara cevap verip haykırmak istiyordum çünkü. Ordaki iğrenç, iftiranameleri okuyarak kendi psikolojimi daha fazla bozmak istemediğim için okumadım.

Ş.A: Gözaltına alınma ve tutuklanma kararınızın Pensilvanya'da alındığını düşünüyor musunuz gerçekten.

G.Ö: Ben demiyorum. Yaşadıklarım beni bu duyguya, bu düşünceye buraya taşıdı. Ve bunu da şahitlendirebileceğimi, delillendirebileceğimi söylüyorum. Uyarının 14 Şubat'ta bana Pensilvanya'dan, Amerika'da Orlando'da yaşayan bir çocukluk arkadaşımdan İsmail Tüysüz adında bir kardeşimden geldiğini, bana Türkiye'yi acil terk etmem gerektiğini, parayı vermediğim için 15 gün içerisinde operasyon yapacaklarını söylüyordu, haykırıyordu. Ona da bunu, daha önce benim ekmeğimi yiyen ve Pensilvanya'da Hizmet hareketinin içinde bulunan biri anlatmış bunu. "Bu vebali taşımak istemedim. Bizim abiler karar aldı. Galip Abi'ye operasyon yapılacak. Ve o kadar kötü bir şey yapılacak ki bir daha çıkamaz" demiş. İsterseniz bana bunu anlatan arkadaşımın telefonunu verebilirim. Arayın aynı şeyi size de anlatsın. İsterseniz canlı yayına bağlarsınız telefonda. Ülkesini seven, vatanını herhangi bir grubun bir hareketin eline bırakmak istemeyen çok güzel bir kardeşimiz, atlar gelir buraya hatta.#Sayfa#


HOCA'NIN HABERİ OLMADAN OPERASYON YAPILMAZ

Ş.A: Operasyon talimatını Fethullah Gülen'in verdiğini mi düşünüyorsunuz?

G.Ö: Öyle demedim. Sadece Pensilvanya'daki abilerin, benim operasyonumu konuştuklarını ve benim bildiğim kadarıyla da Hoca Efendi'nin haberi olmadan hiçbir iş adamına operasyon yapılmadığını, zaten ben 5 yıl öncesinden artık biliyordum. Hatta polisteki atamaların, yargıdaki atamaların, devlet bürokrasisine girecek kişilerin isim listelerinin oradan onaylandığını ben zaten 2009 yılından beri çözmüştüm.

Ş.A: Nasıl çözmüştünüz?

G.Ö: Yaşadıklarımdan çözmüştüm.

Ş.A: Hiç davet geldi mi size Pensilvanya'dan?

G.Ö: Onlara uzak birisi değildim ki. İçlerinden birisiydim ben. Yardım eden, her ihtiyaçlarına cevap veren, onlarla gurur duyan. Dünyada Türkiye'yi tanıttıkları için minnet duyan bir vatandaştım. Hizmetin selameti bir kişinin değil bir ülkenin bile olacağı sohbetlerin içerisinde kaldığım zaman bu korkularım başlamıştı. Ve olaya biraz daha dışarıdan bakmaya başlamıştım.

Ş.A: Gitmeyi düşünmediniz mi Pensilvanya'ya hiç?

G.Ö: Hiç düşünmedim. Talepler oldu. Hep reddettim. Çünkü ben Hizmet'in değil hizmetlerin adamı olduğumu, bir tarafın yanında bulunamayacağımı söyledim arkadaşlara. Ve hiçbir zaman da gitmeyi kabul etmedim.

Ş.A: Şöyle bir şey daha geldi benim kulağıma. Size atfen şöyle bir şey geldi kulağıma. Sizden "Kazancının, cironun yarısını düzenli olarak bize verirsen seni rahat bırakırız" gibi bir talep geldiği şeklinde…

G.Ö: Hayatımda yapmayacağım tek şey iftiradır. Allah bana nasip etmesin. Çünkü bende 6 tane kız 3tane erkek çocuğu var. Birçok çocuğun da sorumluluğunu taşıyorum. Çocukları da çok seviyorum. Hatta Beykoz'da Cumhuriyetköy'de onlarla yetinmedim. Sosyal Hizmetler'e bir Sevgi Evleri Projesi yaptırdım. Orda 78 tane çocuğum benimle komşu yaşıyorlar. Çocukları çok severim. Toplumdaki tüm çocukları kendi çocuğum sayarım. Hizmet Hareketi'nden bana böyle direk olarak talep gelmedi. Ama böyle yönlendirilmeye çalıştığımız oldu. Bazı arkadaşlarımız, bu davranışları yapan arkadaşlarımız, Hizmet hareketine gelirinin belli bir dilimini, ortaklıklarının belli bir bölümünü vermeye devam eden arkadaşlarımızdan böyle telkinler oldu. Ama böyle bir baskıyla karşılaşmadım.


200 MİLYON DOLAR KAYBIM OLDU

Ş.A: Toplam olarak bir kayıp telaffuz etmeniz mümkün mü? Yani "Benim şu kadar kaybım oldu" diye bir şey söyleyebiliyor musunuz?

G.Ö: Tabii bu mali olarak arkadaşlarımız kabataslak 200 milyon dolar civarında bir kaybımızdan bahsediyoruz. O dönemde yine ispat edebileceğimiz, yine altımızda Şekerbank'ın Genel Müdürlüğü var. İş Bankasıyla çalışıyorduk, Halkbank'la çalışıyorduk. Ziraat Bankası'yla ilişkilerimiz başlamıştı. Bütün bankalarla şu anda 2012 yılından bu operasyonun başladığı günden beri çalışabildiğimiz Hizmet hareketinin kötü algı yönetimine rağmen çalışabildiğimiz üç beş banka, bizimle ilişkilerini dondurdu. Ve onun komşularımız olduğu için aşağıdaki arkadaşlar BDDK tarafından kendilerinin aranarak kredilerinin geri çağrılması, şirketlerin zor duruma düşürülmesi konusunda kendilerine baskı yapıldığını zaten itiraf ediyorlar. Bu konuyu da yargı sürecinde kullanacağız inşallah.

Ş.A: Yanınızda polisler, polislikten istifa etmiş, hakimlikten istifa etmiş, savcılıktan istifa etmiş, eski polisler çalıştırdığınıza ilişkin iddialar var. Bu doğru mu? Ticaret yaparken karşılaştığınız sıkıntıları gidermeleri için gerçekten bu tür insanlarla çalışmayı tercih ettiğiniz doğru mu. Bu tarz insanların şirketinize bu paralel yapı tarafından yerleştirilmiş olabileceğine ilişkin bir kuşku duydunuz mu hiç? Ajanlık hikayeniz var mı mesela? 17 Aralık'ta gözaltına alınan Rıza Sarraf'ın etrafında polislerden bir çember kurulduğuna ilişkin iddia var. Size böyle bir şey yapıldı mı?

G.Ö: Şimdi tabii bizim yanımızda da polislikten ayrılmış kardeşlerimiz, bir sürü güvenlik şirketlerimiz var. Bizim hizmet aldığımız güvenlik şirketleri var. Bunların da vasıtasıyla biz birçok emekli polis yanımızda çalışmıştır. Hakimlikten ayrılmış, polislikten ayrılmış bir sürü hukukçumuz, hukuk büroları da vardır. Ama bunların ne denli, kime bağlı, hangi istihbarat birimine bağlı çok bunlarla ilgilenmeyiz. Çünkü yapmak istediğimiz her hamlenin, yapmak istediğimiz her ticaretimiz SPK standartlarına uygun olsun. Bizim her şeyimiz açık olsun. Bununla mücadele ederken herhangi bir kişiden, kurumdan, zaten devletten ihale alan, devlet bankasından kredi alan. Böyle bir yanımız yok. Veyahut bir yol inşaatı alalım. Böyle bir işimiz yok. Biz hizmet sektöründe büyümeye çalışan, bugün Afyon'da Sandıklı'da domates seralarından Samsun'da Bafra'da pirinç fabrikası kuran, işte tam bu operasyon öncesinde Samsun Organize Gıda Sanayi'de bir süt ürünleri fabrikası, günde 100 ton süt işleyecek fabrika. Temelini atmıştık, kaba inşaatını şimdi bitiriyoruz inşallah. Bir çikolata fabrikası, bir fındık entegre fabrikası, bir fındık kırma fabrikası. Ve sadece Samsun'da yaklaşık 40 milyon civarında Milli Eğitim'e yarım inşaatımız ayakta kaldı. Operasyonun yapıldığı gün. Bir kısmını şu anda tamamlamaya çalışıyoruz. Çok ekonomik bir yara alınca bunlara da devam etmeye çalışıyoruz. Özellikle bu 84 derslikli Samsun'daki İmam Hatip Lisesi, tutuklanmamın son aynası olduğu için cezaevinden çıktığımda onlar geçmiş olsun kardeşim başına geleni, yaşadıklarını biliyoruz. Ama bugün senden İmam Hatip'i yapman için para istemeye gelmedik. Geçmiş olsuna geldik. O gün buna yapmayı gönülden yapmayı arzu etmiştiniz. Biz de size teşekkürlerimizi iletmeye geldik dediler. Hiç paramız yokken şirketlerimiz 10 bin lira bile teminat mektubu alamazken inandığım tek bir şey vardı. Çocukluğumdan bugüne kadar inandığım. Sadece çek defterimi istedim. Çeklerin ödemelerinde de zar zor dönerken o gün. Kendilerine çekleri yazıp vadeli bunları ben ödemezsem Allah öder, Allah yardımcımız olur düşüncesiyle oradaki İmam Hatip inşaatımız da şu anda devam ediyor. Yani zorla hayra ve istenilen rüşvete bir yana. Benim en çok ülkem adına üzen olayın Pensilvanya'da bir işadamının kendilerine para vermeyip haklarında bunlar bu memlekette geleceğin tehlikesi olma yolunda mı gidiyorlar söylemlerimle gözaltına alıp linç edilmem, yok edilmem, hatta işte mahkeme salonlarına götürürken yıkacakları işyerlerine belediye zabıtalarını, organize polisleri baskıyla götürdüklerine, işte mahkeme sürecinde yine kullanacağımız şeylerden bahsediyoruz. İzletecek kadar inançsız ateist insanların bile yapamayacağı bir psikolojik harekat, bundan da inanıyorum ki bugüne kadar yaptığımız, aldığımız dualar, kurduğumuz işler ve halisane hayırlar yapmışız ki onlar önüne durdu diye düşünüyorum. Kurtulmak mümkün değildi. Cezaevinden çıktığımın ilk gününden sonra nerde kalmıştık deyip oradan başladık, yolumuza devam ediyoruz. Ama bugün endişe taşımaktayım ki hala poliste varlar, yargıda var olduklarına inanıyorum. Bana bu düzmece dosyaları hazırlayan, elimde tutmadığım silahtan ceza aldıran, girmediğimiz ihaleden bize ceza aldıran, 5 yıl öncesinden eğer suçsa polis sen neden bakmadın kardeşimi bir tarafa bırakıyorum oluşturulan iftiranamenin sonucunda 11.5 yıl olmuş da olsa hayali de olmuş olsa hala Yargıtay'da dosyalarım var. Bunlardan hala şüphe duymama rağmen korkum yok Allah'a şükür. Korkmuyorum. Çünkü bir suç işlemedim. Yapmadım, içinde de olmadım. Allah haramdan uzak tutsun diye bizi annem öğretti bize. O yolda da gitmeye çalışıyorum. Ama hala paralel yargının intikam hırsıyla ki buna yaklaştığını düşünüyorum. #Sayfa#


SAKIN KONUŞMA

Ş.A: Endişe taşıyor musunuz hala?

Evet taşıyorum. Niye taşıyorum onu da anlatayım. Taa ki 17 Aralık'a kadar, cezaevinden çıktığımdan beri hiç kimse beni ziyarete gelmedi. Ne hikmetse bu paranın istenmesi döneminde Mehmet Ali Şengün hocanın yardımcısı olduğunu, Fethullah Gülen'in yardımcısı olduğunu bildiğimiz Samsunlu Hoca diye anılır. Mehmet Ali Şengün hocamızı ben kendisini çok değerli bir insan olarak görmüştüm ama herhalde sistemin içinde bir geminin içinde kaptırmış gidiyor diye düşünüyorum. İsminin geçeceğini, bu paranın, faturasız ve belgesiz faturasız paranın istenmesi döneminde Mehmet Ali Şengün hocamızın da bundan haberdar oluyor. 17 Aralık'a kadar kimse gelmedi. 25 Aralık'ta da "Hükümeti düşüreceğiz" garantileri vardı. Hala "30 Mart'ta seçime giremeyecek" diye söylemle gelen bu arkadaşlar, Mehmet Ali Şengün hocamızın oğlu bana geldi. Samsun'dan yine bir ortak arkadaşımız, bu ortak arkadaşımızın da hikayesi o kadar enteresan ki bu da Hizmet'e vermekten işin yolunu kaçırmış, iflas etmiş bir adam. Ve kendisi "Abi hepsini alıyorlardı kasamda ne varsa onların önünde ama bugün battım beni tanımaz oldular" diyen Fatih. Soyismini hatırlamıyorum. Telefon numarasını vereyim size. Samsun'dan. Yayına bağlayabilirsiniz. Benden randevu istedi. "Çok önemli insanlarla geleceğim" dedi. Hizmet hareketinden çok önemli abilerin gönderdiğini, bu abilerin de benimle görüşmek istediklerini söyledi. Ben Cumhuriyetköy'deki evime davet ettim kendilerini. Çok gizli böyle hani kapalı bir şekilde geldiler. Ya ne gerek var bunlara dedim yani. Niye böyle yapıyorsunuz? İşte "Ortalık çok karışık. Galip Bey, sen bu işlerin dışında kalsan, konuşmasan" dediler. Dedim "Ben henüz konuşmayı düşünmüyorum. Ben korkuyorum. Hala sizin elinizdeyim, yargı sizde, polis sizde.


HALA BENİ TEHDİT EDİYORLAR

Ş.A: Gelen kişi kim?

G.Ö: Sait Şengül. Bir de Abdüsselam diye bir muhasebeci. Hizmet hareketinin içinde. Sait Şengül. Samsun'daki bu işadamı, iflas etmiş işadamı Fatih kardeşim getiriyor bunları benim yanıma. Ya anlamı ne ama? Ne istiyorsunuz? Bunu anlayamadım dedim. Sonuçta şuna vardım. İşte bunlar "Biz sana yardım edelim. Haberimiz olmadan olmuş. Esasında babamın haberi yokmuş. Çok üzüldü. Bizim bunu telafi yöntemine gideceğiz. Biliyoruz SPK'da bütün dosyalarınız sen cezaevinde, cezaevinden çıktıktan sonra da ilişkileriniz dondurulmuş. Olmayan suçlardan size cezalar yazılıyor. Yani düşmanca hareket ediliyor. Bunları biliyoruz. Ama düzeltebilecek tek mercii biziz. Lütfen rica ediyoruz. Başbakan'ın tarafıyla konuşma…" Haa o zaman dedim ki ben, "Konuşmaya karar vermem lazım." Bu yine bana bir tehdit, yine bir aldatmaca, yine bir oyun. O gün bana bunu yapanlar, bugün yaptıklarını itiraf edenler, gelmiş diyorlar ki "Biz senin Metro Grubu'nun SPK'daki sorunlarını çözelim ve haksız yere aldığın bu Yargıtay'daki cezalarını da 6 Mart'ta murafaamız vardı. Bu dosyada suçun olmadığını biliyoruz. Bu dosyayı da bozduracağız" dediler. Ben de kendilerine söz vermeyince, dosyamız eksik bir maddeden mahkemeye geri iade edildi. Üzerime geldiler yine. Dediler ki üstü kapalı, "Biz bu dosyayı uzatmak istedik. Galip Bey'in susması lazım" diye tehditler aldım.

Ş.A: Ne zaman oldu bu?

G.Ö: Yeni yeni. 6 Mart'ta murafaamız vardı, 13 Mart'ta karar açıklanacaktı. Karar açıklanacağı gün dosya 19 Ağır Ceza'ya İstanbul'a geri gönderiliyor.


DOSYAMI TEHDİT ETMEK İÇİN BEKLETİYORLAR

Ş.A: Hangi dosya bu?

G.Ö: 18 yıl önceden bahsettiğim azmettiricinin azmettiricisi olduğum akrabalarımın, adının karıştığı cinayet davası dosyası. Yani yakından uzaktan benimle alakası olmayan, tanımadığım insanların öldürülmesiyle ilgili bir dosya. "Cezayı biz aldırdık. Doğrudur bizim arkadaşlarımız yapmış. Biz bitireceğiz ama Başbakan tarafıyla konuşmazsan. Onun için seçim öncesi birkaç ay şimdi gidecek gelecek dosya. Ama bunun çözümü bizim elimizde. Biz de Galip Bey'in susmasını istiyoruz" dediler. Orda bir arkadaşım var Erdem Yücel diye. 13 ay yattı. muhatap oldu çocuk korkudan ikisiyle de. Psikolojisi bozuldu. Kendine gelemedi. Allah'ın bana verdiği dualarla ben yine işe güce bakmaya devam ediyorum. Ama burada şunu gördüm. Konuşmayı düşünmüyordum. Başımdaki belaları atıp daha fazla bu memlekete hizmet ederim? Daha fazla nasıl üretim yaparım diye düşünürken hiç alakasız yerden, cezaevinden çıkalı 10 ay olmuş hiç kimse gelmezken Ocak ayında gelip "Bizim tarafımızda kal. Biz senin işlerini SPK'da çözeceğiz. Yargıda dosyalarını halledeceğiz" dediler. Ve dosyamız murafaa dosyamız geri geldiğinde de "Biz uzattık susman lazım" dediler. "Hayırlısı olsun" dedim. Eğer bu ülke, abilerin talimatıyla bir yere geldiyse ve sonra arkadaşım diyor ki "SPK'da işlerimiz, cebimizden para koyuyoruz. İşte örnek veriyorum. Vanlıdağ'da 20 milyondan 25 milyona çıkacağız. Makineler yapacağız, yatırım yapıyoruz. Orda Van'da istihdamı artıracağız." Ya sermayemizi arttırmıyorsunuz be kardeşim. Ya orda önümüzü kapatıyorsunuz. "Madem ki orda 7'ye 5 önde diyorsunuz SPK yönetiminde. Çözün işimizi" dedik. Geri gelip anlattığı şu oldu. Babası bir aydır Amerika'dan döndüm, döneceğim, dönüyorum diyor. Ama bir türlü dönemiyor Mehmet Ali Şengün hoca. Diyor ki tamam çözüyoruz. Gittim Ankara'ya diyor, isim bahsetmiyor. "Biz abiyle görüştük. Tesadüfen SPK Başkanı da yanındaydı. SPK Başkanı, sen onların içlerine ne giriyorsun. Çık git baban gelsin" demiş. #Sayfa#


BU TERTİBE BOYUN EĞMEYECEĞİZ

G.Ö: Şimdi kafam karışıyor. Bu ülkeyi seven, bu ülke için çalışan, hayatını bu ülke için veren, bu emeği ortaya koyan insanlar olarak biz canımızı, malımızı, özgürlüğümüzü kime emanet edeceğiz. Ben diyorum ki hiç kimseden korkmadan devlete emanet edeceğiz. Bu tertibe de boyun eğmedik. Onun için de bugün siz buradasınız. (Bize "Bu yüzden röportaja karar verdim" diyor) Burada olmanızı istememizin temel nedenlerinden biri, bu Yargıtay'daki dosyamızın usulen bozulmasının kendilerinin yaptırdığını ve susmamız gerektiğini ve bu bildiklerimizi söylemememiz gerektiğini söylemelerinden kaynaklanıyor.

Ş.A: Süreci kasten uzatıyorlar yani, size tehdit amaçlı olarak?

G.Ö: Tabi uzatıyorlar. Ellerinden geleni ardına koymasınlar demiştim.2012 Şubat'ında ellerinden geleni artlarına koymasınlar. Benim üç tane İmam Hatip'i de yapacağım. Hizmet hareketini de artık bu ülke için bir tehlike olarak ve Hizmet selametinin ülke selametinin önünde tutulmasına hazmedemediğimi söylemiştim. Ellerinden geleni artlarına koymayıp 14 ayımızı yediler. Ve Galip Öztürk ismini bilen belki ülkedeki 20 milyon belki 30 milyon insanın en az yarısına, "Galip Öztürk suç örgütüdür, mafyadır, kara para kazanmıştır" algısını insanlara aşıladılar. Benim tek dileğim, bu algıdan kurtulmak. Beni yargılayacak birisi varsa bu ülke olmalı, devlet olmalı. Vicdanımda kendime verebileceğim bir hesabım yok. Allah'tan başka hiç kimseye borcum yok. Ama bu vatan bizim olduğu için hala çalışmakla ülkemize borçlu olduğumu düşünüyorum.

Ş.A: Fethullah Gülen röportajını okudunuz mu?

G.Ö: Okumadım. İğreniyorum. Arada kanallarına bakıyorum. Kendimi tatmin etmek için ama röportajını okumadım.


FETHULLAH GÜLEN'İN GERÇEK YÜZÜ

Ş.A: Sizin yaşadığınız süreç, 17 Aralık süreci ve Türkiye'nin içine sokulmak istendiği süreç göz önünde bulundurulduğunda bir işadamı olarak ne düşünüyorsunuz? Karşınızdaki bu yapılanmanın hala cemaat özelliği var mı? Yoksa gerçekten bir suç örgütü mü var ortada sizce?
G.Ö: Aslında benim haddime değil, gücüm de yetmez. O gün bana arkadaşlarım demişti ki "Yapma ne olursun. Bunlar bildiğin gibi değil. Konuşma, sus" demişlerdi. Döndüm başa yine konuşuyorum. Bana göre çok halisane emelleri olan insanların bir araya toplandığı ama hayalimde Türkiye'de Türkçe Olimpiyatları dışında dünyaya tanıtmanın dışında bana göre bir işadamı ve bu ülkede yaşayan bir insan olarak gördüğüm, hissettiğim, anladığım, kendileriyle de konuştuğumda ortaya çıkarttığım bir şey var. Fethullah Gülen Hocaefendi bu ülkenin başına siyasetçi olarak gelmek istemiyor. Bu ülkenin devlet büyüklerine elini öptürmek istiyor. Ama vallahi bütün devlet büyüklerimiz elini öpmeye razı olmak üzereydi. Niyeti iyi olmadı ki herhalde Allah şaşırttı ki o bedduayı çıkıp Türk halkına yaptı ve gerçek yüzünü hep beraber gördük. Çünkü bir Müslüman'a bir Müslüman'ın beddua etmesi kadar acı bir tablo düşünemiyorum.


HİÇBİR ŞEY TESADÜF DEĞİL

Ş.A: Sizin tutuklandığınız davanın savcısı Muammer Akkaş. 17 Aralık'taki soruşturmanın savcısı da Muammer Akkaş. Bu bir tesadüf mü?

G.Ö: Hayır hayır. Asla değil…

Ş.A: Planlı bir şey mi bu?

G.Ö: Tabii. Onun gibi çok daha hücre savcılar var, olduğuna inanıyorum. Devletin hepsini tespit ettiğini, Başbakanımız liste yaptığını söylüyor ama ben kimilerine soruyorum. SPK Başkanı hükümetin adamı, partinin adamı diyor. Ama cemaatten gelen imamlar da "Bizim Ankara'daki baş imamız, SPK'ya bakan imamızın yanında çay içiyordu" diyor. Onun ağzındaki mesajları getiriyor. Şimdi bu ülke bunlardan nasıl kurtulacak? Ha bu ben değilim. Ama benim gibi bu işte mağdur olmuş, bu işte duygu ve düşüncelerini ön plana çıkaran işadamlarımızın, aşağıda buraya gönüllü emek veren kardeşlerimizin uyandırılmasının gerekli olduğu için ben bu konuşmayı yapıyorum. Kendim için değil. Bir tane Galip Öztürk gider. Ama ülke kalmalı. Yani bir tane Galip Öztürk'ü götürüp zindana atabilirsiniz, ceza yatabilir. Çünkü benim beklentim de yok. Zaten çocuklarım da benimle beraber çalışıyorlar. Kendileri de çok iyi biliyor. Ya öldüğünde bir tane tapunun kendi üzerinde olmayacağını iddia eden bir adam olarak söylüyorum bunu.


BİRİLERİNİN KONUŞMASI LAZIM

Ş.A: Korkuyor musunuz peki?

G.Ö: Korkmuyorum. Endişe içerisindeyim. Hala o gün bana "Konuşma kardeşim. Ne olursun konuşma" diyen arkadaşlarım, bugün de aynını söylüyorlar. Ama ben de bugün Başbakanımız 'Haşhaşiler' derken birilerinin konuşması gerektiğini düşünüyorum. Selçuklu içinde hüküm sürmüş Haşhaşi benzetmesinden ben hiç rahatsız olmadım. Çok daha fazla bugünün teknolojisiyle içinden çıkılamaz, çözülemez ve dünyanın kullanacağı bir maşa haline gelecek bir millet olmak istemiyorum. Ben çocuklarıma öyle bir ülkenin vatandaşı olarak gelecek bırakmak istemiyorum.


ÇOCUKLARIMI GÜLEN'İN OKULLARINDAN ALDIM

Ş.A: Çocuklarımız dediniz de… Başbakan Erdoğan hep konuşmalarında şuna dikkat çekiyor. "Çocuklarınızı bunların okullarından alın" diyor. Siz almayı düşünüyor musunuz çocuklarınızı bu okullardan?

G.Ö: Aldım hepsini. Şüpheniz olmasın. Yeğenlerimi de aldım. Tanıdığım insanlara da almayan insanlara da hakkımı helal etmeyeceğimi söylüyorum.#Sayfa#

Ş.A: Kaç çocuğunuz vardı?

G.Ö: Benim 9 çocuğum var.

Ş.A: Hepsi mi orda okudu?

G.Ö: Hayır, 6 tanesi orada okudu. Son dört yıldır orda okutmuyorum. Son 5 tane yeğenlerim vardı. Onları da bu sömestride aldım. Velilerin adına para yatırmadılar. Paraları benim adıma yatırdılar ki sırf ileride intikam alacakları zaman kayıtlarında olabilmek için. Veli anneler gidip paraları geri istediler, Galip Öztürk adına parayı gönderdiler ki kayıtta tutmak için. O incelikte bile hala kayıt tutuyorlar. Bu zor şartlarında bile hala kayıt tutuyorlar. Ama ben diyorum ki birilerinin konuşması ve bu ülkenin artık bağımsızlık sürecine girmesi gerektiğini düşünüyorum. Ve inandığım bir şey daha var. Kazanacağım hiçbir şey istemiyorum. Kaybedeceğim her şeyim, özgürlüğüm olsa dahi bu ülke bunu hak etmiyor mutlaka paralel yargının, paralel polisin, paralel devlet birimlerinin mutlaka temizlenmesi, o kardeşlerimizin de yeni eğitimlere tabii tutularak yanlış yolda olduklarını onlara anlatılması gerektiğini düşünüyorum.

Ş.A: Çocuklarınızı yeni mi aldınız okullardan?

G.Ö: Son 5 tane yeğenlerimi aldım. Paralarını velilerin hesabına değil benim hesabıma yatırdılar ki çetele tutabilmek için. Çünkü biliyorsunuz çocuk okuldan geri alınırsa ileriki dönemde parası velisine verilmesi lazım. Öyle yapmadılar. Galip Öztürk'ten talimatın geldiğini tahmin ettikleri için liste yapabilmek için paraların hepsini benim hesabıma yatırdılar. Yani burada şunu söylemek istiyorum. Çok iyi bir örgüt. Örgütlenmişler. Çok iyi kamufle oluyorlar ve çok dikkat edilmesi gereken bir süreçteyiz. Bana göre ikinci bir İstiklal Savaşı'nı Türkiye veriyor. İnşallah bu seçimde devlet kazanır.


OPERASYON ÖNCESİ İLGİNÇ İSTİFA

Ş.A: Ömer Bilgiseven kim?

G.Ö: Halk Ekmek'in eski Genel Müdürlüğü'nü yapmış, eşi Büyükşehir Belediyesi'ndeyken bugünkü Başbakanımız belediye başkanıyken sekreterliğini yapmış kardeşimizdi. Şu anda da bir yabancı şirkette CEO'luk yapan, genel müdürlük yapan, bir dönem bizde de bu olayların cereyan ettiği dönemde genel müdürlük yaptı. Hizmet hareketinin çok güçlü ve ülkeyi gelecekte idare edeceğine inandığı için de onlara yakın olan birisi olduğunu düşünüyorum.

Ş.A: Size yönelik operasyon başlamadan kısa bir süre öncesine kadar sizin yanınızda CEO olarak çalıştı.

G.Ö: Evet onlara ben parayı vermeyince de gitti.

Ş.A: Malum para?

G.Ö: Malum para. Operasyonun olacağı kendine geldi.

Ş.A: Birileri ona yani ayrıl mı dedi?

G.Ö: Şirkette Ömer Bilgiseven kadar olmayan birçok arkadaşım benimle tutuklandı ve mahkemelere geldi. Ömer Bilgiseven ismi oradan çıkartıldı. Aynı zamanda Başbakanımızın da ismen tanıdığı birisi. Beni arkadaşlar hep uyardılar. Ya hep bunları yazıyoruz hep kötü oluyor falan. Allah için eksik söylüyoruz. Bir cümle eklemiyorum, duygularımı değil yaşadıklarımı anlatıyorum. Bir sorun varsa ben insanların benim günahlarımdan uzak kalmaları için mücadele ediyorum şu an. Çünkü anlayan anlamayan, bilen bilmeyen insanlara 2003 yılından bugüne kadar paralel yargının polisleri devletin birimleri ve İçişleri Bakanlığımız dahil benim bir kara para trafiği içerisinde olduğumu, çaycılıkla otobüsçülükle bu kadar büyük bir iş adamı olunamayacağını ortaya koyan ve beni bir mafya lideri yani çıkar amaçlı suç örgütü lideri olarak empoze eden bir kesim vardı. Ben hem ülkeme hizmet etmek istiyorum hem bu algının sahibin ben olmadığını ortaya koymak istiyorum.


SABANCI ZENGİN OLUYOR DA BEN NİYE OLAMIYORUM

Ş.A: Hakikatten takdire şayan bir büyümeniz var. Otobüs sektörü biraz sıkıntılı sektör zannediyorum. Türkiye'nin dört bir yanına çalışan yüzlerce otobüsün, filonun, böyle bir yapının sahibisiniz. Otogarların sahibisiniz. 49 yaşındaki bir adamın böyle bir yapıyı idare etmesi. İnsanları bu tarz düşüncelere mi sevkediyor dersiniz?

G.Ö: Ben 78 yılında Çarşamba'da İmam Hatip'i bırakıp orta bölümünden İstanbul'a geldim ve ortaokul lise diplomasını dışarıdan aldım.

Ş.A: Aileden zengin misiniz?

G.Ö: Yok babam garip köylü. Fakir bir adamdı. Hatta omzunda odun satıp para kazanarak bize şeker, yağ alırdı. Çok da mutluyduk. 13 yaşındayken İstanbul'a geldim, üç ay sonra patronluğa başladım ben. Topkapı'daki bir çay ocağının akşam 7'den sabah 7'ye kadar olan bölümünü kiralayarak patronluğa başladım. Hayatımı hep kendime çalışarak ve insan çalıştırarak devam ettirdim. Bu da 35 yıl yapar. Günümüzde adam iki tane şarkı besteliyor zengin oluyor. Bir televizyon programına iki tane program yapıyor zengin oluyor. Nedense Galip Öztürk bunları yapmış olamaz. Neden bende bu algıyı aldım, çok anlamış değilim. Belki de geldiğim sektör itibarıyla bunların da negatif katkısı olmuş olabilir. Ama şuna inanın Şaban Bey, bu konuda çok iddialıyım. Haram konusunda şüphem yok. Haram kazandığım konusunda delil, belge, bilgi, mahkeme kararı, Yargıtay kararı, hukuk kararı oluşursa tüm servetimi Kızılay'a ya da devletin herhangi bir birimine bağışlarım. Benim yaptığım tek şey şuydu. İyi bir organizasyoncuydum. Zekamı patronları bir araya getirerek, insanları toplayarak, onları bir organizasyon ve bir marka altında toplayarak başarılı olmuş bir adamım. Bunda yadırganacak bir şey yok. Sabancı'nın babası da eşekle pamuk taşıyormuş yani. Vehbi Koç da Ankara'da bakkal dükkanından başlamıştı. Esas mesele bu değil. Esas mesele, belli bir kesim var. 80'li yılların öncesinde Türkiye'nin kaymağını yiyen, bugün Başbakan'a havuz kurdun diyen ve bugün Galip Öztürk gibilerin önünün kesilmesini isteyen bir kesim var hala. Ve hala bu ülkenin kaymağını onlar yiyorlar. Ve hala onlar şunu istiyorlar. Hükümetleri düşürelim, bakanları biz tayin edelim. Milletin refahını biz belirleyelim. Biz istediğimiz devalüasyonu yapalım. Ama artık Türkiye uyandı. Bugün Menderes'te hata yapan millet, Özal da hata yapan millet ben inanıyorum bu seçimde hata yapmayacak. Tayyip Erdoğan'ın arkasında durarak ülkenin bağımsızlığının ilan edileceği bir seçim olduğunu düşünüyorum.#Sayfa#


BANA BUNLARI PARALEL YAPININ POLİSLERİ YAPTI

Ş.A: İnternet sitesinde gördüm. Hayat hikayenizi yapmışlar. Son operasyondan sonra hazırlanmış. Özetlemiş, sizi zengin eden sistemden bahsetmiş. Operasyon zincirlerinden bahsetmiş…

G.Ö: Okumadım, iddianameyi de okumadım. Ben işime bakmak istiyorum. Psikolojimi bozmak istemiyorum. Kendim bütün yollar Metro'ya çıkmış gibi haber başlıklarını gördüm ama içeriklerini okumadım. Kendi iddianamemin de içeriğini hiç okumadım. Haykıra haykıra hakime. 23 Ağır Ceza Mahkemesi'nin başkanına. Bana bunu paralel yapının polisleri yaptılar diye haykırdım. Ben o da mahkeme kayıtlarında vardır. Sonuçta bunları okumakla zaman kaybetmek yerine nasıl bir tane daha fabrika temeli atabiliriz nasıl bir fazla daha proje yaparız


35 BİN KİŞİYE EKMEK SAĞLIYORUZ

Ş.A: Kaç şirketiniz var?

G.Ö: Nasıl istihdam yaratabiliriz. Valla bilmiyorum sayısını ama 50'nin üzerinde, 60 civarında bir şirket var. Bizim doğrudan yaklaşık bir 15 bin kişimiz varsa dolaylı olarak hizmet aldığımız yerlerle beraber 30-35 bin kişiye iş sağlayan, ekmek sağlayan bir yanımız var. Eğer bunları yaşamasaydık Samsun'da Türkiye'nin 20 tane gıdayla ilgili en büyük iki tane ovasından Bafra ve Çarşamba Ovası, iki büyük ova Samsun'da olmasına rağmen Samsun'un bundan pay alamadığını bununla ilgili atılımlar yapmayı düşündüğümüz dönemde bu operasyon yapıldı. Yine işlerimizi toparlayıp bu süreçleri atlatacağız inşallah. Şimdi bir toparlanma dönemindeyiz. Ben herhangi bir partili değil, ama 22 yıldır tarihçiyim. Çünkü çok doğru bir lider, ülkemi iyi temsil ediyor, uluslararası arenada Türkiye'nin kazanmış olduğu önemli bir lider var. Ortadoğu'da birilerinin oyuncusu değil, kendi oyununu oynamak isteyen bir liderim var. Yani bunun cezasını da yattım. Söylemlerimin cezasını da yattım. Daha fazlası olacaksa ona da hazırım. Suç işlemedim, bu ülkeye hizmet etmeye devam edeceğim.


BU SEÇİM DEVLET'LE HİZMET'İN SEÇİMİ

Ş.A: Fethullah Gülen'e çağrılar yapılıyor. "Gel siyasete gir, parti kur" deniliyor. Böyle bir şey olur mu sizce?

G.Ö: Ha ben bunu araştırıyorum tabii. Benim bir sürü 22 yıldır Süleymancı camia olsun, Fethullahçı camia olsun İsmailağa olsun, hepsine yurtlar, elimizden geldiği kadar burslar, çocuklara burslar yapmaya çalışıyoruz varsa. Fethullah Gülen'in siyaset yapacağına inanmıyorum. Çünkü böyle bir gücü yok, böyle bir karşılığı yok. Söylemleri şu. Gülen aşağıdaki insanlardan CHP'ye oy istemiyor sadece. Türkiye'nin birçok yerinde varız. MHP'ye de oy istiyor. Doğu'da BDP'ye oy istiyor. Buradaki amaç şu. Bu seçimi öyle bir yere getirdilerdi ki. Burda AK Parti seçimi değil, CHP, MHP seçimi değil. Burada devletle Hizmet seçimi var. Yani burada partileri bir tarafa bypass etmek gerekir. Esasında bu konuda uyandırmamız lazım. Şu anda yapılacak seçimin kesinlikle devlet ve hizmet hareketi, halkın seçtikleri mi yönetsin, bundan kurtulmaya çalışmıştık hep yargıda vesayet var orda burada vesayet var falan. Vesayetin kralını getirdik kendimiz koyduk. Birinden kurtulurken birilerini oturtturduk. Bunun arkasında bir sürü oyun var. Bu seçimden sonra Türkiye şunu tercih edecek. Hala devleti, halkın seçtikleri bizim oylarımızla yönetelim. Yoksa bir grubun, isterse halk yüzde 95 oy versin bir grubun temsilcileri mi idare etsin. Biz buna mı oy vereceğiz. Ben inanıyorum ki artık Türk halkı uyandı. Bir şeylerin farkına. Ben kimseye çapulcu falan demek istemiyorum ama Gezi'de çok güzel insanlarda Gezi'ye çıkmışlardı. Ama içlerinde çapulcular da vardı. Herkesin ortak istediği bir şey var aslında. Türkiye'nin özgür olması. Ama doğru noktayı nasıl yakalarız? Hep beraber konuşmamız gerekiyor. Fethullah Gülen sadece CHP'ye oy istemiyor. AK Parti'yi yıkmaya oy istiyor. Yani kendine oy istiyor. AK Parti dışında alınabilecek oylar ve uğratacağı zafiyet devletin uğratacağı zafiyet olduğunu çok iyi biliyor ve çok iyi planlamışlar. Buna da Türk halkının müsaade etmeyeceğini düşünüyorum.