12 Eylül davasının gerekçeli kararı açıklandı

Giriş Tarihi: 21.7.2014 18:52 Güncelleme Tarihi: 21.7.2014 20:58

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı 765 sayılı TCK'nın "Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler" başlıklı 146. maddesi uyarınca "müebbet hapis cezasına" çarptırmasının gerekçesini açıkladı.

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi, dönemin Genelkurmay Başkanı, emekli Orgeneral ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya'yı, 765 sayılı TCK'nın "Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler" başlıklı 146. maddesi uyarınca "müebbet hapis cezasına" çarptırmasının gerekçesini açıkladı.

Mahkemenin 360 sayfalık gerekçeli kararında, Evren ve Şahinkaya ile avukatlarının, savunmalarında, "ülkedeki yaşanan ve bir türlü önlenemeyen anarşik olaylar nedeniyle milletin ve devletin bekası için 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin kendilerine verdiği yetkiye dayanarak, yönetime el koymak zorunda kaldıklarını" söyledikleri belirtildi.

Ancak kendilerine verilen yasal yetki çerçevesinde görevi anarşi ve terörü önlemek, halkın can ve mal güvenliğini sağlamak olan askerlerin, o dönemki gelişmeleri bahane ederek siyasete yön vermeye çalıştığı vurgulanan gerekçeli kararda, şu değerlendirmelerde bulunuldu:

"Ülkenin, devletin, milletin bekasını sadece kendilerinin düşündüğü inancı ile hareket etmişler, millet adına yaptıklarını söyledikleri darbeler ile aslında millet iradesini hiçe saymışlar, halkın iradesi ile seçimle yönetime gelen ve millet iradesini temsil eden Anayasal kurumların ve sivil idarenin devleti kendilerinden daha iyi yönetebileceğine inanmamışlar, ülkenin ve milletin tek sahibi olarak kendilerini görmüşlerdir.

Milletin egemenlik hakkını millet adına, millete rağmen anayasa ve yasaları hiçe sayarak gasbetmişler, bunu da ülkenin, milletin ve devletin bekası için yaptıklarını söylemişlerdir. Ülkede terör ve anarşi olayları yaşanırken, 211 sayılı kanunun 35. maddesi ile kendilerine verilen yetkiyi sivil idareden aldıkları emir ile görevlerini yapıp suçluları yakalaması ve güvenliği sağlaması gerekirken, bu görevlerini unutarak ülkeyi idare etmeye kalkışmışlardır."

12 Eylül Davası'nın gerekçeli kararında, sanıkların da arasında bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) komuta kademesinin 27 Aralık 1979'da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e, sonrasında da başbakan ve siyasi parti liderlerine verdiği "uyarı mektubu" hatırlatılarak "Her türlü silaha sahip, ülke içinde karşı koyacak başka bir güç de bulunmayan silahlı kuvvetlerin, emir komuta zinciri içinde verdiği bu muhtırası halk iradesi ile başa gelmiş, sivil idareye açıkça bir meydan okuma ve tehdittir. Halkın iradesine bir müdahale niteliğindedir. Askerin muhtıra vermesi herkes tarafından da bilindiği gibi demokrasiyle idare edilen yönetimlerde hiçbir hukuki dayanağı olmayan, meşruiyeti bulunmayan, gayrı meşru, tamamen fiili bir durumdan ibarettir" denildi.

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararında, 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 askeri darbelerine ilişkin bilgiler verildi ve 27 Mayıs 1960 darbesiyle Türkiye'de askeri darbeler döneminin başladığı ifade edildi.

Gerekçeli kararda, 27 Mayıs 1960'ta, "kardeş kavgasına meydan vermemek", "partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak", "hükümetin Anayasa'ya aykırı kanunlar çıkararak Anayasa'yı ihlal etmesi ve ülkede anarşiye neden olarak meşruiyetini kaybetmesini" gerekçe göstererek askerin darbe yaptığı, TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin cebren ortadan kaldırıldığı, sonrasında dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idam edildiği hatırlatıldı. Böylece "Türkiye'de askeri darbeler döneminin başladığı" belirtilen kararda, 22 Şubat 1962'de bir askeri darbe girişimi yaşandığı ancak başarıya ulaşamadığı kaydedildi.

Askerin, 12 Mart 1971'de "ülkenin içine düştüğü anarşi ortamından, kardeş kavgasından, sosyal ve ekonomik huzursuzluklardan bahsederek bu kötü gidişatın düzeltilmemesi halinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK), kanunların kendine verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma ve kollama görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya almaya kararlı olduğu" yönünde sivil yönetime muhtıra verdiği, sonuçta hükümetin istifa etmek zorunda kaldığı özetlenen kararda, böylece silahlı gücü elinde bulunduran komutanların, siyasete yön vermeye başladıkları, buna da 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini dayanak gösterdikleri bildirildi.

Kararda, "Bu tarihten sonra da askerler siyasetten uzak kalmamışlar, siyaset ve siyasiler üzerindeki etkilerini devam ettirmişler, sivil yönetim üzerinde kurdukları vesayetten asla vazgeçmemişlerdir. O tarihte bunun en açık örneği 6. Cumhurbaşkanı'nın seçiminde yaşanmış, askerler ile sivil idare arasında varılan anlaşma sonucu eski bir asker olan Fahri Korutürk 6 Nisan 1973'te cumhurbaşkanı seçilebilmiştir" denildi.

DARBE ÖNCESİ

Türkiye'de 1970'lerde ekonomik krizin başladığı, siyasi belirsizliğin baş gösterdiği hatırlatılan kararda, bu dönemde ülkenin sağ ve sol kamplara bölündüğü, devlet memurlarının da farklı kutuplara bölünerek siyasi ve ideolojik olarak örgütlendikleri anlatıldı. Terör olayları arttıkça kamplaşmaların da hızlandığı belirtilen kararda, 12 Eylül askeri darbesine gerekçe gösterilecek olayların ilkinin 1 Mayıs 1977'de Taksim'de yaşandığı ifade edildi.

Aynı dönemde meydana gelen Malatya'da Adalet Partili Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu'nun, gelini ve torunu ile birlikte bombalı paketle öldürülmesi, Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesindeki CHP Milletvekili adayı Memiş Soylu'ya bombalı paket gönderilmesi, 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesinden 7 öğrencinin ölümüyle sonuçlanan saldırı, Sivas ve Kahramanmaraş olayları, gazeteci Abdi İpekçi suikastı ve faili Mehmet Ali Ağca'nın cezaevinden kaçırılması gibi olaylar hatırlatılan kararda, polisin 16 Mart 1978'deki saldırıyı önceden öğrendiğine, Sivas'taki olaylar öncesinde, Tugay Komutanlığının önlem almadığına ve olayları engellemek için polis ve askerin etkin müdahalede bulunmadığına yer verildi.

Bütün bunlarla toplumda kaos yaratmanın, ülkede bölünmüşlüğü derinleştirmenin amaçlandığı ve bu olayların, halk nezdinde siyasetçilere güven kaybettirdiği belirtilen kararda, aynı dönemde Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da silahlı terör eylemlerinin hızla artmaya başlaması nedeniyle birçok ilde sıkıyönetim ilan edildiği hatırlatılarak "Bu şekilde bilinçli olarak belli güçler tarafından gerçekleştirilen ses getirecek terör eylemleri ile ülkenin siyasiler tarafından yönetilemez hale getirilmeye çalışıldığı anlaşılmıştır" denildi.

Kararda, 1970'lerin sonundaki siyasi gelişmeler özetlendi ve aynı dönemde ülkede anarşinin hız kesmediği, ekonomik bunalımın hat safhaya ulaştığı aktarıldı.

"UYGUN SİYASİ KOŞULLARIN OLUŞMASINI BEKLENDİĞİNİ AÇIKLADI"

Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in, 30 Ağustos 1979 Zafer Bayramı'nın ardından, kuvvet komutanlarıyla görüştükten sonra, Genelkurmay İkinci Başkanı Haydar Saltık'tan üç kişilik çalışma grubu kurarak ülkenin durumu konusunda ne yapılması gerektiğine ilişkin rapor istediği ifade edilen kararda, "Haydar Saltık aldığı emir üzerine hemen çalışma grubunu kurarak çalışmaları başlatır. Bu şekilde askeri darbeye karar verilmiş ve darbe için ilk hazırlıklar başlamış oluyordu" görüşüne yer verildi.

Kararda, şunlar kaydedildi:

"Süleyman Demirel tarafından 43. hükümetin kurulmasından sonra Milli Güvenlik Kurulu tarafından terörün arttığı, ülkenin parçalanma eşiğine geldiği belirtilerek hükümetten bir dizi önlemler alınması istenir. Hükümet tarafından askerin istekleri kabul edilir. Ancak ülkenin tek kurtuluşunun askerin yönetimi ele almasında gören askerler, hükümet tarafından alınan önlemlere rağmen anarşik olayların azalmadığını ileri sürerek askeri darbe için çalışmalarını hızlandırırlar. Haydar Saltık başkanlığında kurulan kurul iki rapor sunar. Kenan Evren, 'İlk iki rapor da gösteriyordu ki memleket gün ve gün iç harbe doğru sürükleniyordu. Mevcut düzenle, anarşinin ve bölücülüğün önlenmesinin mümkün olmayacağı, mevcut Büyük Millet Meclisi ile çeşitli problemlerin halledilemeyeceği, eğer ülkenin parçalanması önlenmek isteniyorsa Meclis'in feshedilmesi ve yönetime el konulması, bir kurucu meclisin kurulması, geç kalınırsa silahlı kuvvetlerin de bir iç savaş içine sürüklenmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmesi korkusunun bulunduğu hususları raporlarda yer alıyordu. Raporları okuyup dolapta saklıyordum. Ancak ben henüz ben böyle durumun mevcut olmadığı düşüncesindeydim' diyerek, silahlı kuvvetlerin artık darbeye karar verdiği ve uygun siyası koşulların oluşmasının beklendiğini samimi olarak açıklamıştır."

BEDRETTİN DEMİREL'İN AÇIKLAMASINA DİKKAT ÇEKİLDİ

Evren'in yanı sıra Şahinkaya ve diğer kuvvet komutanlarının da arasında bulunduğu üst düzey askerlerin toplantılar yaptıktan sonra, 27 Aralık 1979'da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e, sonrasında da Başbakan ve siyasi parti liderlerine uyarı mektubu verdiği anlatılan kararda, şunlara yer verildi:

"Dönemin 2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel'in daha sonraki bir açıklamasında '1 yıl önce müdahale kararı vermiştik, olgunlaşsın diye bir sene daha beklenildi. Çok kan döküldü, üzülüyorum' şeklindeki beyanı da dikkate alındığında, muhtıra verilmeden önce askeri müdahaleye karar verildiği, uyarı mektubunun bunun bir parçası olduğu anlaşılmıştır.

Muhtıra mektubunun verilmesi basit bir uyarı, ülkenin içinde bulunduğu durum ile ilgili silahlı kuvvetlerin bir görüş açıklaması ya da durum tespiti olarak basite indirgenemez. Herhangi bir sivil kuruluş veya üniversitenin ülkenin içinde bulunduğu koşullarla ilgili iyi netli bir açıklaması gibi de kabul edilemez. Her türlü silaha sahip, ülke içinde karşı koyacak başka bir güç de bulunmayan silahlı kuvvetlerin, emir komuta zinciri içinde verdiği bu muhtırası halk iradesi ile başa gelmiş, sivil idareye açıkça bir meydan okuma ve tehdittir. Halkın iradesine bir müdahale niteliğindedir. Askerin muhtıra vermesi herkes tarafından da bilindiği gibi demokrasiyle idare edilen yönetimlerde hiçbir hukuki dayanağı olmayan, meşruiyeti bulunmayan, gayrımeşru, tamamen fiili bir durumdan ibarettir."

"Tehdit mektubu" verilmesiyle sivil idare üzerinde baskı kurularak askeri vesayet oluşturmak suçun icrai hareketlerine başlandığı, ancak 43. hükümetin yeni kurulması ve kısa süre önce güvenoyu olmasıyla darbe için gerekli siyasi koşulların oluşmadığı, bu şartlar altında halk tarafından da kabul görmeyeceği gerekçesiyle darbe eyleminin tamamlanamadığı kaydedilen kararda, "Bundan sonrada kendilerine göre müdahaleden başka çare kalmadığını düşünen silahlı kuvvetlerin komuta kademesi, askeri darbe kararından vazgeçmemiş, bilakis uygun siyasi koşulların oluşmasını beklemeye başlamıştır" denildi.

12 Eylül'e ilişkin çeşitli kitaplardan bölümler alıntılanan kararda, 4 Haziran 1980'de Haydar Saltık tarafından hazırlanan "Bayrak Harekatı" adlı darbe planının Kenan Evren'e sunulduğu belirtildi.

DARBE ÖNCESİ

Darbe hazırlıkları devam ederken, 27 Mayıs 1980'de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak'ın öldürüldüğü, Çorum'da, Kahramanmaraş ve Sivas'takinin benzeri olayların meydana geldiği anlatılan kararda, Alevi-Sünni çatışmasına dönüşen olaylar sonucu birçok insanın öldüğü, birçoğunun yaralandığı, ev ve işyerlerinin tahrip edildiği hatırlatıldı.

Kararda, "Yaşanan güvenlik zafiyeti olayların büyümesine neden olmuştur. Çevre illerden yardım talebi üzerine gelen askerler tarafından etkin bir müdahale yapılamamış, bu da olayların daha uzun sürmesine, ölü ve yaralı sayısının artmasına neden olmuştur. Diğer yaşanan kanlı olaylar gibi bu olay da ülkede büyük bir infale neden olmuştur. Halk nazarında ülkenin artık mevcut idare tarafından yönetilemez hale geldiğini göstermeye çalışan güçler başarıya ulaşmışlardı. Bundan sonra askeri darbe önündeki büyük engeller ortadan kalkmıştı. Artık ülke askerin yönetimi ele geçirmesi için hazır hale gelmişti" ifadeleri kullanıldı.

Kararda, 12 Eylül 1980'de askerin yönetime el koyduğu ve ülkenin bütünü kontrol altına aldığı belirtilerek askeri yönetimin aldığı kararlar ve uygulamaları özetlendi.

12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı, emekli Orgeneral ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın "müebbet hapis cezasına" çarptırılmalarına ilişkin gerekçeli kararda, "Anayasa ve yasalara göre sivil idareye karşı bağlı ve sorumlu olduklarını unutarak ülkeyi yönetmek istemişler, ülkenin menfaati için yaptıklarını söyledikleri darbeler ile demokrasiyi kesintiye uğratarak, Türk milletinin medeni milletler arasında yer almasını ve ülkenin gelişmesini engelleyerek demokrasi kazanımlarını ve demokrasi birikimlerini yok etmişler, demokrasi kültürünün oluşmasını engelleyerek ülkeyi daha da geriye götürmüşlerdir" denildi.

Gerekçeli kararda, Evren ve Şahinkaya ile avukatlarının, savunmalarında, "ülkedeki yaşanan ve bir türlü önlenemeyen anarşik olaylar nedeniyle milletin ve devletin bekası için 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin kendilerine verdiği yetkiye dayanarak, yönetime el koymak zorunda kaldıklarını" söyledikleri ancak kendilerine verilen yasal yetki çerçevesinde görevi anarşi ve terörü önlemek, halkın can ve mal güvenliğini sağlamak olan askerlerin, o dönemki gelişmeleri bahane ederek siyasete yön vermeye çalıştığı vurgulandı. Gerekçeli kararda, şu değerlendirmelerde bulunuldu:

"Ülkenin, devletin, milletin bekasını sadece kendilerinin düşündüğü inancı ile hareket etmişler, millet adına yaptıklarını söyledikleri darbeler ile aslında millet iradesini hiçe saymışlar, halkın iradesi ile seçimle yönetime gelen ve millet iradesini temsil eden anayasal kurumların ve sivil idarenin devleti kendilerinden daha iyi yönetebileceğine inanmamışlar, ülkenin ve milletin tek sahibi olarak kendilerini görmüşlerdir.

Milletin egemenlik hakkını millet adına, millete rağmen Anayasa ve yasaları hiçe sayarak gasp etmişler, bunu da ülkenin, milletin ve devletin bekası için yaptıklarını söylemişlerdir. Ülkede terör ve anarşi olayları yaşanırken, 211 sayılı kanunun 35. maddesi ile kendilerine verilen yetkiyi sivil idareden aldıkları emir ile görevlerini yapıp suçluları yakalaması ve güvenliği sağlaması gerekirken, bu görevlerini unutarak ülkeyi idare etmeye kalkışmışlardır.

Halk iradesi ile başa gelen, anayasa ve yasalara göre sivil idareye karşı bağlı ve sorumlu olduklarını unutarak ülkeyi yönetmek istemişler, ülkenin menfaati için yaptıklarını söyledikleri darbeler ile demokrasiyi kesintiye uğratarak, Türk milletinin medeni milletler arasında yer almasını ve ülkenin gelişmesini engelleyerek demokrasi kazanımlarını ve demokrasi birikimlerini yok etmişler, demokrasi kültürünün oluşmasını engelleyerek ülkeyi daha da geriye götürmüşlerdir. Darbeye gerekçe olarak gösterilen, ülkede yaşanan terör anarşi ve çatışmaları önlemek görevleri olduğu halde bunları askeri darbenin nedenleri olarak gösterip, halk nazarında hukuk dışı ve fiili bir durum olan darbeye meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Olayları bastırarak önlemek yerine, adeta geri planda kalmayı tercih etmişler, ülkenin siyasiler tarafından yönetilmez hale geldiğini adeta halka göstermeye, bu şekilde halkın nazarında meşruiyet kazanmaya çalışmışlardır. 'Sen ülkeyi yönetemedin, idare edemedin, senin çıkardığın yasalar ile ülke yönetilmez hale geldi, ancak ben yönetebilir, ben idare edebilirim, mevcut hukuk kuralları ile ülke idare edilemiyor, ancak fiili askeri güçle yönetilebilir' demek istemişlerdir."

DEMİREL'İN SÖZLERİNE ATIF

Dönemin Başbakanı, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, basına verdiği röportajlardan "Kanlar akıyordu, çünkü Sayın Kenan Evren'in Çankaya'ya çıkması gerekiyordu", "11 Eylül günü akan kan 13 Eylül'de nasıl durdu?", "(Yetkimiz yoktu) dediler. 13 Eylül günü var olan yetki, 11 Eylül günü de vardı", "Askerler isteselerdi, anarşi ve terörü önleyebilirlerdi. Nitekim 12 Eylül günü bıçak ile kesilir gibi kesildi. İdareye el koymaya kararlı oldukları için bilerek anarşinin üzerine gitmediler" ifadelerine işaret edilen kararda, şöyle denildi:

"Bütün bu hususlar göstermektedir ki sanıklar tarafından koşulların oluşması için fırsat kollanmış, uygun koşulların oluştuğu kanaatine varılınca da müdahaleyi gerçekleştirmişlerdir. Bu şekilde sanıklar devletin yapısını, rejimini, devlet kurumlarını, kurumlar arası ilişkileri düzenleyen Anayasa ve yasaları hiçe sayarak, hiç bir hukuki meşruiyeti olmayan gerekçeler ileri sürerek, mevcut hukuk düzenini yok farz ederek, fiili bir durumla iktidarı ele geçirmek suretiyle kendilerine isnat edilen suçları işlemişlerdir. Bu nedenle sanıkların, ülkenin bulunduğu koşullar, yaşanan terör ve anarşi eylemleri de dikkate alındığında müdahaleden başka çare kalmadığı yönündeki savunmaları samimi ve inandırıcı bulunmamıştır."

Kararda, sanıklarca askeri darbe ile ortadan kaldırılmadan önce yürürlükte bulunan 1961 Anayasası'nın 4. maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını anasayadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz", 5. maddesinde, "Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez" ve 6. maddesinde ise "Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir" denildiği belirtildi.

HÜKÜM

Kararda dlay tarihinde Adalet Partisi Genel Başkanı olan Süleyman Demirel'in Başbakanlığında kurulan 43. hükümet görevdeyken Genelkurmay Başkanlığını yürütenn Kenan Evren, Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapan Tahsin Şahinkaya'nın, vefat eden dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'un fikir ve eylem birliği içinde, emir komuta zinciri dahilinde, daha önceden hazırladıkları ve Bayrak Harekatı adını verdikleri plan doğrultusunda, 12 Eylül 1980'de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gücünü kullanarak, askeri darbe ile cebren, yürürlükte bulunan 1961 Anayasası ve yasalar çerçevesinde seçimle göreve gelmiş TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini feshettikler aktarıldı.

Kararda, sanıkların TBMM'ye ait yasama yetkisini, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kuruluna ait yürütme görevini ele geçirerek, TBMM üyelerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp, bütün yurtta sıkıyönetim ilan ettikleri, siyasi parti faaliyetlerini ve yurt dışına çıkışları yasakladıkları, Başbakan Süleyman Demirel, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'i zorla gözaltına aldıkları ifade edildi.

Sanıkların, anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle 765 sayılı TCK'nın "Devlet Kuvvetleri aleyhine cürümler" başlığı altında yer alan 146/1 maddesinde düzenlenen "Cebren Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağir, tebdil veya ilga ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men" suçu ile 147. maddesindeki "Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men" suçunu işlediklerinin iddia, sanıkların samimi ikrarları, dosyadaki tüm bilgi ve belgelerle sabit görüldüğü bildirilen kararda, Evren ve Şahinkaya'nın, bu suçlamadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldıkları, duruşmadaki hal ve hareketleri, mahkemeye karşı saygılı tutum ve davranışları, samimi ikrarları ve tüm dosya kapsamının lehlerine takdiri indirim sebebi kabul edilerek, cezalarının müebbet hapis olarak belirlendiği bildirildi.
ARKADAŞINA GÖNDER
12 Eylül davasının gerekçeli kararı açıklandı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz