X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Hasta olduğumu bildiğim için oyunculuk yapıyorum
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Hasta olduğumu bildiğim için oyunculuk yapıyorum

  • Giriş Tarihi: 27.12.2014
Hasta olduğumu bildiğim için oyunculuk yapıyorum
Hasta olduğumu bildiğim için oyunculuk yapıyorum

Usta oyuncu Settar Tanrıöğen: Hayatımızdan çıkarmamız gereken o kadar çok çöp var ki... Aynı evde dört tane televizyon birden olur mu? 'Hastasınız' desem, 'Sensin hasta' derler. Ben kendimi biliyorum ve hasta olduğumun farkındayım. Hasta olduğum için oyunculuk yapıyor ve bir köyde yaşıyorum

Uzun süredir Kocaeli'ne bağlı Kandıra ilçesinin bir köyünde yaşayan usta oyuncu Settar Tanrıöğen, Ot dergisine köy hayatını ve inandığı doğruları anlattı:
Çocukluğumda oyunculuk gibi bir hayalim yoktu ama çevremdeki insanlar hep "Settar tiyatrocu olacak" diyordu. Bense ihtimal dahi vermiyordum bu işe. Çünkü tiyatroculuğu, seçkin bir grubun çocuklarının yaptığı bir meslek olarak görüyordum. Denizli Halk Eğitim'de tiyatroyaparken, bölgeye geçmişte Ankara Sanat Tiyatrosu'nda kursiyerlik yapan bir Türkçe öğretmeni tayin edildi. O öğretmen ahbabım oldu ve daha sonra kanıma girdi benim. "Ankara'da olsan, profesyonel bir tiyatroda çalışabilirsin" deyince; madem öyle diyerek Ankara'nın yolunu tuttum.
Ferhan Abi'yle (Şensoy) tiyatro yaptığım dönemde, aynı zamanda Kadıköy Salı Pazarı'nda köftecilik yapıyordum. Pazara her çıkışımda en az 30 kilo köfte satıyordum. Zabıtalarla sıkıntı baş gösterince; köfteden vazgeçtim, seyyar sandviçe döndürdüm işi. Ama ünlü olunca bu işi yapamaz oldum.

ÇEKİME BÜLENT'TEN ÇABUK GİDİYORUM

Köydeki evim yaşanır hale geldikten sonra, ne zaman 'Yarın köye gideyim' diye düşünsem, birileri arıyordu ve gidişimi sürekli ertelemek zorunda kalıyordum. En sonunda "Bu böyle olmayacak, en iyisi İstanbul'daki evi kapatıp toptan köye yerleşeyim" dedim. Ertesi gün ikinci elciyi çağırdım; özel eşyalarım hariç evde ne kadar eşyam varsa "Buyur kardeşim" dedim. Sazları kılıflarına, giysileri çöp poşetlerine, kitapları kolilere yerleştirdim; sonra hepsini kamyonetime yükleyip köye getirdim. Köye geleli dört yıl oldu. Komik olan ne biliyor musunuz? Dizi çekimlerine, İstanbul'da yaşayan Bülent İnal'dan daha çabuk gidiyorum.
Sabah kalkar kalkmaz, güne buradaki bütün hayvanları doyurarak başlıyorum. Bize var, onlara yok; olur mu öyle şey! 50 litrelik bir kazanım var, topladığım kemikleri kazana doldurup kaynatıyorum. Herkese yetecek kadar yemek var. Önceleri tavuklarım vardı ve bahçe işleriyle uğraşıyordum ama bu sene işten güçten pek vakit ayıramadım.

KİLİT KULLANMAM


Köy hayatı emek istiyor. Suyunu kendin çekiyorsun, ocağını kendin yakıyorsun ama sistemini oturtursan zor değil; yalnızca efor sarf etmen gerekiyor. Bunu yapmasan; gidip 2.70 tavanın altında, koşu bantlarında yürüyeceksin. O da spor mu Allah aşkına! Böyle saçma sapan bir şey olabilir mi! Sistem daha çok para kazanmak için; sana rezidansta oturmayı, kredi almayı, lüks araba almayı dayatabilir. Peki insan hiç kendini düşünmez mi?
İnsanlar kendilerini güvende hissetmek için bol güvenlikli rezidanslara sığınıyorlar. Ama bu köy evi, İstanbul'daki rezidansların hepsinden daha güvenli. Bugüne kadar kapımı hiç kilitlemedim ve hiçbir şey de olmadı. Geceleri de kapım açık yatıyorum. Evde elektriğim yok çünkü buraya şebeke vermiyorlar. Köyün içinde elektrik var ama bana 800 metre kalana kadar var. Oradan itibaren kendi paramla direk dikip kablo çekmem gerekiyor. Üstüne bir de evin önüne trafo koymalıyım. O da bayağı maliyetli bir iş. Bu yüzden de eve elektrik bağlamak yerine güneş enerjisi paneli kuracağım.

KÖYLÜLER HER MİSAFİRİ MERAK EDİYOR

Köylüler beni köyden biri olarak görmüyorlar, dışarıdan biri olarak görüyorlar. Ben de köyden biri olmayı istemiyorum açıkçası; kendi halimde takılmayı ve kimseye bir zararımın olmamasını istiyorum. Ahalinin malum bir röntgenci merakı vardır ya; tanınmış biri de olduğum için, ilk zamanlar epey merak ediyorlardı beni. Ne zaman bir misafirim gelecek olsa, hemen ardından traktörle bir köylü gelir ve "Misafirler hoş geldiniz" derdi. Bir anda misafir kendiymişçesine eve girer ve kalkmak bilmezdi. En sonunda "Abi biz bir toplantı yapacağız" derdim.
En tuhafı da ne biliyor musunuz? Kapitalizm bizden daha iyi biliyor bu köyü. Biz kendimizi kapitalizmin tanıdığı kadar tanısak bu sistem ayakta duramaz. Hayatımızdan çıkarmamız gereken o kadar çok çöp var ki; aynı evde dört tane televizyon olur mu? 12 yaşındaki cocuğun cebinde son model cep telefonu olur mu? Yorgunluk yahu tüm bunlar. "Hastasın" desem, "Sensin hasta!" derler. Bu olay benim başıma geldi. "Ben kendimi biliyorum ve hasta olduğumun farkındayım" dedim. Bu yüzden ormanın içinde yaşıyorum, bu yüzden oyunculuk yapıyorum, bu yüzden ağaç kesip çivi çakıyorum. Hasta olduğunun farkına varamayan ise sensin! İnsan deli gibi calışır ve deli gibi tüketir mi yahu!
Tanıdıkça, gördükçe anladım ki dünyanın her yerinde insanların derdi aynı. O yüzden kendine dair bir kaygıyı, samimi bir dille anlatırsan, insan dünyanın neresinde olursa olsun anlıyor seni. Duygular bölgelere göre değişmiyor çünkü. Sinema için de böyle bu; bir film ne kadar yerel olursa, bir o kadar da evrensel olur.

TEK MİRASIM O FİLMLER


Sinema benim için duygusal değil, gerçekçi bir alan. İnsanlara lazım olanın sinema olduğunu düşünüyorum. Tabii edebiyat da, müzik de lazım. Ben inandığım için sinema yapıyorum. Kızıma miras olarak da filmlerimin kalmasını istiyorum. Başka da bir şey bırakabileceğimi düşünmüyorum. Bir insan ne bırakabilir ki cocuğuna; apartman dairesi mi bırakacağım? Çiftlik mi bırakacağım? Bankada 2 milyon dolar mı bırakacağım? Tek mirasım o filmler işte!
Film yaptığın kafayla dizi yapamazsın. Dizi yapmak bir anlamda zorunluluk; hayat benden para istemese neden gidip dizilerde calışayım? Ama şu da var ki; yaptığım her işte bir şekilde mutlu oldum. Çok kötü işlerde de çalıştım çalışmasına ama hep mutlu oldum. Çünkü ev ödevi duygusuyla hiçbir şey yapmadım şu hayatta.

İNSAN ZEKİ FALAN DEĞİL, BİLAKİS APTALIN ÖNDE GİDENİ

Bu hayatta neyin zor neyin kolay olduğunu henüz ayırt edebilmiş değilim. Bana kalırsa kolay olan hiçbir şey yok. Şans diye bir şey varsa, şanslı biri olduğumu düşünüyorum. Ben hayat kaygısı ve gündelik meselelerle kendimi germekten hoşlanmıyorum. Bu yüzden parayla ve eşyayla ilişkimi yok denecek düzeyde tutuyorum. n Bir durumun içine girdiğimde ne yaparım demekten çok, ne yaparım da o durumun içine girmem diye düşünüyorum. Şu an yaşadığım köy evinde iki sene hiç dışarı çıkmadan kalabilirim ve bir memur maaşıyla rahatça geçinebilirim. n Yıllar geçtikçe şuna karar verdim; insanı diğer canlılardan ayıran tek özellik elleriyle eşya yapabiliyor olması ve başına bela olan da bu. İnsan zeki filan değil; bilakis aptalın önde gideni. Şahane yaşayabileceği bir hayatı ıskalıyor. Eşyasız tabii ki olmaz ama en azından bunu bir ihtiyaç düzeyinde tutarsın. Günümüzde insanlar birbirlerine göstermek için eşya ediniyorlar; en çok da o eşyalar yoruyor insanları, hasta ediyor. Teknolojiyi daha rahat, daha konforlu yaşamak için kullan. Ama para nedir yahu! Paranın ve eşyanın tutsağı olunmuş bir hayat; böyle gelmiş, böyle gidiyor...

İLKOKUL DÖRTTEN BERİ TRAVMATİK ŞİŞMANIM

Rahat bir çocukluk geçirdim. Zengin ne demek bilmiyordum; herkesi bizim gibi fakir zannediyordum. İlkokul dörtten beri travmatik şişmanım. "Adın ne?" diye soranlara "Şişman" diyordum. Ne zaman ismimi sorsalar, "Bana buralarda şişman derler" diye cevap veriyordum. Adımı unutmuştum bir nevi; şişman aşağı, şişman yukarı. Lisede aşık olunca süzüldüm tabii; yemeden içmeden kesildim. Manitam olsun diye hayatta zayıflamadım ama, aşık olduğum zaman yemek içmek umrumda olmazdı.

kalan karakter 1000

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.