X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Olamazsın dedikleri her şey oldu
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Olamazsın dedikleri her şey oldu

  • Giriş Tarihi: 24.2.2013

"Şair değilsin dediler, şiir kitapları 100 binlerce sattı. Yönetmen değil dediler, çektiği filmler 100 milyon seyirciye ulaştı. Senden tiyatrocu olmaz dediler yazdığı oyunları 8 milyon kişi seyretti. Şimdi sinemalarda Kelebeğin Rüyası diye bir şiiri oynuyor"

Anne tarafından dedesi, müftünün oğludur. Aile yüzyılın başında Irak'tan muhacir gelmiş Hakkari'ye. Soydan gelen 'melalık' (imamlık), Cumhuriyet'le birlikte müftülüğe dönüşmüş... Dede Sait Atay yıllar yılı Hakkari'nin efsanevi belediye reisi... Ninesi Gule ise biraz Vizontele'deki Sıti Ana... Baba tarafından dedesi Nazmi Bey, Hakkari'nin yerli eşrafı... Nahiye müdürlüğü yapmış uzun yıllar, ilçelerde kaymakam vekilliği... Biraz da Vizontele'deki belediye başkanı Nazmi Bey... Babaannesi Süheyla Hanım, Hakkari'de mal müdürlüğü yapan Mehdi Bey'in örükleri topuğunda, güzelliği dillere şiir, saz gibi kızı... Erzurum diyarından gelme, Kürt değil, sonradan Kürtleşmiş, ama aileye de aksansız Türkçeyi getirmiş bir kadın... Nazmi Bey'in ikinci karısı, biraz da Yasemin Yalçın'ın hayat verdiği efsanevi karakteri Sürahi Teyze... Babası Nazım, Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde okumuş, lisede öğretmenlik yapmış, bütün öğrencilerinin adı onun lügatında 'keçi'dir. En çok bilinen yanı şakacılığı, muzipliği... Öyle ki ustalarını sayarken Yılmaz Erdoğan, babasını listenin en başına koyar. Üç erkek kardeşin ortancasıdır; Mustafa'dan küçük, Deniz'den büyüktür... 1967 yılının bir kasım günü dünyaya gelmiş Hakkari'de. Hakkari o zamanlar on bin nüfuslu, yemyeşil bahçeler içindeki toprak damlı evlerde, insanların mutlu yaşadıkları bir masal şehri... Tıpkı Vizontele'deki gibi... O yıllarda bazı ailelerin bir ayağı Ankara'da... 'Durumu uygun' olanlardır onlar, bir evleri orada bir evleri Hakkari'de... Nazım Erdoğan'ın üç erkek kardeşi orada, annesi Süheyla bakıyor onlara. Yılmaz, ilkokul çağına gelince, "Fırsat varken Ankara'da okusun, daha iyi olur," diyerek gönderdi babası oraya, amcalarının yanına. Amcaları Namık'la Naif, Hakkari'ye her gelişlerinde Ankara'yı anlata anlata bitiremiyorlar. (Ankara Namık'ı erken aldı onlardan. Ergenekon çetesi 90'lı yıllarda ölüsünü 'kayıp kentte' bir yol kenarına bıraktığında, 'cesetken bile yakışıklıydı.')

İKİ DİL, İKİ ŞEHİR
Hakkari'yi bırakıp Ankara'ya gittiği sene, arkasında Kıbrıs Savaşı'nda şehit düşmüş Hakkarili 11 asker için ağlayan anaların "Ax xwide, te bûçe ez jî ne kuştim," (Allah'ım neden benim de canımı almadın?) ağıtını bıraktı. Ağıt hafızasında öyle yer etmiş olmalı ki, yıllar sonra Vizontele'de anlatarak hepimizi, o saate kadar güldüklerimize pişman etti. Şimdi iki dili, iki şehri olan bir çocuktu. Kışları Ankara'da, yazları Hakkari'de. Ankara'da Hakkari'yi, Hakkari'de Ankara'yı özledi. Ve bu uzun yolculuklar hayatını o kadar etkiledi ki, "Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde çocuk olmaktan vazgeçti." "Ankara'ya usul usul kurşun yağarken", "Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk" olarak kalamazdı hep, erken büyüdü. Liseyi de Ankara'da okuyup bir arkadaşının tavsiyesiyle, yanına Ahmet Kaya'nın bir sene önce çıkmış Ağlama Bebek albümünü alıp 1985 yılının bir eylül günü İstanbul'a geldi. Oysa babası ODTÜ'de okusun istiyordu; o bildiğini yaptı İstanbul Teknik Üniversitesi'nin inşaat bölümüne yazıldı. Mühendis olup köprü yapacaktı ırmakların üzerinde, çok para kazanacaktı; babası öyle diyordu. Ama o babasını dinlemedi. Kocamustafapaşa'da, bakkal dükkanından bozma bir evde önce Haldun Taner'le tanıştı, sonra İbsen'le, sonra ötekiler geldi. Sabahlara kadar arkadaşlarını eğlendirdi, çok komikti, çok şakacıydı. "Bu çocuktan mühendis olmaz, olsa olsa komedyen olur," arkadaşları öyle dedi. Okuduğu okulu sevmedi. Bırakıp kaçmak istedi. İstanbul üzerine geldi, oturdu babasına buraları terk etmek istediğine dair uzun bir mektup yazdı. Sonra âşık oldu, vazgeçti İstanbul'u terk etmekten, aşkla İstanbul, aynı anda başına vurdu, oturup şiirler, hikayeler yazmaya başladı, Gırgır'da ilk hikayesi yayımlandı. Sonra bir yurt odasına taşındı, Dostoyevski okudu, Oğuz Atay, bir de Vedat Türkali hatmetti... Memlekette mühendis çoktu, kararını verdi tiyatrocu olacaktı. Tiyatroculuk, mühendislik eğitimiyle at başı gitmiyordu; okulu bırakmaya karar verdi. Bu sırrını hiç kimseye açmadı. İkinci sınıfta dediğini yaptı. Ferhan Şensoy, genç yazar-oyuncu adaylarını arıyordu, sınava girdi kaybetti. Bir arkadaşı alıp onu Vedat Günyol'a götürdü. Ferhan Şensoy, bir Vedat Günyol'u kıramazdı. Vedat Hoca onu alıp Ferhan Şensoy'a götürdü. "Sen beğendiysen, bana onu ekibe almak düşer," dedi Ferhan Şensoy; Oratoyuncular'a yazar olarak girdi. Hem tiyatronun fuayesinde kitap sattı, hem de Cevdet Kudret'in bir öyküsünü oyunlaştırdı. Yazdığı diyalogları 'ustası' beğenmişti. Artık onu hiç kimse tutamazdı.

SOĞUK EVDE BÜYÜK HAYALLER
Konservatuara girmek istedi. Haldun Dormen, Müjdat Gezen, Yıldız Kenter ve Ahmet Leventoğlu'ndan oluşan jüriden geçer not alamadı. Parasız, kimsesiz, çok soğuk bir evde büyük hayaller kurdu. Kendi tiyatrosunu kuracaktı. 'Güldüşündürü' diye bir tiyatro kurdu; Kanuni Sultan Süleyman ve Rambo diye bir oyun yazıp kendi arkadaşlarıyla sahneledi. Ama hiçbir seyirci gitmedi. Battı. Şiirler yazmaya başladı. Şiirlere oyunlar, oyunlara senaryolar ekledi; ama hiçbirisinin müşterisi yoktu. Gazetede Levent Kırca'nın yazar aradığını okudu. Başvurdu, ekibe katıldı. Kısa bir süre içinde Gereği Düşünüldü müzikalinin önemli bir kısmını yazdı. Kısa bir süre içinde Levent Kırca'nın en kıymetli yazarı oldu. Ve hayatının bundan sonraki kısmını kökten değiştirecek olan adamla orada tanıştı. Şimdiki ortağı Necati Akpınar, Levent Kırca Tiyatrosu'nun müdürüydü. Onun yaratıcı yazar dehası, Necati'nin pazarlama dehasıyla bir araya gelirse, BKM gibi bugün değeri 100 milyon dolarlarla ifade edilen dev bir kültür-sanat-eğlence şirketinin doğmasına yol açar deselerdi o zaman, onları tanıyan herkes sanırım gülmekten katılırdı. Levent Kırca ile ayrılan yolları, karşılarına Yasemin Yalçın'ı çıkarttı. Yasemin Yalçın için Kadınlık Bizde Kalsın diye bir müzikal-oyun yazdı. Oyun kapıları kırmaya başladı, ardından televizyon skeçleri geldi. Yeni yeni çoğalmaya başlayan özel televizyon kanallarının aranan yazarıydı artık. Ama kuru kuru yazarlık yetmiyordu ona, gözü yükseklerdeydi. Ne yapıp edip Necati'yle birlikte kendi şirketini kuracaktı. Beşiktaş Çarşısı'ndaki eski Mıstık Sineması'nı Beşiktaş Kültür Merkezi'ne dönüştürmek üzere Necati ile kolları sıvadıklarında, birer külüstür arabalarından başka hiçbir şeyleri yoktu. Sinemanın enkazında fareler cirit atıyordu; arabalarını tefeciye rehin bıraktılar, borçlandılar ve fareleri oradan kovup yerine şık beyefendi ve hanımefendileri konuk etmenin hayalini kurdular. Dediklerini yaptılar da. Ama hâlâ parasızdılar. Sadece yaratıcı dehalarına olan güvenleri tamdı. Öyle ki, açılışı için davetiyelerini bile bir arkadaşları bastırdı. Şimdi yanlarında Demet Akbağ da vardı. Vakti zamanında bir arkadaşının çalıştığı gazete için sipariş ettiği bir 'otogar' röportajından yola çıkarak yazdığı Otogargara oyunuyla BKM perdelerini açtı. Akın akın gelmeye başladılar. Salon doldu taştı. Ve yazmaya başladı Bir Demet Tiyatro'yu. Ve çok kısa bir süre içinde Mükremin diye bir bıçkın delikanlıyla tanıştı bütün ülke. Şöhreti büyüdü, bu toprakların insanı hangi iklimde yaşıyorsa namı oraya kadar yürüdü. Bir dil cambazı milyonlarca seyirciyi ekrana bağlamıştı!

MÜZİKTE SİBEL CAN, ŞİİRDE O
Artık bir fenomendi. O zamana kadar yazıp bir kenarda duran her şeyi kıymete bindi. Misal, yıllar önce bir arkadaşının bir yayıncı arkadaşına torpille bastırdığı Hüzünbaz Sevişmeler adlı kitabının depolarda bekleyen nüshaları kapışıldı, şiir kitabı bir anda yüz binlerce satıldı. Ve bütün bunlar bir tartışmayı beraberinde getirdi. Yılmaz Erdoğan şair midir? Şairlik diplomasını verme yetkisinin kendisinde olduğunu sanan bir şair, "Müzikte İdil Biret ne ise, şiirde Edip Cansever odur. Müzikte Sibel Can ne ise, şiirde Yılmaz Erdoğan odur," diye bir veciz söz söyledi. Ortalık birbirine girdi. Şiiri, birkaç meraklı edebiyatseverin ilgilendiği yüksek tahtından indirip, biz sıradan ölümlü insanların arasına soktu. "Şiir hayatın bahanesiydi," çünkü. Ayrıca "İyi şiir sahipsizdir," amme malıdır yani! Ve ta o günlerde, günün birinde şiir üzerine bir film yapmanın düşünü kurdu. Vizontele filmi, o dönemde pek az seyircinin itibar gösterdiği Türk sinemasını yeniden canlandırdı. 3,5 milyon seyirci sinemalara koştu. Tartışma şiirden sinemaya kaydı; Yılmaz Erdoğan yönetmen miydi? Arkasından çektiği üç filmi de aynı gişe başarısını gösterdi. Her filmiyle ustalığını biraz daha pekiştirdi. Yazdığı ilk şey şiirdir. Yazacağı son şey de şiir olsun istiyor. Madem şairden saymadılar onu, o halde, "Şiire bir iyiliğim dokunsun," dedi. Vakti zamanında büyük bir keder içinde, yaralarına şiir süre süre 20'li yaşlarda veremden ölen iki şairin Rüştü Onur ile Muzaffer Tayip Uslu'nun bir kelebeğin ömrü kadar olan hayatlarını film yapmaya soyundu. Şimdi sinemalarda Kelebeğin Rüyası diye bir şiir oynuyor. Şiirden film olur mu diye sormayacaklar artık. Artık onunla ilgili hiçbir soru sormayacaklar sanırım. Çünkü ne olamazsın dedilerse o oldu! Şair değilsin dediler, şiir kitapları 100 binlerce sattı. Yönetmen değil dediler, çektiği filmler 10 milyon seyirciye ulaştı. Senden tiyatrocu olmaz dediler, yazdığı oyunları 8 milyon kişi seyretti. Şimdi evinde hâlâ sanatın her dalında şiirler yazıyor! Ha sıfatı mı? Ne desem eksik kalır bıra...