X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Ecdadımız hoşaf içmiş ama Fransız çıkartması sürüyor!
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Ecdadımız hoşaf içmiş ama Fransız çıkartması sürüyor!

  • Giriş Tarihi: 17.3.2013

Le Cordon Bleu, Bocuse d'Or ve yemekli filmleriyle Fransız çıkartması... 18 Mart'ta üniversite öğrencilerine Çanakkale Savaşı asker menüsü... Boğaz'da kahvaltı, Süleymaniye'de kuru fasulye, 'patronlar kulübü'nde çaylı ergen dalaşması... Noma'da zehirlenme, El Bulli'ye kapandıktan iki sene sonra rezervasyon...

9 MART CUMARTESİ

GASTRONOMİK FRANSIZ İSTİLASI ALTINDAYIZ!
1. PERA MÜZESİ'NDE LEZZETLİ FİLMLER:
Pera Müzesi'nin 'Tadı Damağında: Yemek ve Sinema' programından bahsetmiştim. Pera Film, Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle, yemekle sinema arasındaki ilişki üstüne hoş filmler gösterdi iki hafta boyunca.
A) YARATICI MUTFAK, BÜROKRASİ KALDIRMAZ: Cuma akşamki davette, Mitterand'ın özel aşçısının hikayesine dayanarak çekilen Sarayın Tadları / Haute Cuisine gösterildi. Sonrasındaki kokteylde ise Sarkozy'ye de yemek yapmışlığı olan Le Cordon Bleu'lü şefin şovu ve tadımlıkları vardı. Sarkozy'nin Carla Bruni'nin yanında göbek salmaması için uygun bir şef diyeyim kısaca! Ama Hortense, her eve lazım. Hortense Laborie, Perigordlu bir şef. Kendi çiftliği olan, doğal, hakiki yemek yapmasıyla tanınan biri... Bir gün Fransa Cumhurbaşkanı onu Elysee Sarayı'na çağırıyor ve olaylar gelişiyor. Şeker hamuru güllerden gına getiren, samimi, hakiki, çocukluğundaki gibi yemekler hayal eden cumhurbaşkanı ile bu bilgili, kişilikli, tutkulu kadın şef arasında imrendirici bir ortak dil gelişiyor, gelgelelim bürokrasi gene yapacağını yapıyor...
B) PIERRE GAGNAIRE, FAZLA FELSEFE YAPTI: Cumartesi ise yaşayan efsane şeflerden Pierre Gagnaire ile ilgili bir belgesel seyrettik. Usta o sıkışık mutfakta nasıl çalışıyor, nasıl sanat icra ediyor malzemelerle, her tabağı nasıl bozup bir daha yapıp, onu ekleyip bunu çıkarıp nasıl tekrar tekrar yaratıyor, dönüştürüyor, gördük. Ama aldı mı sazı eline, biraz fazla felsefe yapıp bayabiliyormuş, bunu da gördük.
2. LE CORDON BLEU, MEMLEKETTE OKUL AÇTI: 'Mavi Kurdele' sakinlerinin buralarda bulunmasına sebep, bizi küçük kaz ciğeri küpleriyle beslemek değil, Özyeğin Üniversitesi işbirliğiyle İstanbul'da okul açmaları. Geçmişi 1895'e dayanan Le Cordon Bleu, dünyanın en prestijli mutfak sanatı okulu. Bu arada sahibi Andre Cointreau, ünlü Cointreau likörlerinin (Portakal! Orda kalma!) de sahibiymiş.
3. OLİMPİYAT FİNALİNDE GALA YEMEĞİ FİYASKOSU: Dünyanın en mühim gastronomi yarışması ('Mutfak Olimpiyatları' da diyorlar) Bocuse d'Or ile ilgili de ön malumat vermiştik. Cumartesi günü Türkiye'yi temsil edecek (Önce 2014'de Stockholm'de, sonra umalım 2015'de Lyon'da) isim seçildi: Şef Gürcan Gülmez. Akşam da 'Gala Yemeği' vardı. Santral İstanbul'daki eski Otto yeni Papaz'daki 'Gala Yemeği'nde, uyduruk pastane tuzluları servis edildi! Fransa'da bu işleri özenle yapan; mekanı, müziği dikkatle seçip atmosfer yaratan Sirha, olayın İstanbul ayağını nasıl olup da bu kadar ayağıyla yapmış, ilginç doğrusu.

10 MART PAZAR

KAHVALTININ MUTLULUKLA BİR İLGİSİ OLMALI, EVET!
Cemal Süreya'nın belki de en dile pelesenk dizesi: "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." Benim yemek üstüne ne düşündüğüm de malum. Ama kahvaltının da mutlulukla bir ilgisi muhakkak ki var ve baharın ilk günü sayılabilecek bu pazar, kesinkes sağlamasını yaptık bunun. Lacivert'in kahvaltısının methini duymuş ama hiç gitmemiştim. Şef Hüseyin Ceylan yemeklerde döktürüyor, en son Ateşbaz-ı Veli Mutfak Kültürü Ödülleri verildiğinde, Datça bademli kerevizine çıldırmıştık. Ama kahvaltıda ne kadar döktürebilir ki? Nihayetinde üç beş peynir, zeytin, reçel demek değil mi kahvaltı... Diye düşünenlerimizin ezberi tepetaklak oldu. Üşenmeyip saydım, zeytin ezmesini de katarsanız toplam 15 farklı zeytin çeşidi var Lacivert'in pazar kahvaltısı büfesinde! Peynirlerin hepsi kendi bölgesinden: Kars'ın gravyeri, Van'ın otlusu, Erzurum'un civili, Konya'nın küflüsü, Bandırma'nın loru diye 15'i de geçeriz bu sefer. Her şey bir yerden, her tabakta ayrı hususiyet... Sucuk Tokat'tan, pastırma Kastamonu'dan... Kavurma, çocukluktan... Yumurtalısı hele, ofofof. Mıhlamadaki tereyağı kokusu paralel evrenlere sürüklüyor. Ceviz reçelinin bu kadar çıtırı, hayret verici. Tahinli dondurma kondurulmuş kabak tatlısı, Adapazarı'ndan... Bu ziyafet, kişi başına 60 TL'ye geliyor. Sabah 11'de oturduğumuz Lacivert kahvaltısından, yüzümüzle kollarımızı Boğaz'a karşı yakıp, akşamüstü 'drink'imizi de alıp, saat 18:30'da kalktık. Maç olmasa sanki daha da otururduk... Cemal Süreya fevkalade haklı, anlayacağınız...

11 MART PAZARTESİ

NOMA'DAKİ ZEHİRLENME HAKKINDA NE DÜŞÜNECEĞİZ?
Üç yıldır dünyanın en iyi restoranı seçiliyordu, iki de Michelin'i vardı. Üçüncüyü beklerken, yemekten 63 kişi zehirlendi. Kopenhag'daki Noma'nın içine düştüğü durum, pis olduğu kadar kafa karıştırıcı da. Şimdi bu konuda ne düşüneceğiz? Onca yaratıcılığı, özeni, özelliği, tek bir olayla çöpe mi atacağız? Yoksa bir kereden bir şey olmaz, insanlık hali mi diyeceğiz? Köşedeki kebapçı için bile demezken bunu, rezervasyon için perişan olunan, hesap için ciddi paralar ödenen, 'Dünyanın en iyi lokantası' unvanıyla taçlandırılan bir yer için kredi mi açacağız? Yoksa tam da böyle yerde böyle durumun hiçbir mazereti, bahanesi, affı olmaz mı diyeceğiz?

12 MART SALI

SÜLEYMANİYE'DEKİ ERZİNCANLI'DA MAKSİMUM HELME
Ne kadar dar hayatlar sürmekteyiz, kendi kendimizi belli semtlere hapsedip, inanılır gibi değil. Burası 1924'ten beri varmış ve ilk defa geliyorum, yuh bana! Süleymaniye Camii'nin oradaki kuru fasulyecilerin en meşhuru Erzincanlı Ali Baba. Olağanüstü helmeli, acısı yerinde bir kuru fasulyesi var. Çıtır ekmeği bana bana, mideye cila gibi geliyor. Üç kişi süper doyurucu bir yemek yiyoruz ve hesap toplam 22 TL! Buraya gelmişken Süleymaniye Camii'ne girip dua etmeden gidemiyoruz. Genel şükürden sonra, bir de dilek: Allah'ım, beni hep aynı semtlere hapsetme, akıl fikir ver...

13 MART ÇARŞAMBA

ZEHRA'DAN GQ BAR'A İMAJ DARBESİ: HAA O ÇAY İÇİLEN BAR MI?!
Zehra Çilingiroğlu (16), eski sevgilisini yakın kız arkadaşıyla birlikte görünce olay çıkartmış. Kızın üstüne, içinde sıcak çay olan demlik fırlatmış. Okul kantininde mi? Hayır, Doğuş Grubu'nun 'yeni patronlar kulübü' niyetiyle açtığı GQ Bar'da! "Bir yaşam biçimi sunuyoruz", "Stil sahibi, şık, şehirli erkeğin mekanı olacağız", "Dünyada açılacak diğer GQ barlar İstanbul'u örnek alacak," diye gazlanan... Ağır dekorasyonuyla 35+ görünen... Gayet 'purolu erkek' duran... O aileden ancak Kaya Çilingiroğlu'na, Helin Avşar'a yakışacak olan GQ Bar'da. 16 yaşındaki Zehra, herhalde o da 16 yaşında olan kız arkadaşıyla gidiyor buraya. Yine muhtemelen 16 yaşında olan eski sevgili Mert de herhalde 16 yaşında olan bir başka kızla... Çay içiyorlar; demlikte çay var... Sıcak çayla yanan kıza ama en çok da GQ Bar'a geçmiş olsun! Onca imaj inşası, onca şıklık çabası boşuna artık... Haa çoluk çocuğun çay içtiği bar mı!.. Böyle kodlandı bir kere!

14 MART PERŞEMBE

O ZAMAN EL BULLI'DE YERİMİZİ AYIRTALIM, MADEM!
Elimde bir derginin son sayısı var: Mart 2013. Gurmelik özelliği olduğunu söyleyen, rehberlik hizmeti verdiğini zanneden, 18. yılını kutlayıp 209. sayısını çıkardığı için sevinen bir yeme-içme dergisi. 'Yıldızların Restoranları' köşesinde, 'göz alıcı restoranlar' seçmiş bizim için, biri de El Bulli! "İspanyol yemekleri ilginizi çekiyor mu? O zaman ödüllü restoran El Bulli'de yerinizi ayırtın," diyor. "Üç Michelin yıldızlı restoran yılın sadece altı ayı açık; bu yüzden aylar öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor." Keşke bu satırların altına koyduğu web adresini (www.elbulli.com) bir tıklasaymış yazan. Restoran, 2011 yazında kapandı.

15 MART CUMA

AH BU CANLANDIRMALAR: ŞİMDİ DE ÇANAKKALE SAVAŞI ASKER MENÜSÜ
YÖK, 18 Mart'ta 'çok anlamlı bir proje gerçekleştirecek' imiş. 18 Mart günü bütün üniversite öğrencileri Çanakkale Savaşı sırasında askerlerin yediği yemekten yiyecekmiş: Buğday çorbası, hoşaf ve ekmek. Çanakkale Savaşı'ndaki kahramanlıkların hafızalarda canlı kalması içinmiş bu. O günkü menü dağıtılsınmış ve öğrencilere tarih şuuru yaşatılsınmış. Kahraman ecdadımızın ne şartlarda harp ettikleri anlaşılsın, gençlik bilinçlensinmiş. Çanakkale Savaşı'nı gazlama operasyonu bir yana, bu canlandırmalardan da fenalık gelmedi mi? Evvelki hafta ünlü kadın oyuncular, şiddet gören kadınların yerine geçti hani makyajla: Hülya Avşar, Ayşe Paşalı... Bergüzar Korel, Melek Karaaslan... Nur Fettahoğlu, Gülşah Sercan... Meltem Cumbul, Ceylan Soysal oldu... Sonra kendini kadınların yerine koyan erkekler var: Hakan Eratik topuklu ayakkabı giyerek, Sarp Levendoğlu midesine yastık koyup hamile kalarak, Engin Hepileri saçını bigudiyle sararak, Mehmet Turgut makyaj yaparak kadınların yaşadığı zorlukları deneyimledi. Azıcık geriye gidersek: Nazlı Ilıcak çarşafa girdi, Esra Elönü şapka taktı, Nagehan Alçı geleneksel Alevi kostümü giydi, Naz Elmas tekerlekli sandalyeye oturdu, böylece herkes empatinin dibine vurdu. Canlandırmaya doyulmuyor özetle. Ve empati, bigudiyle hoşaf arasında bir yerde aranıyor herhalde...