X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Tarihimiz hep siyasi dedikoduyla dolu
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Tarihimiz hep siyasi dedikoduyla dolu

  • Giriş Tarihi: 4.8.2013

Sorosçu olmakla suçlayanlar da var, AK Parti'ye fazla yakın durmakla da. Hayatını anlatan, Geriye Bakmak Yok adlı kitabın yayımlanmasıyla TESEV Başkanı Can Paker yeniden ilgi odağı oldu. Paker, Başbakan Erdoğan'dan barış sürecine, 'Marksist liberal' olmaktan Beyaz Türklerin yapaylığına Türkiye'nin fotoğrafını çekti...

Can Paker 71 yaşında. Çocukluğu Eskişehir'de geçmiş. Babası Hasan Pertev Bey, annesi ise Türkiye'nin ilk kimyageri Müzehher Hanım. Paker'in hayatı, babasının onu İstanbul'daki İngiliz okulu High School'a göndermesiyle hat değiştiriyor, arkadan Robert Kolej, Almanya ve ABD'de devam eden uzun bir eğitim hayatı. Marksizm ile yola çıkan, sonra liberallikte karar kılan biri Paker. Önce akademisyen olarak şansını deniyor, sonra Henkel'de çalışmaya başlıyor ve oradan da emekli oluyor. İş dünyası Paker'i çabuk keşfediyor, kamuoyuysa TÜSİAD'a hazırladığı raporlarla. Sonra TESEV'de (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) buluyor kendisini, Türkiye'nin tabu konularına el atıyor, araştırma üstüne araştırma yayımlıyor. Elbette seveni de oluyor, sevmeyeni de. Geçtiğimiz hafta Can Paker'in hayatını anlatan Geriye Bakmak Yok adlı kitap piyasaya çıktı; Fatih Vural yazmış. İlk günden itibaren kitapla ilgili eleştiriler gazete köşelerinde yerlerini aldı. Doğaldır ki olumlu eleştiriler de var, olumsuzlar da. Ama herkesin hemfikir olduğu bir nokta var; kitap çok şey anlatıyor. Kitap vesilesiyle Paker'i evinde ziyaret ettik, sorularımızı yanıtladı.

- Kitap önerisi geldiğinde 'Benim hayatımdan bir şey çıkmaz,' demişsiniz. Öyle mi düşündünüz yoksa mütevazı davranmak mı istediniz?
- Aslında kitabın adı bu nedenle Geriye Bakmak Yok oldu. Ömrümce hep ileriye baktım; geçmiştekiler önemini kaybediyor benim için. O nedenle bir şey yok benim hayatımda dedim, mütevazılıktan değil. Çok şeffaf davrandım, anlattım her şeyi. Sonra okuduğumda hoşuma gitti ama maymun iştahlı bir adam gördüm.

- Birçok kesimin üzerinde mutabakat sağladığı birisiniz...
- Birçok kesimin de sağlamadığı!

- Elbette size itiraz edenler de var. Ama DİSK de size ödül verebiliyor Liberal Düşünce Derneği de...
- Valla o benim hayatımın mihenk noktasını gösteriyor. Gençliğimde bir Marksist olarak hayata baktım, öyle yaşamaya çalıştım. Tabii çelişkileri var; hem bir işletmenin başında olacaksın hem Marksist anlayışın olacak... 'İşçilerin haklarını yemeden kuruma nasıl faydalı olabilirim?' diye düşündüm. Bir Marksist olarak buna imkan yok. Yani artı değer varsa, böyle bir şey olmaz. Sonra Marksizm'in farklı taraflarını gördüm, liberalizme geçtim. Hem Türkiye'nin en Marksist sendikası DİSK'ten Türk demokrasisine katkılarımdan dolayı hem de liberallerden aynı nedenle ödül aldım.

- High School'da okumak üzere İstanbul'a ilk geldiğinizde kendinizi 'siyah' hissettiğinizi söylüyorsunuz. Buradan, her iki tarafından duygu durumunu bildiğiniz var sayıyoruz. Beyaz Türkler ile diğerleri birbirine değecek mi?
- Değmeye başladılar. Orta sınıflaşma bu durumu değiştirmeye başladı. Her şey Beyaz Türklerin kontrolündeydi. Devlet de koruyordu. Girişimci oluyorlardı, Avrupa'da yapılan malların aynılarını burada daha kalitesiz şekilde yapıyor, beş misline satıyorlardı. Köylü çalışıp çabalayıp buğday ihraç ediyordu. Gelen dövizle sanayiye ham madde temin ediyordu. Böyle 80 yıl geçti. Ama dünya değişti, küreselleşme oldu. Özal'la birlikte Anadolu'da bir sanayi doğdu ve orta sınıf ortaya çıktı, özgürlük hareketleri başladı. 'Başörtümü takıp sokağa çıkacağım, üniversiteye gideceğim, işe gideceğim,' dedi. Bu hem ekonomik hem sosyal ortamda Beyaz Türkler ile rekabetti. O zaman başladı 'İrtica vardır!' bağırmaları. Ve bu, ekonomik dinamiklerle zaman içinde ortadan kalkacak. Beraber iş yapacaklar, yarın öbür gün birbirlerine âşık olup evlenecekler...

BENİM İÇİN ADALET DUYGUSU ÇOK ÖNEMLİ
- Beyaz Türksünüz ama onları kıyasıya eleştiriyorsunuz.
- Robert Kolej mezunuyum, sonra Almanya'da okudum. Kolejde okuyoruz diye Türkiye'nin sahibiyiz gibi hissettiriliyorduk. Sonra baktık, kolejlere falan gitmeden bizden çok daha parlak adamlar ortaya çıkmaya başladı. Ben oralarda okudum, ama görüyorum ki bir yapaylık var. Öbürlerinin hakkını yemişiz. Beyaz Türklük yapay bir şeydir. Yapaylığı şurada: Kendi yapmamış, devletin korumasında olmuş. Beyaz Türkler çiftlik balığına benzer, öbürleri açık deniz balığı. Çiftlikte olanlar yemlenir, açık denizdekiler yemini kendi bulur.

- Dindar değilsiniz, ama dindarı anlayan bir noktada duruyorsunuz, koruyorsunuz.
- Korumak değil, haksızlığa karşıyım. Dindarlara yapılanların haksızlık olduğunu düşünüyorum. Kürtlere yapılanın da haksızlık olduğunu düşünüyorum. 11 yaşımdayken Said-i Nursi'nin risalelerini okudum ve 'Burada kötülük yok, neden suçluyorlar?' dedim. Adalet duygusunu ilk fark etmem öyle oldu. Benim Marksist, liberal olmam hep o adalet duygusundan geliyor.

- Siz de Beyaz Türklerin eğitimini aldınız, çemberden nasıl çıktınız? Taşrada yetişmiş olmanızın etkisi var mı?
- Valla bizim okullarda taşradan gelen arkadaşlarımız da vardı, onlarda bir şey değişmedi. Neden böyle oldum, bilmiyorum. Asla zengin olmaya çalışmadım. Hep hoşuma giden şeyleri yaptım. Mesela hep yönetici kaldım, iş sahibi olmadım. Çünkü yöneticilik çok keyifliydi, insanlarla uğraşıyorsunuz. Yani değer mi üç kuruş para için bunlardan vazgeçmeye (gülüyor)? Çok mutlu yaşadım.

- Şu anki düşünce sisteminizi, kendinizi nasıl tarif ediyorsunuz?
- Temel olarak bir liberalim. Düşünce sistematiğim hâlâ Marksist. Onun için bazen yadırgıyorlar beni. Siyasetle ilgili düşüncelerimi açıkladığım zaman, hiçbir zaman siyasi partinin lideri kim veya ona kim oy veriyor diye bakmam. Tam tersi, o partinin oy aldığı kitlenin sosyoekonomik dinamiğini, yeni özlemlerini anlamaya çalışıyorum. Birinci şekilde yaparsanız, yaptığınız siyasi dedikodu olur. Demokrasi tarihimize bakın, hep siyasi dedikoduyla geçiyor. Marksizm denilen şey topluma bakmaktır, o hâlâ devam ediyor bende.

ORTA SINIFIN TALEBİ HEP ARTAR
- Siyaset, halkı tanımadan yapılıyor mu demek istiyorsunuz?
- Bir gün gördünüz mü, aşağıdan yukarıya doğru analiz yapıldığını? Efendim, Kılıçdaroğlu ne dedi? Tayyip Bey ne dedi? Sen Tayyip Bey'in, Kılıçdaroğlu'nun oy aldığı kitlenin dinamiklerine bak. Asıl meseleyi dinamikler tayin ediyor. Doğru okuyan bu işi alır götürür.

- Lideri, kitlenin taleplerinin yönlendirdiğini söylüyorsunuz. Geldiğimiz noktada Türk toplumu ne diyor, siyaset nereye gidecek?
- Türk toplumu son zamanlarda çok ciddi bir orta sınıflaşma yaşadı. Orta sınıf nereden gelir? Köylülükten. Köylülüğün özelliği yeknesaklık, birbirine benzemektir, tarımsallıktır. Halbuki orta sınıfın özelliği farklılıktır, işbölümü başlar, kimi eczacı olur, kimi gazeteci... İnsanın ideolojik yapısı, ekonomide aldığı yere göre belirlenir. Farklı olmak, yeni özgürlük talepleri demek. Kim ne derse desin ama AK Parti'nin yaptığı özgürlükle ilgili reformların nedeni de budur. Tabanın bu sınıfsal talebidir. Orta sınıflaşma yaygınlaştıkça, kurumsallaştıkça, özgürlük talepleri artacaktır. Ona göre de siyaset şekil alacak. 'Toplum tam olarak tayin eder,' demiyorum. Lidertoplum diyalektiği var.

- Orta sınıfın siyasi refleksleri nasıl çalışıyor?
- Turgut Bey orta sınıfı yarattı; onun açtığı yoldan ilerledi Tayyip Bey. Bugün AK Parti'nin aldığı rey orta sınıftandır. Beyaz Türklerin orta sınıfını kastetmiyorum, köylülükten gelen orta sınıftan bahsediyorum. Son araştırmalara göre AK Parti'nin oyları artmış. Çünkü Türk seçmeni ne dine, ne milliyetçiliğe, ne sosyalizme, ne mercimeğe rey veriyor; siyasi iktidarı kendi lehinde kullanacağını zannettiği partiye, kişiye veriyor. İktidarı lehine kullanmayacağını fark ettiği anda indiriyor aşağıya. Hiç gözünün yaşına bakmıyor; misal Turgut Bey, Süleyman Bey, Bülent Ecevit... AK Parti için de geçerli bu. Bugün AK Parti için de aynı şeyleri hissetsinler, AK Parti artan talepleri karşılayamasın, o da değişir. Orta sınıfın talebi hep artar. Orta sınıf geleceğini görürse, demokrat, özgürlükçü ve bireyci tepkiler verir; ama geleceğini karanlık görürse faşist olur.

ÇÖZÜM SÜRECİNİ HİÇBİR ŞEY DURDURAMAZ
- Senaryolar yazılıyor Türkiye için, eylülde ortalık karışacak deniliyor mesela. Çözüm süreci gündemde. Kimi bitti, kimi de süreç devam ediyor, diyor.
- Türkiye 35 yıldır böyle bir savaşın içinde. Akil İnsanlar Doğu Anadolu heyetiyle, her kesimden 30 bin kişiyle görüştük. Müthiş ıstıraplar çekilmiş. Ama halk savaş bitsin istiyor. Çünkü orası da Türkiye'nin yaşadığı refahtan biraz payını almış, geleceğe umutlanmış.

- Umutlanmış mı insanlar gerçekten?
- Her ne kadar Batı kadar olmasa da refahtan pay almış ve geleceğe dair umutlanmışlar. Gelelim bu altyapıda iki tarafın durumuna. PKK da, Türkiye de bu işin savaşla bitmeyeceğini anladı. Realite buysa, bu hiçbir şekilde duraksamaz. Karşılıklı adımlar atılıyor. İki tarafın da temel ihtiyacı bu işin bitmesi. Buna rağmen süreç bloke olamaz mı? Dünya politikasının da etkisiyle bloke olabilir ama düşük ihtimal.

- Bölünme korkusu var. Böyle bir şey olur mu?
- Bölünme ve irtica korkusu, Cumhuriyet sonrası asker ve sivil bürokrasinin, siyasi iktidarın temelidir.

- Bu korkular ortadan kalkarsa...
- Onlar olmadığı zaman yok oluyorlar, siyasi iktidarları kalmıyor. Çünkü şunu gördüler: Türkiye'deki gerçek muhalefet Müslümanlarla Kürtler. Bu nedenle birine irticacı, birine de bölücü dediler. Ve muhtemelen Müslümanlar içinde irticacılar, Kürtler içinde de bölücüler vardır. Ama temel öğe o değil. Temel öğe, bunların Türkiye'deki siyasette söz sahibi olmak istemeleriydi. Ama izin verilmedi. Eğer Türkiye'nin bugünkü siyasi, coğrafi ve ekonomik durumu devam ederse kimse bölünmek istemiyor. Bölünmek, sınırların değişmesi demektir. Sınırlar, yerli burjuvaziyi korumak için konulmuştur, başka bir nedeni yoktur.

- Bugün için de aynı şeyleri mi düşünüyorsunuz?
- Sonrasında da kutsanmış bu sınırlar. Gümrükler, yerli sanayiciyi korumak için yapılmıştır. Bu liberal dünyada artık yerli sanayici korunmayacağına göre sınırların önemi yoktur. İkincisi, güneydeki sınırı biz önemsiz hale getirebiliriz. Ekonomik ve sosyal olarak. Mal ve hizmetler, insanlar gider gelirler. Ama sınır orada var mıdır? Vardır. Önemi var mıdır? Yoktur. Bugün Fransa ile Almanya arasında sınır var mı? Var. Ama hiç önemi yok.

- Korkulacak bir şey yok diyorsunuz.
- Yok tabii. Ancak oradaki insanlara zulüm etmeyeceksiniz. İnsanlar çocuklarına istedikleri ismi koyacak, insan hakları tam olacak. Çok acı şeyler yaşanmış. Ayrıca Kuzey Irak'ın Kürt bölgesinin Türkiye'ye ihtiyacı var. Enerji hatları açısından, dünyaya açıldığı tek yer Türkiye. Bu kadar önemli bir ülkeyle neden bölünme kavgası yapsın?

- Akil İnsanlar'ın yaptığı toplantılarda, bugüne kadar gördüğünüzden başka bir şey gördünüz mü, aklınız, fikriniz değişti mi?
- 90'ların başından beri bölgeyle ilgili çalışıyorum. Fakat gördüm ki, hiç anlamamışım sosyal dokuyu. Gidip gelmekle olmuyor. Orada o insanların içine girdiğiniz zaman, bunları dinlediğiniz zaman meseleyi anlıyorsunuz. Batı'ya, orada olanlarla ilgili hiçbir bilgi verilmemiş, saklanmış. Bölücülük korkusunu işlemek için orada olan facialar saklanmış. İkincisi, orası da daha iyi yaşamak isteyen insanların olduğu bir yer, o kadar. Düşman değil. Önce bu insanlara sen yoksun demişsin, sonra da kendi lisanını, Kürtçe konuşamazsın... Zulüm yani.

- Batı'nın her zaman Doğu'ya karşı bir önyargısı var, bu kırılır mı?
- Türkiye bölünüyor diyorlar ya, Türkiye bölünmüş zaten. Asker, sivil bürokrasi; Müslümanları ve Kürtleri kendi yarattığı Beyaz Türklerden ayırmış. Bugünkü sancılar bu bölünmenin ortadan kalkmasıyla ilgili, bölünmeyle ilgili değil.

DEVRİMCİ ÖĞRENCİDEN ŞİRKET DANIŞMANLIĞINA
- Almanya'da 68 olaylarının göbeğindeymişsiniz. Oradan gelip Henkel gibi bir şirkette çalışmaya başlamışsınız. Devrimci öğrenciden Henkel danışmanlığına geçişiniz nasıl oldu?
- Devrimci öğrenci, devrimci akademisyen oldu önce. Bir işletmeye geçtiğimi zaman Marksist kriterlerle sömürüyü önleyeceğimi hiç düşünmedim. Böyle bir şey olamaz. 'Eğer dünyanın temel kurallarını değiştiremiyorsam, bu kurallar içinde en iyisini nasıl yaparım?' diye düşündüm.

- Kendileri istifa ettiğinde işçilerin tazminat alma hakları varmış o zaman, bunu siz ortadan kaldırmışsınız. Sol tandanslı biri olarak bunu nasıl yaptınız?
- Doğru da, hakkaniyete uymuyordu. Kendi istifa ediyor sonuçta. Ben istifada kıdem tazminatı konusunda bütün düzeni bozacak bir şey hissediyordum; her iki tarafın da aleyhineydi.

- Ama patron her zaman daha güçlüdür.
- Teorik olarak ben haklıyım, ama siz de haklısınız. İstifa durumunda tazminat belki hukuka bağlanarak olabilir.

ÇOĞUNLUK YÖNETİR AZINLIK HAKLARI KORUNUR
- Başbakan Erdoğan ile arkadaşsınız değil mi?
- Yani ben de onu seviyorum, o da beni seviyor. Ama bu, arkadaşlık değil. Türkiye için bir şans olduğun düşünüyorum. Birincisi askerlerin siyasette etkisini azalttı ve kışlaya soktu. Bu, Cumhuriyet tarihinin bir numaralı sorunudur. İkincisi ise Kürt açılımıdır. Bu iki şeyi yapan ve bu cesareti gösteren, bu siyasi riski alan kişi Türkiye için şanstır. Gerisine de bakmıyorum. Eleştirilsin, eleştiriye karşı değilim. Üç çocuk yapın demiş, istemiyorsanız yapmayın. Bunların olmasını toplum istedi. Tayyip Bey'in özelliği, bu isteği sezip, risk almasıdır.

- Toplum fena bir şey isterse?
- Toplum hiçbir zaman fena bir şey istemez. Ancak toplum birey haklarını kısıtlayan bir şeyler isterse, işte o zaman dinlemezsin. Onun dışında toplumun her dediğini dinleyeceksin.

- Küçük toplumlar var, büyük toplumlar var; hangisini dinleyeceksin, hepsini birden mi?
- Temel şu: Çoğunluğun yönetimi, azınlığın haklarıdır. Çoğunluk yönetecek. Azınlığın haklarını her iktidarın koruması lazım. Korumazsa, koruyacak olan hukuk; sokak ve ordu değil.

SOROS'LA İLGİLİ ÇOK SIKINTI ÇEKTİM
- TÜSİAD'a girdiniz, yine kendinizle çelişen bir durum değil mi?
- Sanayiciydim, TÜSİAD'a girmem çok normal. Ve oranın tarihinde ilk defa Demokratikleşme Raporu'nu yayınladım, rahmetli Bülent Tanör ile birlikte. TÜSİAD ikiye bölündü, kıyamet koptu. Ama Avrupa'daki TÜSİAD benzeri yapılar hayretle ve gıptayla bakıyordu o çalışmamıza. O gün değiştirmeyi önerdiğimiz konuların yüzde 90-95'i daha sonra değişti.

- Bulunduğunuz kurumlarla, çevrelerle sık sık ters düşmüşsünüz. O mesafeyi nasıl koydunuz?
- O, bir mesafe mi kendinle hesaplaşma mı? Ben kendimden utanırım. Bunu yapmazsam utanırım yani.

- Soros başınızı çok ağrıttı. Neden Soros'la çalıştınız?
- Ben Soros Vakfı'ndan gelen parayı Türkiye'deki çeşitli projelere dağıtan kurulun başındaydım. Toplam 2 milyon dolar dağıtılıyordu. Şimdi diyorlar ki 'Kendi cebine 2 milyon dolar atıyormuş.' 150 proje için alıyorduk o parayı. Beni ilgilendiren o parayı hangi projelere verdiğim ve o projenin Türkiye'ye yararı olup olmadığıydı. Kimden gelmiş, umurumda değildi.

- Ama Soros Vakfı'yla aranız açıldı.
- Tabii. Vakfın kurucusu olduğum için gidemiyorum ama hiçbir yerinde yokum. O kadar olaya göğüs gerdim. Bana dediler ki 'Biz AK Parti'ye basın yoluyla muhalefet edeceğiz, sen AK Parti'ye çok yakın görünüyorsun, o yüzden bırak bu işi.'

- AK Parti'ye yakın olduğunuz konusunda çok eleştiriliyorsunuz.
- AK Parti'ye değil, yaptığı işlere yakınım. 2002'den itibaren yıllarca hep iyi iş yaptılar, karşı mı olacaktık yani?

- Burada Soros nedeniyle eleştiriliyorsunuz, yurtdışı bağlantılarınız tarafından da AK Parti'ye yakın olduğunuz için. Zormuş vaziyetiniz.
- Aynen öyle, çok güzel tespit. Ama bu hep böyledir.

- Bu bir fatura mı?
- Tabii ama göğüsleyeceksin. Gayet doğal. Çünkü dişe dokunur, Türkiye'deki düzeni değiştirecek şeyler yapıyorsun.