X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Mücevher asil de eder sefil de
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Mücevher asil de eder sefil de

  • Giriş Tarihi: 8.12.2013

Aristokratlarla burjuvalar hep en 'kral' mücevherleri edinebilmek için yarıştılar. Oscar'la birlikte kıymetli taşlar sinema dünyasının kraliçelerinin de tutkusu haline geldi. İşte size firavunlardan Elizabeth Taylor'a uzanan ünlü markaların ve ve insanların hikayesi

Elmas, pırlanta, yakut, zümrüt, safir en değerli taşlar olarak kabul ediliyor. Batı dünyası henüz altınla yeni tanışmışken elmas, Doğu aleminde gerdanlıklara, taçlara, yüzüklere mıhlanmaya çoktan başlamıştı. Mısır'da firavunların taçlarını süsleyen zümrütlerin çıkarıldığı madenlerin geçmişi MÖ 1650 yıllarına kadar uzanıyordu. Tarih kitapları Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail'in ordularını yendiği savaşın sonucunu anlatırken "Şah savaş meydanından en kıymetli üç şeyini, tahtını, tacını ve karısını bırakarak kaçtı" notunu düşüyordu. Çünkü geride bırakılanların üçü de kıymetli taşlarla süslüydü... Aristokrasinin de sembolüydü mücevher. Başta krallar ve kraliçeler olmak üzere yönetici soylu sınıfın istisnasız hepsi bir yerlerine birkaç parça mücevher takmayı severdi. Hindistan'daki mihracelerin her yanından mücevherler taşıyordu. Kıymetli taş olarak ne buluyorlarsa takıyor, mücevherlerinin ağırlığından tahtlarından kalkamıyorlardı. Osmanlı dünyasında da padişahlar, hanım sultanlar, sadrazamlar, hidivler hep çok sevmişlerdi bu kıymetli taşları. Elması, yakut ve zümrütü ölümsüzlüğün sembolü gibi görürlerdi. Çünkü bu taşlar her koşulda varlıklarını sürdürecek sertliktedir. Elmas yeryüzündeki her şeyi çizebilir ama hiçbir maden onu zedeleyemez. Erime noktası 2050 santigrat derece olan yakutun yanması mümkün değildir. Yangınlardan, depremlerden, sellerden ve fırtınalardan sağ salim kurtulan bu en kıymetli eşyalar, savaşlarda el değiştirirdi.

PIRLANTALI YELPAZENİN SIRRI
Fransız İhtilali sonrasında aristokrasinin yerle yeksan olmasından sonra bir dönem gözden düşmüştü mücevherat. Çünkü o devirde insanlar, bugün çok az sayıda insanın yaşam felsefesini süslediği gibi "En büyük soyluluk sadeliktir" diye düşünüyordu. Ama Sanayi Devrimi'nden sonra yeniden kıymete bindi. Aristokrasinin yerini alan yeni burjuva sınıfı da bir müddet sonra kendini 'soylu' ilan etmeye başladı ve onlar nasıl yaşadıysa, ne yiyip içtiyse, ne giyip taktıysa aynısını istedi ve elde ettiler. Üstelik bu yeni sınıftakilerin sayısı aristokratlardan misliyle fazlaydı. Eskiden sarayların bir köşesinde kendilerine yer edinen mücevher ustaları, yeni sınıfın taleplerini karşılayamaz hale gelmişti. İşte o zaman markalar ortaya çıktı. Bu markalar koca bir endüstri gibi çalışmaya başladı. Kolombiya'da zümrüt madenleri, Zimbabve'de elmas madenleri vardı. Burma'dan gelen ustalar elmasları kesiyor, pırlantaya çeviriyordu. Doğu'dan kopyaladıkları şekilleri biraz stilize ederek piyasaya süren tasarımcıları, metropollerin ana caddelerinde caka atıp sükseli sükseli dolaşıyordu. Onlarca mıhlamacı, kıymetli taşları, altın ve platinin üstüne işliyordu. 1929'dan itibaren verilmeye başlanan Oscar ödülleri, mücevher markaları için büyük bir çıkış imkanı oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 'cilalı imaj' çağının kapıları aralanmış oldu. Mücevherin peri kızı diye nitelendirilen Hemmerle markasını ise diğerlerinden ayıran özelliği, tasarıma göre taşı şekillendirmesi. Bu mikron işi yapan marka, dünyayı etkisi altına alan balolardan esinlenerek çeşitli tasarımlar ortaya çıkardı. Ayrıca Van Cleef pırlantalarla süslenmiş, açılıp kapanabilen bir yelpaze tasarladı. Bu objeyi seçmelerinin nedeni ise yelpazenin eski çağlarda sıkıntı, sevinç, üzüntü, bezginlik gibi duyguları anlatmak için kullanılan sembollerden biri olması. Adı pek fazla duyulmamakla birlikte bu tasarımcının 100 yılı aşkın bir geçmişi var. 813-1815 yıllarındaki savaş ortamında Alman halkı bütün mücevherlerini bağışlıyor. Bunun karşılığında da demir mücevherler veriliyordu. Hemmerle bu demir mücevherlerden esinlenerek 1995 yılında karısına yıl dönümü hediyesi alacak varlıklı bir adamın siparişi üzerine yüzük tasarlıyor. Yüzükte görkemli bir pırlantayı demirin içine gömüyor. Tasarımcı bu modelin kendileri için çıkış olduğunu anlıyor. Ayrıca pek çok mücevherci burun kıvırırken Hemmerle bakır ve demir gibi malzemelerden birer şaheser çıkarıyor.

ZENGİNLİK Mİ GÜZELLİK Mİ?
Verdura markasının kurucusu Dük Fulco di Verdura, aslında Sicilya'da doğmuş bir İtalyan kontu. Ressam olmak için Paris'e gidiyor. Fakat olamıyor. Coco Chanel ile tanıştıktan sonra mücevher üretmeye başlıyor. Güzel tasarımcı Chanel'in hayranlarının kendisine hediye ettiği mücevherlern hiçbirini takmıyordu. Verdura ile birlikte hediye edilen takılar üzerindeki taşları söküp yeni tasarımlar yapıyorlar. Bir takıda birbirine benzemeyen taşların kullanılmış olmasının sebebi, farklı sevgilerden gelmiş mücevherlerden çıkarılıp baştan yaratılması. Coco Chanel "Bir mücevherin amacı kadının hayranlık uyandırmasını sağlamak olmalı, zenginliğini göstermek değil" sözüyle de ünlü. 1939'da ABD'ye giden Verdura, daha sonraki yıllarda Hollywood'un en önemli mücevher tasarımcısı oluyor.