X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Cemaat ve camia kıskacında Şike Davası
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Cemaat ve camia kıskacında Şike Davası

  • Giriş Tarihi: 26.1.2014

Türkiye tarihinin futboldaki en büyük davası olan Şike Davası'nın üzerine paralel devletin gölgesi düştü. Şike davası, cemaat (Gülen Hareketi) ve camia (Fenerbahçe) arasında sıkıştı.

Şike Davası'ndan sonra Fenerbahçe Kulübü Başkanlığı'ndan Fenerbahçe Camiası'nın liderliğine terfi eden Aziz Yıldırım, Gülen Cemaati'nin/Camiası'nın lideri Fethullah Gülen'in hayal ettiği gibi törensel bir karşılamayla ülkesine döndü. Gülen gibi 15 yıldır yurtdışında değildi, tatil için yurtdışına gitmişti ama hakkındaki hapis cezasının onandığını bildiği halde dönmekten kaçınmamıştı. Hatta "Hakkımızda ferman vermişler, fermana uyduk ve geldik. Kalemimizi kırmışlar, her şeye hazırız. Fenerbahçe son kaledir, teslim olmaz" diyerek kendisini bekleyen sona hazır olduğunu da deklare etmişti. Kalemi kıranlar, Yıldırım'a şike ve teşvik primi vermek suçundan 3 yıl 9 ay hapis, örgüt kurmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis ve 1 milyon 312 bin TL para cezası vermişti. Aziz Yıldırım'a verilen cezanın Yargıtay'da görüşüldüğü süreçte Yıldırım paralel devletle pazarlığa yanaşmadığı için bu kararın onandığı söyleniyor. Türkiye'nin, cirosu en büyük futbol holdinglerinden birinin, Fenerbahçe'nin patronu Aziz Yıldırım, malum olduğu üzere 'futbolun Ergenekon'u sayılabilecek bir soruşturma kapsamında 3 Temmuz 2011'de gözaltına alınmıştı. Fenerbahçeliler bu olaya '3 Temmuz darbesi' adını verdi. Zaten öteden beri cemaat yargısının mağduru olan kim varsa hepsi kendilerine komplo kurulduğu ya da darbe yapıldığını söyleyegeldi. Cemaat, 2007 yılından beri Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, İnternet Andıcı gibi davalarla Kemalist/ulusalcı kesimleri,
Şike Davası'nda Fenerbahçe Camiası'nı, KCK davasıyla PKK/BDP'ye yakın olsun olmasın Kürtlerin kahir ekseriyetini, 7 Şubat, 17 Aralık gibi girişimlerle de Milli Görüşçüler'den başlayarak İslamcıları karşısına aldı. Bütün bu kesimler de kendilerine komplo kurulduğu tezini haklı olarak işledi. Şike Davası'ndan önce icraatçı, kalkınmacı yönleriyle övülse de Türk futbolu üstünde fazla etkili olduğu için eleştirilen Aziz Yıldırım davadan sonra eskisine oranla daha çok sevilen birine dönüştü. Ergenekon'un, siyasi sonuçları olacağı için siyasi bir operasyon olduğunu, futbolun Ergenekon davası olarak nitelendirilebilecek Şike Davası'nın da siyasi sonuçları olacağını üç yıl önce şike davasıyla ilgili yazımda yazmıştım. Her iki davanın da siyasi sonuçları, şimdilerde daha net biçimde ortaya çıkıyor.

MAĞDURİYETİN VERDİĞİ GÜÇ
Geçmişte "Türk futbolunu yönetiyor" denilen Aziz Yıldırım eski gücünü büyük oranda yitirdi. Şimdi kazanma ve başarıdan değil, kaybetme ve mağduriyetten devşirdiği güçle ayakta duruyor. Durmaya da devam edecek. Gelelim Şike Davası ve 2007'den sonra açılan tüm davalara gölgesi düşen cemaatin durumuna… Söz konusu davalarla ilk ciddi toplumsal tepki, Şike Davası'ndan sonra Fenerbahçe'den geldi. Biraz da bu toplumsal tepkinin etkisiyle cemaat o dönemden sonra isim değiştirme ihtiyacı bile hissetti. Ve isimlendirmede Şike Davası'nın mağdur öznesi olan Fenerbahçe taraftarını anlatmak için kullanılan bir nitelendirme tercih edildi: Camia. Bunu daha önce de söylemiştik ama yeri gelmişken, sürekli isim değiştirmeye çalışmanın şeffaflık konusunda ciddi sıkıntı yaratan bir faktör olduğunu belirtelim. Çünkü tanımanın ilk prensibi adını bilmektir. Tam da bu yüzden şeffaf olmadığı ve tanınmadığı için cemaatle ilgili teşbihlerin bolluğundan geçilmiyor. Bunlardan Haşhaşi benzetmesinin yerinde bir benzetme olduğunu düşünmüyorum. Cemaat, tarihsel serüvenleri karşılaştırmalı olarak incelendiğinde görüleceği üzere Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'na daha çok benziyor. Bağış (himmet) adı altında vergilendirme ile ekonomik güç elde etme, önce devlet tarafından desteklenip sonra onun denetiminden çıkma ilk anda söylenebilecek benzerlikler. Ama en çok da devlet, ülke çıkarından çok cemaat çıkarı için çalışma geleneği ile benzeşiyorlar. Tapınakçılar, tarikatın kuruluşundan 40 yıl sonra 1150'lerde Ascalon kuşatmasında şehrin surlarından içeri girince kendilerinden başka kimseyi içeri almadılar ve kazancı paylaşmadılar. Bu olay, hem kilise/devlet, hem de Hıristiyan toplum nezdinde Tapınakçılara yönelik güvensizliğin miladı kabul edilir. Bu güvensizlik zamanla Tapınakçılara karşı büyük bir muhalefet dalgası oluşturdu.
Cemaate karşı da 2007'den beri organize olmadığı halde (Belki de muhalefet gücünü buradan alıyordu) çığ gibi büyüyen bir muhalefet dalgasının oluştuğunu görmek için çok zeki olmaya gerek yok. Bunu en başta da 'cemaat yöneticileri'nin görmesi gerekiyordu, ama görmediler. Hâlbuki 2007'den bu yana ülkede derin iktidarın kendilerinde olduğunu, hatta 2012'ye kadar ülkeyi istihbari anlamda kendilerinin yönettiğini ve yaptıkları her şeyden tarihsel olarak sorumlu olacaklarını görselerdi kendileri açısından daha başarılı olurlardı. Ama bu, ülkenin ne kadar hayrına olurdu orası bilinmez. Vurgulanması gereken bir başka gerçek varsa o da, devletin, AK Parti'nin ve Erdoğan'ın en erken 2010, en geç 2012'ye kadar cemaate gereğinden fazla inisiyatif vermiş olduğudur. Parti, sonra işin vahim noktalara gidebileceğini görüp bundan vazgeçti. Zaten devlet içindeki savaşın miladı da buna dayanıyor.
Bugünlerde cemaat, AK Parti'den çok kendisini devletin sahibi olarak görüyor olabilir. Çünkü Parti seçimle geldiği halde son altı yıllık süreçte cemaat kadar devletin sahibiymiş gibi davranmadı. Bu sayede cemaat, 2007- 2012 arasında 'derin devleti' cemaat kimliği ile yönetti. Ve tam da bu yüzden devleti yönetme fırsatını kaçırdı. Yani aslında cemaat devlet kulübüne daha önceden alındı. Ama o kulübün yerleşik teamüllerini yerine getirmedi. Dolayısıyla şimdi kulübe kabul edilmiyor. Hal böyleyken Dövüş Kulübü'nün kapısından sürekli kovulan müstakbel üye gibi kapıları sürekli zorlamanın anlamı yok. Çünkü artık devlet, zaten bir kez içeri aldığı kulübün yapısını bozmuş bir örgütlenmeye kulübün yönetimini vermek istemiyor. Devletin geleceğini ise yine tarihten aldığı ilhamla devletin bizatihi kendisi belirleyecektir.

FENERBAHÇE'NİN TURGUT ÖZAL'I
Fenerbahçe'yi, efsanevi başkan Şükrü Saraçoğlu ile birlikte en uzun süre (16 yıl) yöneten başkan olan Aziz Yıldırım, 2 Kasım 1952'de Diyarbakır Ergani'de doğdu. Selanik göçmeni bir ailenin çocuğu olan Yıldırım'ın çocukluğu Düzce'de geçti. Daha Düzce yıllarında "Bir gün Fenerbahçe'ye başkan olacağım" dediği rivayet edilir. Nitekim 15 Şubat 1998'de Fenerbahçe Genel Kongresi'nde rakibi Vefa Küçük'ü yalnızca bir oyla geçerek başkan oldu. Ondan sonra da başkanlık koltuğundan inmedi. Türkiye'ye özgü devlet desteğiyle burjuvalaşma geleneğinin sembol isimlerinden olan Aziz Yıldırım'ın Cemal Süreya'ya göre burjuvazinin takımı olan Fenerbahçe'nin başına geçmiş olması anlamlıdır. Nitekim kulübü bir burjuva gibi yöneten Yıldırım'ın başkanlığı döneminde kulübün finansal gücü muazzam ölçüde arttı. Yıldırım; taraftarların, takımlarına olan düşkünlüğünü, ticari zekâsıyla paraya tahvil etti ve kulübün kasasını doldurdu. Buradan bakıldığı zaman kalkınmacı, icraatçı bir kulüp başkanı olan Yıldırım için Fenerbahçe'nin Turgut Özal'ı denilebilir.

HAVALİMANINDA DUYGUSAL ANLAR
Fenerbahçelilerin 3 Temmuz darbe girişimi olarak algıladığı sürece rağmen başkanlıktan indirilemeyen Aziz Yıldırım'ın, geçtiğimiz günlerde tatil için gittiği Fransa'nın Nice kentinden Türkiye'ye dönüşü sırasında duygusal anlar yaşandı. İlginç olan, Fener taraftarının karşılama sırasında AK Parti tabanının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için söylediği "Dik dur eğilme," sloganını kullanmış olmasıydı. Yıldırım, uçaktan inmeden önce kendisini bekleyen kalabalığı görünce duygulandı ve gözyaşı döktü. Yargıtay kararının ve sonrasındaki bu karşılama töreninin de Fenerbahçe tabanını konsolide ettiği söylenebilir.