İstanbul'da ilk günüm

Giriş Tarihi: 2.2.2014

Kimi köyden kaçıp çalışmak için gelmiş, kimi üniversite eğitimi almak için... Ama hepsinin zorlu bir İstanbul anısı var. "Taşı toprağı altın" denilen İstanbul'da hayallerini gerçekleştirenler İstanbul'daki zorlu ilk günlerini anlattı

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar, onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar... Madem İstanbul konusu hazırladık, İstanbul için yazılmış şiirlerden alıntı yapmamak olmazdı. Sadece Necip Fazıl da değil? Orhan Veli, Yahya Kemal Bayatlı, Özdemir Asaf ve daha nicesi dizeler yazmış bu şehir hakkında. Kiminin rüya şehri olmuş İstanbul, kiminin korkulu rüyası... Yeşilçam filmlerinin unutulmaz bir repliği vardır. Kahraman "Seni yeneceğim İstanbul" der. Konumuz, köyden indim şehre durumu değil. Ama İstanbul'un diğer illere göre farklı kuralları olduğu da bir gerçek. Bu şehir gerçekten de bazen insana tuzak kurabiliyor. Tabii bazen de baş tacı yapıp tepelere çıkartıyor. Peki ama farklı illerden gelenler İstanbul'da neler yaşıyor? İstanbul'u yenen ve her biri kendi alanında başarıyı elde eden, sonradan İstanbullu olanlara şehirdeki ilk günlerini sordum. Bir sor, bin ah işti misali, herkesin anlatmak istediği bir öyküsü çıktı. Kimi gürültüsünden korktuğu trene "Canavar" diyor, kimi flört ettiği adamın ev yerine vapura bırakmasına hâlâ içerliyor. Ama adaptasyon süresi ne kadar uzun sürerse sürsün, sonuçta İstanbul'a gelen, şehirden kolay kolay vazgeçmiyor.

ZEYNEL ABİDİN AĞGÜL - FOTOĞRAF SANATÇISI

Üstten tren, alttan araba geçiyordu, kafam almadı
Zeynel Abidin Ağgül ünlü bir fotoğrafçı. Birçok moda kataloğunda ya da ünlülerin fotoğraflarında onun imzası vardır. Moda, televizyon gibi şaşaalı kelimeler yan yana gelince, insanın aklına hemen şatafatlı hayatlar geliyor. Oysa Zeynel Abidin Ağgül'ün, İstanbul öncesi hayatı oldukça farklı. Dokuz yaşında Adıyaman'ın Şambayat köyünden, daha iyi hayat yaşaması için annesinin onu amcasına yollamasıyla başlıyor hikayesi. O yıllarda akrabaları İstanbul'u anlattıklarında kabullenmekte zorlandığını söylüyor: "Köprüler olduğunu söylediler. Üstten tren, alttan araba geçiyormuş. İmkanı yok, kurgulayamadım bunu. Sanki köprüden bir şey geçse, aşağı düşer gibi geliyordu. Hiç güvenli gelmiyordu. Bizim bulunduğumuz yerde Fırat Nehri'nin üzerinde Cendere Köprüsü vardı. Altından da dere akardı. Zaten tren ne, onu da tam bilmiyorum ama çiziyorlar, anlatıyorlar, benim aklım almıyor!" diye anlatıyor o günleri.

TELEVİZYON DİYE BİR KUTU
İstanbul'a vardığında Harem'e, daha sonra da amcasının oturduğu Erenköy'e gelmiş. "Hemen amcamların evinin az ilerisinde bu söyledikleri gibi bir köprü vardı. Gerçekten de üstten tren, alttan araba geçiyor ve kimseye bir şey olmuyor... Bugün hâlâ tedirgin olurum arabayla köprü altından geçerken. Bir de uzun yıllar tren yolunun yanında oturduk. O görkemli sesi ve gürültüsü beni ürkütürdü. Canavar gibi gelirdi" diye anlatmaya devam ediyor hızlı hızlı. Ama bir gün 'Demirden korkmak bir yere kadar' demiş ve atlamış trene, doğru Bakırköy'e... Şimdilerde yenmiş bu korkusunu. Ağgül, komşu evine gidince de İstanbul'daki ikinci şokunu yaşamış; "Evde televizyon denen bir şey vardı. Bir kutu ve kutunun içinde adamlar var! Altına bakıyorum, arkasına bakıyorum, sürekli inceliyordum. Öyle üç-beş kere değil yüzlerce defa baktım, bu adamların gerisi nerede diye. Güneydoğu gibi ilkel bir yerden gelince görmediği, bilmediği şeyleri kafası kolay almıyor insanın" diyor Ağgül. İstanbul'la ilgili tedirginlikleri bunlarla da sınırlı değil, "Dünya yuvarlaktır" denmesini garipsermiş, "O halde neden bir yerde düşmüyoruz" diye düşünürmüş. Otobüsle İstanbul'a doğru gelirken dağların ve ayın da onla birlikte gittiğini zannetmiş. "Hız nedir bilmiyordum ki!" diyor.

ARKADAŞINA GÖNDER
İstanbul'da ilk günüm
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz