X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Katliamdan kaçış
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Katliamdan kaçış

  • Giriş Tarihi: 9.3.2014

Orta Afrika Cumhuriyeti'nde, Anti Balaka adlı milis grubunun saldırıları sonucu Aralık ayından bu yana bin 600 insan öldürüldü, 100 binlerce kişi mülteci oldu. Pazar SABAH çatışma bölgesindeki kamplardaydı

Geçen hafta Afrika'nın tam ortasında, siyah kıtanın en karanlık noktasındaydım. Dünya demokrasi endeksinde en son sırada yer alan üç ülkeden ikisinin sınırlarındaydım. Yoksulluğun, yolsuzluğun, soygunun, sömürgeciliğin dip noktasındaydım. Sıtmadan, sarı hummadan, iç savaşlardan ölen çocukların mezarlarında gezindim, ölüm meleğinin tırpanından kurtulup hayatta kalabilen çocukların arasında dolaştım. Sahra Çölü'nden yola çıkıp Afrika savanalarına doğru bin 200 kilometrelik yolu aşarak Orta Afrika'nın sınırlarına ulaştım. Yerinden yurdundan edilmiş, toprağını ve tüm varlığını kaybetmiş insanların sığındığı mülteci kamplarında kaldım. Annesini, babasını, sevgilisini, çocuklarını, eşini kaybetmiş insanların hikayelerini dinledim. Bu kadar karanlık ve kasvetli bir yolculuk yapmama rağmen size, siyah inciler gibi parlayan, gülünce bütün alemleri güzelleştiren minik ve sevimli bebeklerin, ilk kez ellerine aldıkları ve ne işe yaradığını bilmedikleri balonların peşinde koşan neşeli çocukların fotoğraflarını getirdim. Biraz olsun iç politikanın girdabından kurtulup dünyada neler olup bitiyor bilin istedim. Afrika'nın farklı fotoğraflarını görün ve bu güzel kıtayı sevin istedim.

NEDEN GİTTİM AFRİKA'YA?
Son zamanlarda Orta Afrika Cumhuriyeti'nden dünyaya yayılan görüntüler dikkatinizi çekmiştir. Bunlardan en çarpıcı olanı başkent Bangui'de yerlerde sürüklenen bir adamın kafasına indirilen kayalarla öldürülmesine dair görüntülerdi. Ayrıca kesilmiş kol ve bacaklarla sokaklarda zafer gösterileri yapan milislerin fotoğrafları da mide bulandırıcıydı. Aralık ayından bu yana, buna benzer yüzlerce fotoğraf akıp durdu ajanslardan. Ülke içinde örgütlenmiş Anti-Balaka adı verilen bir Hıristiyan çetesinin Müslüman azınlığa saldırdığını, hamile kadınları öldürdüğü, insanları canlı canlı parçalara böldüğü, timsahlara yem ettiği bilgisini veriyordu.

SÖMÜRGECİLER GELENE KADAR
Mesele hakikaten bir din savaşı mı yoksa işin içinde başka bir şeyler mi vardı diye merak ettim. Bu sırada İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı'ndan (İHH) aradılar. İç savaş mağdurlarına yardım amacıyla bir ekibin yola çıkacağını ve Çad ile Orta Afrika sınırında bulunan mülteci kamplarına gideceklerini söylediler. Birkaç gün içinde hazırlıkları tamamlayıp yola çıktık. Ben daha önce bu iki ülkenin sınır komşusu olan memleketlere gitmiş ama trajedinin yaşandığı topraklara hiç girmemiştim. Gittim, gördüm ve bu dünya hakkında ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu anladım. Önce size Orta Afrika hakkında öğrendiklerimi aktarayım. Yapılan araştırmalar insanların bu topraklarda paleolitik çağdan bu yana yaşadığını ortaya çıkarmış. Aslında 19. yüzyıla kadar insanlar kendi hallerinde yaşayıp gidiyormuş. Memleketin büyük bir bölümü anemist yani eski Afrika dinine mensup, bir kısmı Müslüman, kalanlar da Hıristiyan'mış. 1887 yılında bölgeyi gezen bir Fransız, hazırladığı raporda ülkenin ekonomik zenginlikler açısından kıymetler arz ettiğini belirtince durum değişmiş. Çünkü bu rapordan sonra Fransız hükümeti bölgeyi sömürge sistemlerinin içine almaya karar vermiş ve 1889'da başkent Bangui'ye ilk askeri birliğini göndermiş. Birkaç yıl içinde bütün memleketi sömürgeleştirmiş. Bundan sonra hayat asla eskisi gibi olmamış. Lejyonerlerden sonra misyonerler gelmiş. Ülkenin anemist topluluklarının bir kısmını Hıristiyan kiliselerine bağlamış. Şu anda Hıristiyanların nüfusu yüzde 50, Anemistler yüzde 30, Müslümanlar ise nüfusun yüzde 20'sine tekabül ediyor. Diyeceksiniz ki hangisi yoksul bu toplulukların, hangisi varlıklı bir hayat sürüyor? Ne bir eksik, ne bir fazla hepsi yoksul ve perişan. Çünkü Batılılar (Orası için Kuzeyliler) buraya İncil'i getirmişler ama son bir buçuk asırda bütün kaynaklarını götürmüşler. Afrikalılar'ın eline tutuşturulan kutsal kitabın karşılığının çok ağır olduğunu görmeleri ise çok uzun zaman almış. Gayri safi milli hasıladan kişi başına düşen gelir 731 dolar civarında. Altın var, petrol var, nikel var, elmas var ama buna rağmen (ya da bundan ötürü) çocuk ölümleri ve anne ölümlerinde dünya şampiyonu. Sağlık hizmetleri yok denecek kadar az. Orta Afrika halkı sıtma, cüzzam, AIDS, uyku hastalığı ve diğer sağlık sorunlarıyla boğuşuyor. Bir de darbeler hiç bitmiyor.

DARBELER ÇAĞI AÇILIYOR
1960'ta Fransa'dan bağımsızlığını kazanmış ve David Dacko adındaki biri ülkenin başına geçmiş. Altı yıl sonra Dacko'yu deviren Jean Bedel Bokasso kendini devlet başkanı ilan etmiş. Gözü dönmüş bir despot olan bu adamı diktatörlük de kesmemiş ve 1976'da kendini I. Bokasso olarak kral ilan etmiş. Üç yıl sonra eski lider geri dönmüş ve Bokasso Libya ziyaretindeyken ülkede darbe yapıp yönetimi ele geçirmiş. Birkaç yıl sonra onu bir başkası devirmiş, ardından geleni de bir başkası... Darbeler hiç bitmemiş. Ama bunların hepsi Fransa'nın bilgisi ve onayı ile gerçekleşmiş. Yolsuzluk, açlık ve hastalık hiç tükenmemiş, tam aksine daha da artıp zifiri karanlık bir hal almış. Ülkenin kuzeyinde yer alan ve memleketin en yoksullarından oluşan Müslüman topluluklar bu vaziyete isyan etmiş ve aralarına Hıristiyan isyancıları da alarak silahlanıp başkente yürümüş. Seleka Koalisyonu adı verilen bu silahlı siyasi hareket, 2013'ün Mart ayında yönetimi devirip iktidara geçmiş. Cumhurbaşkanlığını Michel Dijotodia adında bir Müslüman siyasetçi, başbakanlığı ise Nicolas Tiangaye ismindeki bir Hıristiyan üstlenmiş. Yeni hükümet 18 ay içinde ülkeyi demokratik seçimlere taşıyacağı sözünü vermiş. İşler tam düzelecekken Anti-Balaka adında bir Hıristiyan milis teşkilatı ülkeyi karıştırmış. Başta başkent olmak üzere Müslüman toplulukların yoğun olarak yaşadığı yerlere saldırmış, namaz kılan müminleri toplu halde infaz etmeye başlamış. Geçtiğimiz aralık ayında başlayıp halen süren bu olaylar neticesinde, çoğu Müslüman olan bin 600 insan hayatını kaybetmiş. Toplam nüfusu 4.5 milyon olan ülkede yaşanan bu kargaşa sonucunda 785 bin insan evini terk etmiş; iş yerleri, bankalar, klinikler kapandığı için 2.2 milyon kişi yardıma muhtaç duruma gelmiş. Bu arada canını kurtarmak için ülkeyi terk eden yaklaşık 200 bin insan komşu Kamerun ve Çad'a sığınmış. Milyonlarca insanın hayatını altüst eden ve neticede bizi de Afrika'ya taşıyan olay kabaca bundan ibaret.

IŞIKSIZ ÜLKENİN ELEKTRİK MÜHENDİSİ
Orta Afrika'daki çatışma bölgelerine giriş çıkışlar, Fransız askerleri ve Afrika Birliği kuvvetleri tarafından yasaklandığı için Çad'ın başkenti N'Djamena'ya gitmek zorunda kaldık. Başlarında İHH Afrika Masası Koordinatörü Serhat Ekinci'nin bulunduğu üç kişilik bir İHH ekibi, ihtiyaç maddelerini N'Djamena'dan temin edip Orta Afrika sınırındaki mülteci kamplarına ulaştırmayı hedefliyordu. Ben de ekiple birlikte çarşı pazar dolaşıp alışveriş sürecini görme fırsatı buldum. Bu benim için çok iyi oldu çünkü çarşılar bir ülkenin hikayesini size anlatan en önemli alanlardır. Türkiye*nin en önemli Afrika uzmanlarından biri olan Serhat Orakçı ile daha önce Sudan'a bir yolculuk yapmıştık. Yardım malzemelerinin başkentten alınıp bin 200 kilometre uzaklıktaki kamplara götürülmesinin sebebi ise, sınır bölgelerine doğru indikçe fiyatların ikiye, üçe katlanması. Bu yolculukta Ahmet Fadıl adındaki güzel siyah bir adamla tanıştım. Çad'ın ileri gelen ailelerinden bir olan Ahmet bir elektrik mühendisi. Başkent N'Djamena gibi bir yerde bile hanelerin sadece yüzde 20'sinde elektrik var. Geriye kalanlar idare lambaları, kandiller ya da jeneratörle aydınlanıyor. Ahmet de bir mühendis olmasına rağmen evini jeneratörle ışıklandırıyor. Çad'ın güney ve kuzey bölgelerinde ortaya çıkan yeni ve büyük petrol kaynakları sayesinde ülkenin önümüzdeki on yıl içinde ışığa kavuşacağına inanıyor. Türkiye'de yedi sene kalmış ve çok güzel Türkçe öğrenmiş. Eğitimini bitirir bitirmez ülkesine dönüp insanına hizmet etmeye karar vermiş. Ahmet, aynı zamanda İHH'nın Afrika Masası'nın organizasyonlarını da yapıyor. Gece gündüz koşturup duruyor. Ekibi alıp çarşıdaki en sağlam tüccarlara götürdü. Tüccarlarla, Serhat'la birlikte çetin pazarlıklar yaptı ve sonunda un, şeker, yağ, pirinç gibi temel ihtiyaç maddelerini kamyonlara yükleyip konvoya kattı ve bir hafta süren yolculuk boyunca bize rehberlik yaptı.

AFRİK A'NIN İNTİK AMI
Kuraklıkla bereketin tam ortasında bulunan başkentten güneye doğru indik, yol boyunca köylerden, uçsuz bucaksız seyrek ormanlardan ve otlaklardan, irili ufaklı kasabalardan geçtik. Yol boyunca kendimizden başka tek bir "beyaz adam"a rastlamadık. Bütün yolculuk boyunca toza dumana bulandığımız için bizim de pek beyazlığımız kalmamıştı zaten. 1960'larda doruğuna ulaşan sömürgecilik karşıtı hareketler sonrasında asırlarca Afrika'nın altını oyan beyaz adama yönelik haklı öfke patlamaları yaşanmış. 15-20 yıl içinde 8 milyon civarında beyaz, Afrika'dan geldikleri yere göç etmek zorunda kalmış. Önce Batılılara yönelik bu öfke bazı yerlerde beyaz Araplara da yönelmiş. 5 asır içinde 18 milyon siyah insanı köleleştirip başta Amerika olmak üzere dünyanın birçok ülkesine satan Arap tüccarların da bir kısmı Afrika'dan kovulmuş. Böylece Afrika eski rengine yeniden kavuşmuş ama diğer renkler kaybolunca tek başına kalan siyah, kendi tonlarıyla kavgaya tutuşmuş. Hep en koyu siyah olduğunu iddia edenler iktidara gelip su başlarını tutmuş; umutsuzluk, yolsuzluk, yoksulluk devam etmiş. Afrika bir zamanlar özlemini duyduğu siyahın içinde kaybolmuş.

MEĞER BABASIZMIŞ
Bir çocuk vardı aralarında. Çok değişikti. Ufacık yüzü sürekli gülüyor beni nerede görse paçama yapışıp peşimden sürükleniyor, paçamda hafif hafif dalgalanırken de kahkahalar atıyor. Bir ara ondan kurtulup rahatça fotoğraf çekmek için bir kamyonetin kasasına çıktım. İki dakika sonra yine paçamdaydı. Aşağı indim, izimi kaybettirdim. Ertesi gün ortamı kollayarak kampın içinde gezinirken bir ağacın ardından ansızın çıkıp paçama yapışınca gülmekten yarıldım. O da bana sarılıp kahkahalar atmaya başladı. İki gün sonra Serhat bir fotoğraf gösterdi ve "Bu minik kız var ya, beni nerede görse paçama yapışıyor ya" dedi. Baktım bizim küçük kahkaha torbası. Adını "Paçacı" koyduk. Ama sonra çok pişman olduk. Çünkü bu minik serçenin babası bir melezmiş ve üç ay önce öldürülmüş. Annesi, "Babasını en son gördüğünde de paçasına sarılmıştı" deyince durumu daha iyi anladık. Bu bebek de rengimiz beyaza çaldığı için bizi babasına benzetiyormuş...

SU İÇİN HER GÜN 7 KİLOMETRE YOL ALIYORLAR
Yol boyunca uğradığımız yerleşim alanlarının hemen hemen hiç birinde modern su şebekesi yoktu. Daha çok Batılı yardım kuruluşlarıyla İslam ülkelerinden gelen gönüllülerin açtığı kuyulardan tulumbalar vasıtasıyla çıkarılan sularla ihtiyaçlarını gideriyorlar. Bu kuyular da yerleşim alanlarının içinde kaldığı için fosseptiklerden sızan mikropların tehdidi altında. Bu yüzden Afrika'da doğan her 1000 çocuktan 112'si daha bir yaşına bile basmadan ölüp gidiyor. Afrika'da nereye gitsem başlarının üstünde, sırtlarında ya da ilkel tekerlekler sayesinde hareket eden el arabalarıyla su taşıyan kadınlar gördüm. Bundan birkaç ay önce okuduğum bir makalede Afrika'da yaşayan kadınların ve kız çocuklarının günde ortalama 7 kilometre yol yaparak evlerine su taşıdığını öğrendiğimde şaşırmadım. Yaklaşık 1 milyar insanın yaşadığı Afrika anne ve bebek ölümlerinde de şampiyon. Birleşmiş Milletlerin 2012'de hazırladığı rapora göre Sahraaltı Afrika'da 287 bin anne doğum sırasında hayatını kaybetmiş. 1990'da bu sayının 543 olduğunu açıklayan raporda son 20 yıl içinde anne ölümlerinin yarı yarıya azaldığı belirtilmiş. Aynı zaman dilimi içinde çocuk ölümlerinin de yılda 12 milyondan 7.6 milyona indiği vurgulanıyor. Aslında Afrika'da soygun olmasa ve siyasi istikrar sağlansa kısa zaman içinde büyük mesafeler alınacağı biliniyor. Çünkü bu güzel kıta dünyadaki altın rezervlerinin yüzde 50'sine, elmasın yüzde 30'una, kobalt ve platinin yüzde 90'ına, cep telefonu yapımında kullanılan koltan madenlerinin yüzde 70'ine, kromun yüzde 98'ine sahip. Ve kıta kendi ihtiyacının üç katı kadar petrol rezervlerine de sahip. Ama bu kaynaklar yeni sömürgeci güçler ve onların yerli işbirlikçileri olan alçak sürüngenler tarafından yağmalanıyor. Siyasi istikrar da bu yüzden sağlanamıyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları raporlarına göre, dünya sıralamasının en sonunda yer alan 25 ülkenin hepsi Afrika kıtasında.

100 YILDIR NEREDE YDİNİZ?
Mülteci kamplarının bir kısmı Çad'ın en güneyinde yer alan Gore kenti yakınlarında yer alıyor. Başkentten buraya kamyonla yaptığımız yolculuk yaklaşık 15 saat sürdü. Çad'a şu anda 100 bine yakın Orta Afrikalı mülteci var. Bu mültecilere yoksul Çad elinden geldiğince yardım etmeye çabalıyor. Kızılhaç da kamplara yardım götürüyor. İHH ekibi Gore'nin de yer aldığı güney eyaletinin valisini ziyaret ettiğinde hayretler içinde kalan vali, "100 yıl önce ansızın gitmiştiniz, ilk defa geliyorsunuz, bu topraklar bir asırdır ilk defa Türkler'in yüzünü görüyor" dedi. Şaşırdık ve hüzünlendik biraz. Aynı vali, 1.5 milyarlık Müslüman dünyasından bölgeye gelen ilk yardım kuruluşunun İHH olduğunu söylediğinde, bölgenin ne kadar kimsesiz ve çaresiz olduğunu daha iyi anladık.

ÇOCUKLAR VE BALONLAR
Yardım ekibi temel ihtiyaç maddeleri haricinde çocuklar için oyuncaklar da getirmişti kampa. Bu hediyelerden biri de balonlardı. Çocukların her birine çeşitli hediyelerin yanında birer tane de balon verdiler. Bir gün sonra bu balonları öylece ellerinde dolaştırdıklarını gördüğümde, İngilizce bilen bir yetişkine "Çocuklar balonları niye şişirmiyor ki?" diye sordum. O da, "Bunlar şişiyor mu" diye başka bir soruyla cevap verince durumu anladım. Aldım bir tanesini şişirip havaya attım. Kıyamet koptu. Sonra elinde balon olan bir başkası geldi koşarak. Onu da alıp şişirdim, ortalık bayram yerine döndü. İşte böyle... Hiç balon görmemiş o babasız çocuklardan size selamlar getirdim...

İH'DAN HASTANE İSTEDİLER
Sabah erkenden kalkıp mülteci kampının yolunu tuttuk. Derme çatma barınaklar oluşturmuş insanlar, yanlarında getirdikleri giysilerini birleştirip çadır bezi niyetine kullanıyorlar. Bu mevsimde gündüzleri ortalama 36 derece sıcaklık olduğunu düşünürsek gölgeye ne kadar ihtiyaç duyulduğunu daha iyi anlarız. Geceleri ise gündüze oranla oldukça serin; 24 derece! Bulunduğumuz topraklar ekvator çizgisine yakın olduğu için bölgede yaşayan insanların büyük bir bölümünün gözlerine, 60 yaş civarında katarakt iniyor. Güneşin ve tozun etkisiyle kornea bozulmasıyla karşılaşan Orta Afrika ve Çad'a başkentlerin dışında doğru düzgün bir göz hastanesi bulunmuyor. Yardım ekibinin geldiğini duyan yaşlı kadın ve erkekler etrafımızı kuşatıp aramızda doktor olduğunu farz ederek gözlerini göstermek için kuyruğa girdiler. Çad'dan dönerken uğradığımız bölge valisine Serhat, "Bize burada hijyenik bir hastane ortamı sağlarsanız, Türkiye'den gönüllü göz doktorları getirip hastaları hızlı bir şekilde iyileştiririz" dedi. Vali doktorun gelmesinin iyi olacağını ama hastaneyi de Türkiye yaparsa çok minnettar kalacaklarını söyledi. Serhat da bu talebi İHH merkezine rapor edeceğini belirtti.

BEYAZ ADAM NE RENKTİR?
Kamptaki çocukların hemen hepsi beyaz adamı ilk defa görüyordu. Bazıları korkup ağlıyordu ama büyük bir kısmı merakla başıma toplanıyordu. Oturup onlarla oyun oynamaya çabaladığım zaman aralarından biri gelip parmaklarını yüzümde gezdirerek, suretimde taşıdığım rengin boya olup olmadığını anlamaya çalıştı. Çünkü geleneksel Afrika bayramlarında büyücüler, yüzlerine ve bedenlerine kireçle makyaj yaparak kötü ruhları kaçıracak danslar ediyor. Çocuk da muhtemelen beni büyücü zannetti! Rengimin hakiki, onlara yönelik sevgimin de derin olduğunu hissettiklerinde gelip yüzlerini kollarıma, yüzüme sürmeye başladılar. Tabii ortam çok kirli. Önceleri mikrop kapmaktan korkup mesafeli davranmaya gayret ettim ama kısa bir zaman sonra, "Boş ver be baba, herşeylerini kaybetmiş bu çocuklar bırak da seninle biraz eğlensin" dedim. Öyle de yaptım.