X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Büyük sürgünün acıları bitmiyor
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Büyük sürgünün acıları bitmiyor

  • Giriş Tarihi: 23.3.2014

Tophane'deki eski Tütün Deposu'nda 20 Dolar 20 Kilo başlığıyla bir sergi açıldı. Bu sergide 1964'te İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'dan Yunanistan'a sürülen yaklaşık 50 bin insanın hikayesi anlatılıyor. Sergide hem sürgünlerin hikayelerini dinleyecek, hem de vatanlarından koparılan insanların bir zamanlar yanlarında götürebildikleri eşyaları göreceksiniz

İzmir 9 Eylül 1922'de Yunan işgalinden kurtulmuştu. Ertesi gün Mustafa Kemal, yanındaki kurmay heyetiyle birlikte İzmir'e gelmiş, kurtuluş şenliğine katılmıştı. Sonra da Karşıyaka'da kalacağı eve geçmişti. Evin kapısından girerken yere serilmiş ipekten bir Yunan bayrağı gördü. "Bu nedir?" diye sordu. "Düşman İzmir'i aldıktan sonra Yunan Kralı da bu konakta kalmıştı. İşte bu kapıdan girerken önüne bir Türk bayrağı atmışlar ve kral da bayrağın üstüne basarak bu eve girmişti. Şimdi muzaffer olan komutan sizsiniz. Onların bayrağına basın ki öcümüzü almış olalım" dediler.
Bunun üzerine Mustafa Kemal, "O geçmişte büyük bir kötülük etmiş. Biz etmeyiz. Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenemez" diyerek bayrağı yerden kaldırtmış, temizlenmesini ve ütülenmesini istemiş. Sonra da bu bayrağı İzmir valisine emanet etmiş.

VENİZELOS İZMİR'E GELİYOR
Aradan sekiz yıl geçti. Atatürk, Yunanistan Başbakanı Venizelos'u Türkiye'ye davet etti. 27 Ekim 1930 tarihinde Ankara'ya gelen Venizelos büyük bir törenle karşılandı. Ertesi gün Atatürk konuk başbakan onuruna bir yemek verdi ve bu sırada kadife bir kutu içinde saklanan o bayrağı Venizelos'a hediye etti. Bu ziyaret sırasında Türkiye ile Yunanistan arasındaki buzlar eridi. İki ülke bir Seyrü Sefain Anlaşması imzaladı. İki ülke arasında ticaretin önü açıldı, karşılıklı gidiş geliş serbest bırakıldı, vatandaşların ortak şirket kurması kolaylaştırıldı.
Savaş sonrasında yapılan Lozan Anlaşması'nın önemli maddelerinden biri mübadeleyi yani karşılıklı nüfus değişimini öngörüyordu. Ve bundan dolayı 1923'te 1.5 milyon Rum vatandaş Türkiye'den Yunanistan'a gönderildi, oradan da 800 bin civarında Türk anayurtlarına geldi. Yunanistan'da Batı Trakya ve Türkiye'de ise İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumları bu göç zorunluluğunun dışında bırakılmıştı. O sırada İstanbul'un nüfusu 600 bin civarındaydı ve bunun üçte biri Rumlar'dan oluşuyordu.

ANLAŞMA TEK TARAFLI FESHEDİLDİ
1920'lerde söz konusu Rum nüfusu içinde, tıpkı bizim bazı Avrupa ülkelerinde yaşayan yurttaşlarımız gibi çifte pasaport taşıyanlar da vardı. Venizelos'un ziyaretinden sonra da çok sayıda Yunan uyruklu insan İstanbul'a gelip yerleşerek işyeri açtı, yeni bir hayata başladı.
Fakat Atatürk'ün ölümünden sonra her şey birdenbire değişti. İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu 1941'de çıkarılan Varlık Vergisi ile bu vatandaşlar büyük bir gelir kaybına uğradı. İkinci Dünya Savaşı'nın sürdüğü bu koşullarda askere alınan Rum gençleri, vatani vazifelerini Amele Taburları denilen birliklerde yapmaya mecbur bırakıldı. Türkiye'nin tüm azınlıkları o dönemde çok ağır bir zulümle karşılaştı, eza ve cefa gördüler.
Çok partili rejime geçildiğinde her şeyin düzeleceği sanıldı. Ama 1950'lerde Kıbrıs'taki faşist çetelerin Türkler'e yönelik olarak gerçekleştirdiği katliamların ardından kabak bizim Rumlar'ın başında patladı. 6-7 Eylül 1955'te, daha sonra derin devletin bir organizasyonu olduğu ortaya çıkan olaylar patlak verdi. Çoğu kent dışından getirilmiş organize gruplar İstanbul'un Rumlar'ına saldırdı. Binlerce dükkan ve ev yağmalandı, 22 kişi öldürüldü, çok sayıda kadına tecavüz edildi. İki gün süren bu olaylar sırasında güvenlik güçleri kenarda bekledi, yağmaya ve tecavüze sesini çıkarmadı.
Neyse bu da atlatıldı.
Ama Rum vatandaşların bir kısmı artık can, mal ve ırz güvenliklerinin kalmadığını görerek İstanbul'u terk edip başka memleketlere doğru göçüp gitti. Kalanlar yedi yıl kadar sessiz ve sakin bir hayat sürdürdüler. Ama 1962'de Kıbrıs kazanı tekrar kaynamaya başlayınca İstanbul'daki Rumlar hedef gösterilmeye başlandı. Bu karalama ve ötekileştirme kampanyasının öncülüğünü basın yapıyordu.
Mesela genç bir Rum, kız arkadaşına sarkıntılık etti diye bir Türk gencini yumruklamıştı. Cumhuriyet ve Hürriyet gazeteleri başta olmak üzere tüm basın "Rum ayısı içti içti Türk gencine saldırdı" diye manşet atıyor; o manşetin altına da "Kıbrıs'ta Rumlar Türk kızlarına tecavüz ediyor" diye başka bir haberin başlığını yerleştiriyordu.
İşte böyle böyle 1964'e gelindi.
O tarihte Kıbrıs'taki olaylar doruk noktasına ulaşmıştı. İsmet İnönü başkanlığında toplanan hükümet, Türkiye ile Yunanistan arasında Atatürk döneminde imzalanan Seyr-ü Sefayin Anlaşması'nın iptal edilmesine karar verdi. İnsanlar önce ne olduğunu anlayamadılar. Ama hemen ertesi günden itibaren İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşayan Rum yurttaşların bir kısmının kapısı polis tarafından çalınmaya başlayınca vaziyet anlaşıldı. Bu insanlar çifte pasaport taşıyan ya da ikamet tezkeresi ile Türkiye'de kalan Rumlar'dı. Çoğu buradan evlenip çoluk çocuk sahibi olmuştu. Bir kısmı burada doğmuş, Yunanistan'ı hayatında hiç görmemişti. Bazıları yüzyıllardır buralıydı, Avrupa'ya giriş çıkış kolaylığı olsun diye bir de Yunan pasaportu almıştı.

72 SAAT İÇİNDE ÜLKEYİ TERK ET
Evlerin, işyerlerinin kapısına giden polisler "Toplayın valizinizi, yolcusunuz" diyordu. "Nasıl yani?" diye soranlara, "4. Şube'ye gelin size anlatırız" yanıtını veriyorlardı. İnsanlar kapısında "Burada Allah yoktur" yazısı olduğu rivayet edilen o meşhur şubeye gittiklerinde, ellerine bir kağıt tutuşturuluyor ve "Bunu okumadan derhal imzala" deniyordu. İtiraz edenler şubenin bodrumundaki hücrelere atılıyor, günlerce aç, susuz bırakılıyordu.
O kağıtlarda, "Ben Türkiye aleyhinde faaliyetlerde bulundum, casuslara yardımcı oldum, terörist örgütleri destekledim" ibaresi yazıyordu. İleride Türkiye devletinin, Lozan'dan dolayı bir ceza almaması için bu tedbire başvurulmuştu.
Binlerce mızrak tek bir çuvalda sığdırılmaya çalışılmıştı yani.
Bazılarına 72 saat mühlet veriliyor, öyle gönderiliyordu. Bir kısmı ise, iş yerinden alınıp evine getiriliyor, pasaportu eline tutuşturuluyor, havalimanından ya da Yunan sınır kapılarından birinden dışarı atılıyordu. Sürgünler yanlarına sadece 20 dolar ve 20 kiloyu geçmeyecek bir valiz alabiliyordu. Şubeye gelen ve birkaç saat içinde sınır dışı edilecek olanların dişlerine teker teker bakılıyor, eğer aralarında altın olan varsa bir kerpetenle sökülüyordu. Gümrükten geçenlerden birinin valizinden bir resim çıkmıştı, büyükannesinin fotoğrafıydı bu. Gümüş bir çerçevenin içindeydi. Resmi yırtarcasına çıkarıp çerçeveye el koymuşlardı...

O dönemde İstanbul'un nüfusu 1 milyon 400 bin civarındaydı ve bu nüfusun 120 bini Rumlar'dan oluşuyordu. Yani neredeyse her on kişiden biri Rum'du. 13 bin kişi Yunan tebaalı oldukları gerekçesiyle sınır dışı edildi. Fakat bu insanların çoğunun bir ailesi vardı. Baba gönderiliyor, anne Türk vatandaşı diye bırakılıyordu. Çocuklar da öyle. Aile dağılıyor, ocaklar sönüyordu. Tabii böylesine aşağılayıcı, onur kırıcı davranışlar karşısında kalpleri kırılan insanlar, sevdiklerinin peşinden birer ikişer ülkeyi terk edip gitti. İki sene içinde Türkiye'yi terk edenlerin sayısı 50 bine çıktı.