X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Büyükada'nın ekolojik ve mutlu ailesi
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Büyükada'nın ekolojik ve mutlu ailesi

  • Giriş Tarihi: 15.6.2014

Gizem Altın ve Bryan Nance, küçük kızları Maya ile birlikte Büyükada'da hepimizden farklı bir yaşam sürüyorlar. Bisiklet ve kanoyla ulaşımlarını sağlayıp, çöplerini kompost yaparak, bahçelerinde kendi yetiştirdikleri sebze-meyveleri yiyorlar

Çocuklar okulu bitirince, emeklilik zamanı gelince, tası tarağı toplayıp doğaya daha yakın yaşamak hepimizin hayali. Hatta bu hayal öyle bir hal almış durumda ki, sanki vadesi belli bir borcu öder gibi çalışıyoruz. Bu öyle bir çalışma hali ki; tatillerimiz 'iyi vakit' geçirme telaşıyla geçiyor, hafta sonlarımız çayır çimende yayılıp stres atma ve dönüş trafiğinde debelenmeyle heba oluyor... Çocuğumuzu hafta içi uyumadan yakalarsak şanslıyız, hafta sonu eşimize dostumuza vakit ayırabilirsek ne mutlu! Bir koşturmadır geçiyor ömrümüz. Bu arada çokça tüketiyor, tükettikçe mutlu olduğumuzu sanıyor, kazandığımızın kat be kat üstünde borçlanıyor, borçlarımızın altında eziliyor, en önemlisi eninde sonunda kavuşma hayali kurduğumuz doğayı kirletiyoruz. Tüm bu harala güreleye "Dur" diyenler de var elbette, onlar pılını pırtısını toplayıp sayfiyeye yerleşenler. Tüm bu koşturmacaya metropolün yani İstanbul'un göbeğinde "Dur" demekse her babayiğidin harcı değil. Gizem Altın Nance, Buğday Derneği'nin Kurumsal İletişim Müdürü. Eşi Bryan Nance Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Karı-koca İstanbul'da yaşıyor, işlerine bisikletle gidiyor, küçük kızları Maya ve köpekleriyle hafta sonları kanoya biniyorlar... Sebzelerini meyvelerini bahçelerinde yetiştiriyor, çöplerini gübreye dönüştürüyorlar ve evlerinde televizyonları yok. Tüm bunları İstanbul'da yapabilmek için Büyükada'da yaşıyorlar. Nance Ailesi'yle bir gün geçirdim. Metropolün göbeğinde ekolojik yaşamın mümkün olduğunu gözlerimle gördüm. Gizem Altın Nance bize yaşadıkları hayatı anlattı.

- Büyükadada kendinize ekolojik bir yaşam kurmuşsunuz. Bu fikir nasıl oluştu?
- Her şey aslında bir bisikletle başladı. Amerika'da yaşadığım sırada bir bisikletim vardı ve her yere onunla gidiyordum. Bisikletli olmanın bir çok avantajı var; kas gücüyle istediğiniz yere gidebiliyorsunuz, yolda çocukların, kuşların sesini duyabiliyorsunuz, daha önce görmediğiniz pek çok şeyi farkediyorsunuz. Bu bende bambaşka bir pencere açtı. Eşim de doğa sporlarını çok seven biri, hatta plaj voleybolu oynarken tanıştık. İkimizde aynı kafada olunca, hayat daha kolay oldu. İkimizin de Amerika'da kurumsal işlerimiz vardı, haftanın beş günü dokuzdan altıya kadar çalışıyorduk ama bisikletle işe gidip geliyorduk, hafta sonu kamp, sörf yapıyorduk. Düğünümüzü bile bir göl kenarında yapmıştık. Yani doğa aşkı ikimizde de vardı. Bir süre sonra 'Doğayı neden daha çok hayatımın içine almıyorum?' diye düşünmeye başladım. 2006 yılında eşimle birlikte işlerimizden istifa ettik, her şeyimizi sattık, iki bisikletle dünya turu yapmak üzere yola çıktık. Amsterdam'dan yola çıkarak Türkiye'ye geldik. Türkiye'den de Avustralya'ya kadar gidecektik ama...

- Neden gidemediniz?
- Kazakistan'a kadar gittik. Ama orada bana bir araba çarptı va ambulansla Türkiye'ye getirildim. Amsterdam'dan Türkiye'ye gelişimiz dört ay sürdü, İstanbul'dan Kazakistan ise dört buçuk ay sürdü. 10 bin kilometreyi kazaya kadar bisikletle tamamladık. Çadırda yaşadık.