X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Amerikan rüyasının Alman mimarı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Amerikan rüyasının Alman mimarı

  • Giriş Tarihi: 29.6.2014

Kariyeri boyunca değişim için, yarınları hazırlamak için risk almış bir teknik adam Jürgen Klinsmann. Aynı hedefi kovaladığı ABD ile yakaladığı başarının sırrı ise Alman ve Amerikalı karakterlerini bir potada eritip yakaladığı sinerji

"Amerika'ya gittiğimde ilk dikkatimi çeken, sokaklarda top oynayan 8-10 yaşındaki çocuklar oldu. Ve her zamankinden çok daha fazla futbol sahası olması... Tıpkı çocukluğumun Almanya'sı gibiydi." Alman Milli Takımı'nın unutulmaz oyuncusu ve hocası Berti Vogts, bugün milli takım danışmanlığını yaptığı ABD'de futbolun geçirdiği değişimi böyle anlatıyordu hafta içinde. Bu değişimin asıl mimarı ise 2011'de devraldığı takımı Dünya Kupası'nda ikinci tura taşıyan Jürgen Klinsmann elbette.
Değişim ve modernizasyon Klinsmann'ın teknik adamlık kariyeri boyunca hep kovaladığı hedefler oldu. Bunun için de risk almaktan, zaman zaman polemik konusu olan metotlara başvurmaktan çekinmedi. 1990'da İtalya'da Dünya Kupası'nı kaldıran takımın parçasıydı. 1996 Avrupa Şampiyonası'nı kazanırlarken hocası, bugün ABD'de akıl hocalığını yapan Vogts'tan başkası değildi. Euro 2004'te yaşanan hüsran sonrası Alman Milli Takımı'nın başına geçmesi için Klinsmann'ı öneren de yine eski hocası oldu.

ALMANLARA FAZLA AMERİKAN GELDİ
Klinsmann'a göre Almanya'nın artık sahadaki futbol aklını değiştirmesi gerekiyordu. Daha ofansif ve akıcı bir anlayışa ihtiyaç vardı. Ve bunun için sadece adaleleri değil kafaları da değiştirmesi gerektiğini biliyordu. Zaten asıl dirençle karşılaştığı nokta da bu oldu.
Perşembe akşamı karşılaştığı Alman takımının teknik direktörü Löw'ü yardımcı olarak seçti Klinsmann... Beslenme düzenini oturtmak için diyet uzmanları getirdi. Oyuncuların ruhlarını güçlendirmek için spor psikologlarını ve kasları için de ABD'li kondisyonerleri görevlendirdi. Bunlar Almanların alışkın olmadığı ve şüpheyle baktıkları icraatlardı. Klinsmann futbolu bıraktıktan 2 yıl sonra, 1998'de Amerikalı eşiyle birlikte Kaliforniya'ya yerleşmişti. Ve Almanya'nın başına geçince ana vatanına yerleşmeye gerek görmemesi hepten kızdırdı vatandaşlarını. Fazla Amerikan buldular yaklaşımını. Hatta onun için basında "Amerikalı ponpon kız lideri" diye yazılar dahi çıktı.
Motivasyonun gücüne inanıyordu Klinsmann. Bunun için de uzmanlar getirdi. Geçmişte, kendisinin de en görkemli parçalarından biri olduğu Almanya'da takım ruhunun eksik olduğunu düşünüyordu. Dünya Kupası'yla beraber her maç öncesi takımdan ayrı bir oyuncu soyunma odasında motivasyon konuşması yapmaya başladı. Ve bu hep yedeklerden biri oluyordu. Sonuçta Almanlar yapılanmaya gittikleri bir kadroyla, göze hoş gelen, ofansif, tempolu bir futbolla kendi topraklarındaki Dünya Kupası'nda üçüncülüğe uzandı. Klinsmann, dibe vuran Alman futbolu için yeni bir yolun temellerini atmıştı. Ondan sonraysa görevi yardımcısı Löw devraldı.

KLINSMANN VE BUDA...
Arada, 2008'de sezonu dahi bitiremediği bir Bayern Münih macerası yaşadı Klinsmann. Yine risk almaktan çekinmedi, kendine has metotlarıyla ezberleri bozdu. Örneğin tesislerin farklı köşelerine koyduğu Buda heykelcikleri çok tartışıldı. Nisan ayında görevine son verilince de bir devrin izlerini silmek istercesine ilk iş o heykelcikler kaldırıldı.
2011'de devraldığı ABD'de de hemen "değişim" için kolları sıvadı. Profesyonel bakışı eksik gördüğü oyuncuları, futbolun da en az "ata sporları" rugby kadar "erkek oyunu" olduğuna inandırdı. Şampiyonlar Ligi maçlarını seyretmeyi dahi külfet sayan talebelerinin futbola bakışını değiştirdi. Modern antrenman metotlarıyla takımın fizik gücünü ve takım kimyasını Avrupa standartlarına yaklaştırdı. En büyük şansı ise Almanya'nın aksine ABD'de, reform çabalarına direnen geleneksel bir yapı, hantal bir bürokrasi olmamasıydı...
Ona göre ABD'nin ihtiyacı olansa futbolda bir Amerikan tarzını yaratmak, bir kimlik oturtmak... İnsanların ekran başında "İşte bu bizim takım" demesini, futbolu ve milli takımı sahiplenmesini sağlamak... Bunun için de baştan aşağı köklü bir değişim için çabalıyor ikinci vatanında. Ve bu uğurda yine riske girmekten, en cüretkâr kararları almaktan çekinmiyor. Ülke tarihinin en çok gol ve asist üreten yıldızı Donovan'ı "yeterince adanmış ve fit" görmediği gerekçesiyle Brezilya'ya götürmedi misal. Zira Klinsmann'a göre belirleyici olan geçmişte yapılanlar değil, gelecekte birşeyler yapma potansiyeli... Zaten "Amerikalılar Kobe Bryant'a dünya kadar parayı geçmişte yaptıkları için veriyor, yapacağı şeylere inandıkları için değil" diyerek de ülkede yerleşik zihniyeti eleştiriyor.
Perşembe akşamı, kendisinden sonra görevi devralan Löw'ün çalıştırdığı Almanya ile maça çıkarken, Amerikan milli marşına eşlik ederken takıldı kameraya. Ve onun milli takımla yakaladığı trendin altında yatan da Dünya Kupası'nın ülkede NBA finallerinden dahi daha çok izlenmesini sağlayan da biraz bu hibrid yapısı Alman teknik adamın.

HİBRİD FUTBOL ELBİSESİ...
Filmlerinden başkanlık seçimlerine kadar tüm dünyasını "We can" (Başarabiliriz) sloganı üzerine kuran, hep süper güç olmaya alışmış bir toplumun karşısına çıkıp tipik Alman gerçekçliğiyle, "Hayal görmeyin... Dünya Kupası'nı kazanamayız" diyor. Fakat bir yandan da "Amerikalılar pes etmez. İlk zorlukta yılıp kaçmaz" diyerek bu oyunda bir figüran olmadıkları inancını bilinçaltlarına enjekte ediyor. Umut tacirliği ile başarıya inanmak arasındaki ince çizgiyi kafalara yerleştiriyor. İnsanların önüne hayaller yerine bir yol haritası koyuyor.
İşin psikolojik boyutu kadar teknik taktik yönüne de yansıyor bu hibrid yapı... Tıpkı kendisi gibi "çift ruhlu" bir takım yarattı Klinsmann. Nitekim eskiden çoğunlukla defans yapıp kontralarla vuran ABD, bilhassa Portekiz maçında topu kullanma konusunda da hiç olmadığı kadar geliştiğini gösterdi. Almanlar'a ya da Gana'ya karşı çok daha reaktif ve defansif bir anlayışla oynarken, Portekiz sınavında neredeyse rakipleri kadar (439-389) pas yaptılar, çoğu bölümde oyuna hükmettiler.
Klinsmann şu ana kadar görev yaptığı her yerde öyle veya böyle değişim fitilini ateşleyen, statükoya ve geleneksele kafa tutan bir futbol adamı... Günü kurtarmayı değil yarında iz bırakmayı hedefliyor. Futbolun üvey evlat muamelesi gördüğü bir ülkeyi, altyapısı olmayan günü birlik sonuçlarla sevindiren adam olmaktan çok, ileride kalıcı başarılar geldiği vakit akıllara ilk gelen isim olmak onun vizyonu. Ve ABD bir gün Dünya Kupası'nı kazanırsa, ilk iş kupayı alıp Jürgen'in kapısını çalmalı. Tabii o zaman hâlâ takımın başında değilse...

degerlibulent/twitter.com