X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Onlar son ustalar
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Onlar son ustalar

  • Giriş Tarihi: 5.10.2014

Kavaftan örücüye, kilimciden sadekara unutulmaya yüz tutmuş mesleklerin Kapalıçarşı'daki son ustalarıyla görüştük. Yıllarca inatla el emeği göz nuruyla mesleklerini sürdüren ustalar yeni neslin ilgisizliğinden şikayetçi

Yüzyıllarca el emeği göz nuru yapılan eşyalar, takılar, ayakkabılar değer gördü hep. Çeşitli işler de günümüze kadar klasik usulle yani makineleşmeye direnerek el emeğiyle yapılmaya devam etti. İşi ehlinden öğrenen son dönem ustalar büyük bir sorumlulukla kendilerini mesleklerine adadılar, ustalarından edindikleri bilgileri yeni nesillere aktarmak için çabaladılar. Ama günümüzde hepsinin ortak bir serzenişi var: "Mesleğimiz ölüyor. Yeni nesil ilgi göstermiyor. El emeği kıymet görmüyor" diyorlar. Son demlerini yaşayan ustalar, ustaçırak ilişkisini devam ettirmek istese de ne çırak bulabiliyor ne de el emeği göz nuru işleri kıymet görüyor. Senelerini mesleklerine adamış son ustalarla Kapalıçarşı'da bir araya geldik. Kavaftan örücüye, kilimciden sadekara kadar birçok usta ile geçmişi yad ettik.

Gramofon ustası Mehmet Öztekin (70)

Ayakta durmak için çabaladım
Mehmet Öztekin (70) namıdiğer Gramofon Baba, 55 yılını gramofonlara adamış bir isim. Müzik sesinin dışarılara taştığı dükkanına konuk oluyoruz. "Dönülmez akşamın ufkundayım vakit çok geç. Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!.." Eski fotoğraflar, yüzyıllık gramofonlar küçücük mekanı renklendiriyor. Gramofon Baba Öztekin, geçmişi anarken "Bizim kuşağımızda okullar tatil olduğu zaman çocukların sokakta bir hafta oynamasına müsaade edilirdi. Tatilin geri kalanında geleceğe hazırlık olsun diye bir ustanın yanına çırak olarak işe girilirdi. Usta da çırağa sadece işi öğretmez, ahlaki değerlerle yetiştirirdi onu" diyor. Gramofon Baba da birçok usta gibi aileden gelen mesleği sürdürmüş. Önce babasının yanında çalışmaya başlamış. "İlk zamanlar gramofonlara dokunmak bile yasaktı" diyor. Ama gramofonlara adeta âşık olmuş. Gramofonun teknolojiye yenik düşüp ilgi görmemeye başladığı dönemde bile tutkusunu inatla sürdürmeye devam etmiş. O günleri şöyle anlatıyor: "Hatıraları olan o güzelim gramofonlar birer ikişer bodrum katına terk edildi. Ustaları da yavaş yavaş kepenk kapatmaya başladı. Bir dönem son gramofon ustasıydım, bugün benim yetiştirdiğim, feyiz verdiğim ustalar var. Gramofon sevdalısı yeni bir kuşağı tekrar çıkardık biz." Yıllarca Anadolu'nun dört bir yanında gramofonlar gelmiş ona. Hiçbir tamiri geri çevirmemiş. Tamir ettiği gramofonların sayısını bile bilmiyor artık.

Kilim tamircisi Zeki Altıner (53)


El emeği biterse hayat biter
Zeki Altıner (53), üç kuşaktır bir aile geleneği olarak kilim tamirciliğini sürdürüyor. Eskiden usta-çırak ilişkisinin çok farklı olduğunu söylüyor: "Çırak ustaya emanetti, usta ne derse o olurdu. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar aktarırdı. Yeri gelir dayak da yerdin!" Zeki Usta eskiden kilim tamirciliğinin titizlikle yapıldığını, günümüzde ise gerçek tamir yapan ustaların yok denecek kadar azaldığını söylüyor: "Günümüzde kilim ya da halı deliği kapatılıyor mu? Evet, kapatılıyor! Ama alttan eleman yetişmediği için orijinal tamir yapan usta kalmadı... İpek bir halı olduğunda, tamirini aynı ipten bulup yapardık. Yün olunca da boyanmasından tut dikimine kadar her bir ayrıntısına itina edilirdi. Her halı ve kilim için ayrı ayrı malzemeler hazırlanırdı, her şey daha kaliteliydi. Ama şimdi öyle bir imkan da yok. Çünkü kaliteli ürün gelmiyor. Ne kadar yağlı makine ipi varsa o geliyor. Oysa bu memlekette halı dokunmadığı anda Anadolu'nun işi bitmiş demektir. El emeği biterse hayat biter." Altıner zamanımızda gençliğin kısa yoldan para kazanma derdinde olduğunu düşünüyor, "Usta-çırak ilişkisi bitti. Yeni nesil asla el emeği göz nuru işlerle ilgilenmiyor. Biz son demleriz" diyor. Eskiden halı-kilim tamirciliğine talep çokmuş. Çok değerli halılar ve kilimler tamir için getirilirmiş. Ama artık halılara da değer verilmediğini, tamir için gelen halıların bile kalitesiz olduğunu belirtiyor. Bugüne kadar çok değerli halıları dikmiş Zeki Usta. Dolmabahçe'nin halıları da bunlardan... Avrupa'dan talebin daha fazla olduğunu söylüyor. Temennisi yeni neslin el işçiliğine yönelmesi...

Örücü ustası Seyfi Nazlı (67)

Eskiden sıraya girerlerdi, örücülük tamamen unutuldu
Kapalıçarşı'daki bir örücü dükkanında eski bir radyodan çıkan cızırtılı bir ney sesi etrafı dolduruyor. Sanki zamanda yolculuğa çıkmış, yıllar öncesine dönmüş gibi hissediyoruz kendimizi. Örücü ustası Seyfettin Nazlı (67), küçük dükkanında bir lamba ışığının altında elinde iğne iplikle titiz bir çalışma yapıyor. İstanbul'daki son örücülerden olan Nazlı, 48 yıldır hiç usanmadan sökükleri örüyor, mesleğine aşkla bağlı olduğunu söylüyor. Örücü arkadaşları öğretmeyince babadan oğula kalan mesleği inat edip kendi başına öğrenmiş, Nazlı. O günleri şöyle anlatıyor: "Örücülüğün inceliklerini öğrendikten sonra baktım müşteriler de beğeniyor, devam ettim. Gömlekten pantolona, araba koltuğundan evdeki koltuğa ve perdeye bende her şeye çare var. Ama artık eskisi gibi talep görmüyor örücülük. Bu işin esprisi bitti bitmesine ama 47 yıllık bir emek var, inatla devam ettiriyorum. Mesleğimle bir gönül bağım var." Örücü ustası Nazlı, eskilerden söz açılınca anlatmaya başlıyor: "Eskiden dükkanda sıra bekleyenler, 'Benim elbiseye öncelik ver, bu akşama lazım. Başka kıyafetim yok! Ne olur öne al' diye çırpınanlar olurdu. Ama artık unutuldu bu meslek, çok nadir geliniyor artık. Siftahsız kapattığım bile oluyor" diyor. Tayyip Erdoğan, İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses gibi siyasetçilerden sanatçılara birçok ünlü ismin kıyafetini örmüş. Cerrahpaşa'daki profesörler de kıyafetleri yırtıldığında hâlâ Nazlı'ya geliyorlarmış. Günümüzde Almanya'dan Fransa'ya kadar farklı ülkelerden müşterileri var onun. Ama Türkiye'de mesleğine kıymet verilmemesi onu üzüyor: "Eskiden kıyafeti yırtıldığında yenisini alamazdı insanlar, ördürürdü muhakkak. Şimdi artık tasarruf nedir bilmiyorlar."

Kavaf Nedim Levi (80)

Müşteriye güler yüz esastı
550 yıldır Fatih'te yaşayan bir ailenin ferdi Nedim Levi (80). 57 yıldır kavaflık mesleğini sürdürüyor. Çıraklık serüvenine çocuk yaşta köylü lastikleri satarak başlamış. Etraftan çarık istenmeye başlayınca da iş iyiden iyiye büyümüş. İşi ilerletmiş ilerletmesine ama Nedim Usta da zamanla teknolojiye yenilmiş: "Ayakkabıcılık büyük dükkanlara kayınca işler azalmaya başladı. Herkes gibi bu beni de zorladı. Çevremdekiler folklor ayakkabıları yapmam ve satmam için beni teşvik etti. Ben de Erzurum'dan Kars'a, Karadeniz'den Güneydoğu'ya kadar her yörenin ve şehrin ayakkabısını hem suni hem de orijinal deriden yapmaya başladım." Gelen müşteriyle arası hep iyi olmuş. "Abi bana Diyarbakır ver! Adıyaman, Sivas ver!" dermiş müşteriler, aralarındaki samimiyete dayanarak. Ama o müşteriler de tarih olmuş. İlk kavaflığa başladığı dönemleri anlatırken ise gözleri dalıyor: "7-8 yaşlarımdayken öyle üniversite mezunları yetiştirmezdi bizleri. En fazla ilkokul mezunu vardı. Bizim gözümüzde de o ustamızdı." Nedim Usta için ayakkabıcılık nazik bir iş, yılların birikimini de 80 yaşında olmasına rağmen hâlâ konuşturuyor. Eski günlere özlem duymadan geçmiyor: "Eski günlerin güzelliği kalmadı ama biz dayanmaya çalışıyoruz. Eskiden bir mesafe vardı, saygı ve terbiye ön plandaydı. Müşteriye güler yüz esastı. Güven birinci unsurdu. Herkes birbirini tanırdı, 'Nedim Amca bu kaç para?' demezdi kimse, güvenle 'Kaç para tuttu?' diye sorardı. Her şey daha samimiydi. Ne yazık ki yavaş yavaş bu işler de artık kayboluyor. Biz ise dayanmaya çalışıyoruz." Eminönü, Sultanahmet ve Kapalıçarşı'nın artık turistlere hitap ettiğini anlatan Nedim Usta hâlâ işine sefertasıyla gidip geliyor. Eski günlerdeki samimi havayı yaşatmaya devam ediyor. Tarihi savaş filmleri ve diziler için çarıklar, çizmeler satıyor. Mehter takımları için de çizme ve çarık her daim dükkanında bulunuyor.

Sadekar ustası Seyfettin Narşal (60)

Semra Özal'ın bileziklerini yaptım
Seyfettin Narşal (60), 45 yıldır sadekarlık yapıyor. Kişiye özel, el emeği göz nuruyla işliyor altını, gümüşü. Sadekarlığa genç yaşlarda başlamış. O günleri "Eskiden ilkokul beşe kadar okur, sonra da 'Eti senin kemiği benim!' denip ustaya teslim edilirdin. Artık bu işi yapmak isteyen insan bulamıyoruz" diyerek anlatıyor. "Belki bizden sonra gelecek olanlar artık bu mesleği göremeyecekler. Çünkü 'Ne kadar para alacağım?' diye bakıyor ve sabredemiyor yeni nesil. Bizim zamanımızda sanat öğrenmek önemliydi. Ama yine de birçok çırağı yetiştirdim. Onlar gururum benim!" diye de ekliyor. Seyfettin Usta, hayatı boyunca hiçbir müşteriyi geri çevirmediğini, bunun da bir prensip olduğunu söylüyor. Sadekar ustası olduğu için gururlu: "Yapılan takıların dünyada bir benzerini bir daha bulamazsınız. Her aşamasında el işçiliği olduğu için illa farklılığı olur. Ama ülkemizde sanata değer verilmiyor. Halbuki herkes sanatkar olamaz. Sadekar ustalığın hiç kıymeti yok, bu beni üzüyor!" Eskiden işleri yetiştiremediklerinden söz ediyor. O kadar talep varmış ki geceli gündüzlü çalıştıklarını anlatıyor: "Geçmişte Semra Özal'ın bileziklerini, Bülent Ersoy'un kolyesini yaptım. Ama gel gelelim sadekar ustalarını hiçbiri tanımaz. Bize sipariş veren mağazaları tanır, bilirler. Bu meslek, beceri işi eliniz yatkın olmadığı sürece yapamazsınız! O kadar talep olurdu ki geceli gündüzlü çalışırdık. Şu an için Japonya ve Kore'den istekler var, yurtdışından talep daha fazla. Küpeden kolyeye, bilezikten kravat iğnesine kadar hayal ettiğiniz her ne varsa yaparız; ustalık budur!". Alışkanlıkların da zamanla değiştiğinin altını çizen Narşal, eklemeden de geçmiyor: "Eskiden kadınlar altın saklarlardı. Hâlâ 22 ayar bileziğe talep var ama fantezi takılara eskisi gibi talep yok. Artık genç kadınlar altın almıyor!" Sadekar ustası Seyfettin Usta makineleşmenin el işçiliğini bitirecek olmasından dolayı da hüzünlü.