X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Sevmiyorsan arkasından konuşma
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Sevmiyorsan arkasından konuşma

  • Giriş Tarihi: 12.10.2014
Sevmiyorsan arkasından konuşma
Sevmiyorsan arkasından konuşma

Bir adam gibi sevemedik gitti milli takımımızı. Bir insanın doğduğu toprakların milli takımını sevebilmesi kaç ihtimallidir? Hayatta olduğu gibi. Seviyorsan git konuş. Sevmiyorsan artık arkasından konuşma...

O akşam o maçı kazanabilirdik. Kazanabileceğimiz ve sonunda kaybettiğimiz birçok maç gibi... Bizim onu sevdiğimiz kadar futbolun bizi sevmediği akşamlardan biriydi. Rakip, komşu Yunanistan. Euro 2008'in eleme grupları... Hiç olmadığı kadar iyi başlamışız. Fikstür de müsait, önce Malta galibiyeti, ardından Macaristan deplasmanında Tuncay'ın üç puanı getiren golü ve sonra beş kez havalanan Moldova fileleri... Finallere gitmek için iki dişli rakibimiz vardı, biri 'komşu', diğeri Norveç. 2007'in Mart'ında Atina'da Karaiskakis Stadyumu'nda dört attığımız Yunanistan, Ali Sami Yen'in çimlerine adım attı. Emre Belözoğlu'nun yerine Arda Turan'ın 71'de oyuna girdiği maç. 79'da Samaras'ın ara pasına sızan Amantidis, topu Volkan Demirel'in üzerinden eski açık tarafındaki kaleye aşırttı. Önce bir sessizlik, ardından "milli takım taraftarları"ndan o eşi benzeri olmayan tezahürat yükseldi kapalı tribünden: "Fatih istifa." Evet, teknik direktör Fatih Terim idi, ama onu istifaya çağırırken "Fatih" demeyi tercih edenin tribüne ilk kez geldiğini anlamak için bin defa maça gitmeye gerek yoktu. "Terim istifa" ile "Fatih istifa" arasındaki fark işte bizde "milli takım taraftarlığı"dır. Sponsor biletleriyle maça gelen beyaz yakalıların gün içinde beyin fırtınası yarattıkları bitmek bilmeyen toplantılarının ardından "Ya kazan ya da öl" çığlığıydı o "Fatih istifa" tezahüratı. Unutuldu gitti çünkü Terim, önce Norveç'i deplasmanda, ardından yine Ali Sami Yen'de Bosna-Hersek'i devirdi öğrencileriyle ve biz sonra o unutulmaz Euro 2008 finallerini izledik. 2002'den sonra bir kez daha milli takımla barıştık. Peki milli takım başarısız olduğunda küseceksek neden kulüp takımımızın maçlarında "Yenilsen de yensen de" diye tezahürat yapıyoruz ki. Euro 2016'da önceki turnuvalardan farklı olarak, 24 ülke yer alacak. Bu neredeyse UEFA'ya üye ülke sayısının yarısı demek. Gider miyiz, gidemez miyiz, analizi spor sayfalarında ama bu sayfada sorulması gereken bir soru var: Bu memlekette neden Brezilya Milli Takımı çok sevilir? Göze hoş gelen futbol oynadıkları için mi? Yoksa bizim şerefli mağlubiyetler aldığımız yıllarda hep kazandığı, Avrupa'da bizi üzenleri dize getirdikleri için mi? Tamam, Fenerbahçe'ye gelen Didi'nin hakkını yemeyeyim ama biz bu oyunda hep kazananın yanında değil miyiz? Öyle olmasa 25 milyon Fenerbahçeli, 25 milyon Galatasaraylı, 25 milyon Beşiktaşlı nasıl olabilir ki?

HEP BAŞKALARININ AŞKINA SEVDALANDIK
Futbolda güçlü takımı tutan, Türk filmlerinde ise zengin kızını seven fakir oğlanın yanında olduk hep. Rambo'nun indirdiği her asker, Rocky'nin devirdiği her rakipte sinemalarda alkış koptu. Bir şeyin farkına varamadık. Ne Rocky bizimdi, ne de Rambo. "Türkiye yoksa Brezilya'yı tutarım. Dayım Münih'ten geldiğinde çikolata getirirdi, o yüzden Almanya kazansın. Platini büyük topçu, Fransa kupayı alsın" ile geçti yıllar... Hep başkalarının aşklarına sevdalandık. Bir adam gibi sevemedik gitti bizim milli takımı. Sarı-kırmızının, siyah-beyazın, sarı lacivertin, bordo-mavinin hesabını kırmızı-beyaz üzerinden görmeye çalıştık. Vurduk, kırdık, yaraladık. Şenol Güneş'in saçına başına, Ersun Yanal'ın bilgisayarına, Fatih Terim'in İngilizcesi'ne kafayı taktık. Ligdeki rakip takımın futbolcusunu kendi stadımıza milli maça çıktığında yuhaladık, sonra da "Haydi Türkiye" diye samimiyetsiz manşetler attık... İtalyanlar için milli marş, bayrak ve milli takım kutsaldır. Bayrağında mavi olmayan cumhuriyet, tarihini, krallık dönemini vurgulamak için "Gök Mavililer" diye çıkar sahaya. Almanlar, kulüp düzeyinde Avrupa'da final oynarken, milli takımları dara düştüğünde "Böyle gitmez" dediler ve Euro 2000 sonrasında futbolda bir devrime imza attılar, sonuç ortada. Fransızların, topraklarında yaşayan göçmenlere bakış açısı Zinedine Zidane ile değişti. Ribery ile dalga geçen mahalledeki Fransız arkadaşları onun neden bir Cezayirli kadınla evlendiğini idrak ettiklerinde Ribery, mavi-beyaz-kırmızı'yı finale taşıyordu. 1966'dan bu yana hiçbir şey kazanamayan İngilizler'in milli takımı 'asla yalnız yürümüyor.' 1964'ten 2008'e kadar ortalıkta görünmeyen İspanya, arka arkaya üç kupa kazandıysa bunu 'Kırmızı' kampanyasına borçlu. Onlar her zaman yetenekli futbolcular yetiştirdi ama Raul'un dediği gibi 2008'e kadar İspanyol Milli Takımı'nın hiçbir maçı Real Madrid-Barcelona rekabetinden daha önemli olmamıştı. Sonra sadece sahada değil, sokakta da bir takım olmayı başardılar. Biz ne yapıyoruz peki? Fatih Terim'in dediği gibi, "Sakatlıkları olan Mehmet Topal, Burak Yılmaz, Emre Belözoğlu, Gökhan Gönül için milli maç haftasında 'Gelecek hafta Galatasaray- Fenerbahçe derbisinde oynar mı?' diye soruyoruz. Ben size söyleyeyim. Oynarlar. 'Derbi bu, tahmini zordur, üç ihtimalli maç' klişesini de ekleyeyim hatta, ama şunu da sorayım: Bir insanın doğduğu toprakların milli takımını sevebilmesi kaç ihtimallidir? Hayatta olduğu gibi... Seviyorsan git konuş. Sevmiyorsan artık arkasından konuşma... Not: Gökhan Töre'yi sual ederseniz benim için konu yayımlanan 27 Nisan 2014'teki "Senin kariyerin kaç promil?" yazısıyla kapanmıştır. (http://tinyurl.com/ou583c8)