X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER En büyük hayalim çocuğuma Anadolu'yu göstermek
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

En büyük hayalim çocuğuma Anadolu'yu göstermek

  • Giriş Tarihi: 28.6.2015
En büyük hayalim çocuğuma Anadolu'yu göstermek
En büyük hayalim çocuğuma Anadolu'yu göstermek

Rock grubu Manga'nın solisti Ferman Akgül, üç yıldır türkülerin peşinde Anadolu'yu geziyor. Akgül, büyük dedesinin Aşık Veysel'in sağ kolu olduğunu da bu yolculuğu sırasında öğrenmiş

Manga, 2004'te grupla aynı adı taşıyan ilk albümünü piyasa sürdüğünde müzik dünyasının en başarılı çıkışlarından birine de imza attı. Yediden 70'e herkes onları çok sevdi. Sadece İstanbul'la da sınırlı değildi bu sevgi. Anadolu'nun her köşesinden hayranları vardı. Onlar da bu ilgiyi karşılıksız bırakmadı, Türkiye'i turladı, neredeyse gitmedikleri şehir kalmadı. Grubun solisti Ferman Akgül, son üç yıldır o şehirleri tekrar ziyaret ediyor. Ama bu kez gittiği kasabaları, köyleri rock star olarak değil, bu kimliğinden sıyrılmış 'herhangi biri' olarak geziyor. Köy kahvelerinde, çay bahçelerinde oturuyor, evlere konuk oluyor, Anadolu'nun, Trakya'nın kulaktan kulağa yayılan türkülerinin peşine düşüyor. Adeta kültür avcılığı yapıyor. TRT'de yayınlanan Kulaktan Kulağa, işte bu yolculukları konu edinen bir belgesel. Tam 40 bölüm çekildi. Ama daha gezilecek çok yer, dinlenecek çok türkü var... Bir yandan solo albümü için hazırlıklarını da sürdüren Ferman Akgül'le türkülerin peşinde akıp giden yolculuğunu konuşmak için bir araya geldik. Bu arada kendisi kısa bir süre önce baba oldu. "Çocuğuma en güzel armağan bu belgesel olacak" diyor.

- Bu yolculuğa için sizi motive eden ne oldu?
- Manga olarak çıktığımız turnelerde köyleri ve kasabaları es geçtiğimi fark ettim. Denizli'nin Sazak köyünden ya da Urfa'da Göbeklitepe'den geçiyorduk, ama sonrasında "Ne hatırlıyorsun?" diye sorduklarında "Hiçbir şey hatırlamıyorum" diye yanıt veriyordum. Çünkü tek hatırladığım otel odalarıydı. Ne insanlarla konuşabiliyorsunuz, ne de sokakta rahat gezebilmek mümkün oluyor. Şimdi o yerleri sessiz sedasız gidip gezebiliyorum. Yaşını almış insanlarla konuşmayı, köy kahvelerinde vakit geçirmeyi seviyorum.

- Sadece müzikal değil, kişisel bir yolculuk da yapıyorsunuz. Sizi nasıl değiştirdi, bu yolculuk?
- Türkiye'ye olan sevgimi güçlendirdi. Ben ülkesini çok seven bir gencim. Her türlü sorunu ile mücadele etmeye varım. İnsanlarını çok seviyorum, onların hikayelerini çok seviyorum. O sevgim daha da güçlendi. Belgesel kendime olan inancımı, cesaretimi de artırdı.

- Çalışmalarınız sırasında farklı medeniyetlerin mirası olan kültürel zenginliğe ulaşmak kolay oldu mu?
- Ulaşıyorsunuz ama zorlarsanız... Çok belli etmek istemiyorlar kendilerini. İnsanların yıllar süren o acılarını, itilmişliklerini unutup kendilerine güvenmeye ve kültürel anlamda ifade etmeye çok ihtiyaçları var. Bu ilgiyi çok hak ediyorlar. Medeniyetlere, kültürlere yeni yeni saygı göstermeye başlıyoruz. Umarım bunu da içten yapıyoruzdur. Öte yandan gezdikçe gördükçe kendi adıma çok geç kalmışım gibi hissediyorum. Çocuğumla ilgili en büyük hayalim Avrupa ve ABD'den önce ona Anadolu'yu göstermek. Doğru okuyabilirsek, doğru anlatabilirsek burada her şey var. Zaten çocuğuma en büyük armağanlarımdan biri olacak bu belgesel.

- Halk nasıl karşıladı sizi? Yardımcı oldular mı?
- Belediyeler çok yardımcı oldu. Kimi ulaşmak istediysek, rahatça ulaştık. Zorlanmadık. İnsanlar zaten çok yardımcı oluyor. Bazen bir yere oturduğum zaman, "Kimin sesi güzel?" diye sorduğumda birilerinin öne atılacağını hissediyorum. Sırf ismi hoşumuza gittiği için doğaçlama olarak gittiğimiz köyler de oldu. Yine böyle bir köye gidip kahveye oturduğumuzda hiç kimse türkü söylemek istemedi. Türküleri bilmiyorlardı. "Peki ne söylüyorsunuz, çalışırken filan?.." diye sorduğumda "Hiçbir şey" yanıtı veriyorlardı. Sonra aralarından bir amca çıktı ve enteresan bir söz söyledi. "Oğlum" dedi, "Burada savaş olmamış. Kimse yokluk çekmemiş. Niye türkü söyleyelim ki? Git kıyılara bak, savaşların olduğunu yerlere, türkü söyleyen oradan çıkar."

LEBLEBİ VAR, BAL VAR

- İstanbul'da zaman zaman yaşadığımız gerginlik, ayrışmayı Anadolu'yu gezerken hissettiniz mi?
- Hayır. Herkes bir arada. Ayrışma yok. Siyasi görüşleri ayrı bile olsa birbirlerine laf sokmaları bile o kadar dozunda ve tatlı ki... Önce atışıyorlar sonra oturup akşam birlikte çay, kahve içiyorlar. Tek umurlarında olan ekonomi. "İlaçlama kötü yapılıyor, mandalinalar etkileniyor" diyorlar örneğin.

- Türkü üretimi sürüyor mu? Son dönemde yaygınlaşmış bir türküye rastladınız mı?
- İzmir'de Bademler adlı bir Alevi köyüne gittik. Orada bir ablayla abi, birbirlerine yaptıkları yakmayı söylediler. Eşine yakmış. Sonra ayrılmışlar. Sonra tekrar bir araya gelmişler. Çok güzel bir türküydü. Programda doğal ortamında kaydettiğimiz türküleri sonrasında ünlü isimlerle tekrar stüdyoda kaydediyoruz. Bu türküyü de Aslı Gökyokuş söyledi hatta. Benim istediğim tam da buydu. Popüler türkülerin dışında bir örnekti.

- Gençlerin türkülere ilgisi nasıl?
- Birine "Türkü söylüyor musun, enstrüman çalıyor musun?" diye sorduğunuz zaman hemen çalmaya, söylemeye başlıyor. Çok enteresan müzisyenlerle tanıştım. Eskişehir'den tam ayrılmak üzereyken müzik hocası "Bir çocuk var, mutlaka dinlemeniz lazım" dedi. Akşam olmuştu, karanlıkta çekim yapmayı çok da tercih etmiyoruz. Yine de "Neyse gidelim" dedik. İyi ki de gitmişiz. Çocuk öyle bir çalıyor ki sazı... Gitardaki gibi elini üstlere götürüyor, oradan acayip acayip melodiler buluyor. Onu kaydettik. İleride o çocukla bir proje de yapmak istiyorum.

- Sizi en çok şaşırtan yer neresi oldu?
-Balıkesir'de Tuzakçı köyüne gittik. Film seti gibiydi. Coen Kardeşler rahatlıkla bir kara komedi çekebilir. Köye girdik. Bir adam sürekli arabaya yanaşıp "Leblebi var, bal var" diyordu. "Leblebi değil, türkü arıyoruz" dedik ama bir kere takıldı peşimize. Kahveye oturduk, muhtarı beklemeye başladık. Ne muhtar geliyordu ne de çay. Bu arada köyün her yerinde dernekler var. Atıcı derneği, futbol derneği gibi, ama insanlar yok. Sanki bir ekip gelip film setini kurup gitmiş, geriye de üç-beş kişi kalmış. Sonra tatlı bir muhtar geldi. Bir köfteci bulduk, türküyü de ona söylettik. Çok da güzel söyledi. Bu arada leblebici ben de türkü söyleyebilirim demeye başlamıştı. Leblebi ve bal alarak elinden kurtulduk.