X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Dolmabahçe'de, Erdoğan'ın başarısı Öcalan'a ciro edilmek istendi
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Dolmabahçe'de, Erdoğan'ın başarısı Öcalan'a ciro edilmek istendi

  • Giriş Tarihi: 2.8.2015
Dolmabahçe'de, Erdoğan'ın başarısı Öcalan'a ciro edilmek istendi
Dolmabahçe'de, Erdoğan'ın başarısı Öcalan'a ciro edilmek istendi

7 Şubat Krizi'ni ele alan Darbe filmini projelendiren Avni Özgürel "Çözüm Süreci'ni Tayyip Bey başlattı. Bir noktaya o getirdi. Dolmabahçe'de sanki Öcalan'ın projesiymiş gibi sunuldu. Hata buradaydı. Sürecin artılarını Öcalan'a ciro etmek anlamına gelecek bir tabloyu kimse kabullenemez" diyor

Gazeteci Avni Özgürel'in toplumsal hafızamızın zayıflığıyla ilgili bir derdi var. Bunun için zaman zaman sinemada karşımıza çıkıyor, politik filmlerin çekilmesine önayak oluyor. Derdi kimi olayların unutulmasını engellemek. Yıllar önce Belene dizisiyle senaristliğe başlayan Özgürel, 12 Eylül darbesinin nasıl yapıldığını dönemin aktörleri üzerinden anlattığı Zincirbozandan sonra bu sefer 7 Şubat MİT krizini anlatan Darbe ile karşımızda. Filmi projelendiren Özgürel aslında yakın dönem siyasi tarihimizin de önemli tanıklarından. Milliyetçi kökenli ama her kesim üzerinde bir saygınlığı var. Akil İnsanlar Heyeti'nde de görev alan Özgürel ile Yıldız'daki ofisinde buluştuk, hem filmi ve 7 Şubat MİT krizini hem de son günlerde yaşananları konuştuk.

- Avni Bey siz gazetecisiniz. Düşüncelerinizi yazıp çiziyorsunuz. Buna rağmen sizi filmler yapmaya iten nedir?
- Türkiye'de toplumu etkileyen pek çok hadise oluyor. Kimi sosyal, kimi bireysel... Aradan bir süre geçtikten sonra bir bakıyorsunuz biz o olayları unutmuşuz. Mesela Suruç katliamı... Birkaç yıl sonra kaçımız hatırlayak? 'Sahi ne olmuştu, kaç gencimiz ölmüştü orada?' diye sorarken bulabiliriz kendimizi. Belki olayı kabaca hatırlayabiliriz ama detaylar unutulur gider. İşte bu tür olayların, kurmaca olsun belgesel olsun filmini çekmek kitaplarını yazmak, bizim olayları unutmamamızı sağladığı gibi gelecek kuşaklara da aktarılmasını sağlar. Mesela bakın ABD'ye, 11 Eylül'ün kaç kitabı, filmi yapıldı. Irak savaşıyla ilgili yüzlerce film var. Ben bunun için belgeseller, politik filmler yapıyorum. Önemli hadiseleri filmleştirerek, unutulmamasını sağlamaya çalışıyorum.



- 7 Şubat krizi ne kadar önemliydi?
- Çok önemli bir hadisedir. Sadece bugünü değil gelecekte nelerle karşılaşabileceğini gösteren bir olaydır. Cumhuriyet tarihinde ilk defa iki devlet kurumunun silahlı çatışmaya girme aşamasına geldiği bir olay var karşımızda. Silahlar çekilmişti karşılıklı ve vur emri verilmişti. Paralel Yapı'nın, Emniyet teşkilatı ve yargı organı üzerinden MİT'i, daha doğrusu Hakan Fidan üzerinden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef aldığı bir hadisedir. Bu tablonun iyi tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

OSLO'YU PARALEL SIZDIRDI

- Türkiye neyin kıyısından döndü?
- Bu bir darbe girişimiydi. MİT'in üzerinden seçilmiş başbakan Recep Tayyip Erdoğan hedef alındı. Darbe girişimi belki bertaraf edildi ama Paralel Yapı'nın bu öfkesi sonradan devam etti. Çünkü asıl mesele devleti kimin yöneteceğiydi. Seçilmişler mi yoksa emniyet ve yargı içinde yuvalanmış Paralel Yapı mı? Ayrıca bu olayda devletin emniyet teşkilatının istedikleri olmayınca ne ölçüde gözünü karartabileceğini gördük.

- 7 Şubat'ın üzerinden üç yıl geçti sizce taşlar yerine oturdu mu?
- Henüz tam oturmadı. Taşların yerine oturması zaman alacak. İşte bunun için bu filmin izlenmesinin tam zamanı. Türkiye'deki kimi kavgalar öyle üç-beş yıl içinde bitecek bir şey değil. Türkiye 7 Şubat'ta darbenin kıyısında döndü ama barışında da kıyısından döndü. Oslo görüşmeleri sızdırıldı. Paralel Yapı ve onun ilişkili olduğu yabancı unsurlar o dönem çözüm sürecine görüşmeleri sızdırarak zarar verdi. Çünkü Türkiye'de barışı istemeyen birçok insan var.

- Paralel Yapı'nın çözüm sürecini sabote etme amacı neydi?
- Paralel için esas sorun Tayyip Erdoğan ve Ak Parti. Partiyi ve Erdoğan'ı Türk halkının gözünde suçlu gösterip cezalandırmak istediler. Bu noktada PKK ile siyasi iktidar karşı karşıya getirilmek istendi. Mesela KCK operasyonlarında 8 bin kişi tutuklandı. Ama ona rağmen sağduyu hakim oldu. Şimdi şöyle yakın geçmişe bakın, Türkiye'nin büyükçe bir çukurun içine çekilmek ve o çukurun içinde siyasetin boğulmak istendiği görülür. O çukura düşmedik ama biraz hasarla kenarından dolandık. Mesela çözüm süreci bitirilebilirdi, bitirilmedi. Lakin bir güvensizlik de oluştu.

- Herkes barış istiyor ama şu ortamda kimin samimi olduğu belli değil. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Cumhuriyet tarihine baktığınız zaman milliyetçi muhafazakar partilerin daha çok büyümeci ekonomik politikalara yöneldiğini görürsünüz. Sosyal politikalara pek girmezler. İlk defa Ak Parti, bir siyasi proje olarak Çözüm Süreci'ni üstlendi. Bunun nasıl sıkıntı doğurabileceğinin ölçüsü Tayyip Erdoğan'ın "Ben bu işin içine siyasi hayatımı koyuyorum, gerekirse baldıran zehri içiyorum" demesidir. Normal bir iş olsa, tehlikesi, riski olmasa baldıran zehrini neden konuşasın. Erdoğan neye el attığının farkındaydı. Sadece o mu, Abdullah Öcalan da farkındaydı. Hatırlanırsa Öcalan "Bu meseleye kim el attıysa alaşağı edildi, öldürüldü" dedi. Baktınız zaman barışı getirmenin kolay bir iş olmadığını görürsünüz. Bunun için her adım atıldığında devlet çarkı içinde birtakım engellemeler nasıl yaşandıysa PKK içerisinde de direnç yaşandı. Öcalan barış istesin, ama Cemil Bayık ne demişti "Barışa o karar verebilir ama savaş bizim kararımız." Dolayısıyla engellene engellene, ayağa çelme takıla takıla belli bir noktaya geldik.

- Peki yine engellemeler mi var?
- Gelinen nokta Türkiye'de çatışmasızlık dediğimiz ama insanların ölmemesi dışında her türlü çatışmanın olduğu bir dönemdi. Adam kaçırmalar, şantiye basmalar, rehin almalar, tır yakmalar, sınırlarda vergi dairesi kurmalar, var oğlu var. Bunlara Türkiye bir noktaya kadar sabretti. Suruç'ta 32 gencimiz katledildi. Sonrasında bu gençlerin intikamını alma gerekçesiyle PKK, iki polisimizi öldürdü. Suruç'u yapan IŞİD, siz polisten intikam alıyorsunuz. Olacak iş mi? Bugüne kadar can kaybı olmuyor diye bazı şeyler görmezden geliniyordu. Ama bu, yapılanların bilinmediği anlamına gelmez. Devlet bazı şeylere olmamış muamelesi yaparsa devlet olma vasfını kaybeder.

- Şu an hem PKK hem IŞİD'le mücadele ediliyor. Bu ne kadar sürer?
- PKK'dan sonra Paralel Yapı ile mücadele devam ederken Türkiye üçüncü bir cephe açılmasın diye IŞİD'e karşı, mümkün olduğunca gürültü patırtı çıkarmadan tavır alıyordu. Ama geçen bayramda Ömerli'de adam bayram namazından sonra cihat çağrısı yapıyor. Bu ne pervasızlık! Gelip insanlarını öldürüyor. Şimdi Türkiye koalisyon kuvvetlerinin içinde daha aktif bir şekilde görev alıyor. İçerde de IŞİD'le bağlantılı kişiler toplanmaya başlandı. Yani mücadele her cephede devam edeceğe benziyor.

- Çözüm süreci yürütülürken kimi milliyetçi kesimler bunu kabullenemiyor. Milliyetçilerin bu meseleyi kabullenirken nerede durması gerekiyor?
- Biz bu milletin birliğini ve beraberliğini savunuyoruz. Millete dahil ettiğimiz önemli unsur da Kürtlerdir. 11 asır beraber yaşamışız. Bu birliği korumayı savunmak bana göre milliyetçiliktir. Bunu geriye iteklemek gayrı milli düşünmektir. Şimdi İngilizce 'Seni seviyorum' demeyi biliyoruz. Ama 11 asır birlikte yaşadığın bir halkın dilinde 'Seni seviyorum' nasıl söylenir bilmiyoruz. Ha bunda bir sorun yok diyene bir şey diyemem. Ama burada bir sorun var diyorsak, bu meseleyi oturup, sadece siyasi ve güvenlik boyutuyla değil, kültürel boyutuyla da konuşmamız lazım. Çünkü yıllarca yapılmış hatalar, ihtilal dönemlerinde yaşananlar, asimilasyonlar var. Adamın acısıyla, diliyle beraber değilsin. Bunları aşmamız gerek.