Hayatı renge boyayanların ev hali

Giriş Tarihi: 3.4.2016
Hayatı renge boyayanların ev hali

Atölye hallerini biliyoruz... Eserlerini, sergilerini kimimiz yakından, kimilerimiz de basından takip ediyoruz. Peki ya ev hallerini hiç merak ediyor musunuz? Tuvallere hayat veren sanatçıların evlerine konuk olduk. Kimi evini yapmak istiyor, kimi “Bayburt’a geri dönmek istiyorum” diyor. Evle işi karıştıranlar, eve hiç boya sokmayanlar, gündüz çalışanlar... İşte ressamların ev halleri...

Sanatçıların ev hayatları her merak uyandırır. Tuvallere hayat kazandıran, sınırsız hayal gücüne ve yeteneğe sahip bu kişilerin acaba evleri nasıldır? Binlerce insan her gün Barcelona'dan trenle yaklaşık 1,5 saat yol gidip Figueres'teki Dali'nin bir zamanlar yaşamış olduğu evi görmeye gidiyor. Ya da Paris'in hemen güney batısında yer alan Meudon'daki Rodin'in ye çevrilen evini... Elbette bunlar bugün müze olarak ziyaret edilen çok ekstrem örnekler. Yine de bu denli renklerle oynayan, her gün atölyelerinde harikalar yaratmak için çalışan insanların evleri nasıl merak etmeden duramıyor insan. Mutfakta da tuvalde olduğu kadar başarılılar mı, ev dekorasyonlarında zevkliler mi, kendi eserlerini asıyorlar mı? Ve işin bir de hobi kısmı var tabii... Ne yer, ne içerler... Bütün gün arı gibi çalışırlar mı yoksa atölyeden çıkınca sosyal kelebeğe mi dönüşürler... Bu hafta Devrim Erbil, Hüsamettin Koçak, Bubi, Kezban Arca Batıbeki, Ebru Uygun, Şeyda Cesur'u evlerinde ziyaret ettik. Hem ev ortamlarını görüntüledik hem de sanatçı kimlikleri dışında neler yaparlar ilk ağızdan dinledik...

Bubi

Tek başıma yaşasam evim çöp ev olurdu

Bubi'nin atölyesini 'çöp ev' olarak nitelendirsek yanlış olmaz. Zaten kendisi de hemfikir bizimle. Topladığı eşyalar, çöpler, her şey karman çorman. Bu düzensizliğin onu provoke ettiğini söylüyor sanatçı. Haliyle de insan evine girerken çekiniyor. Topağacı'ndaki daireden içeri adım atar atmaz çok farklı bir manzara karşılıyor bizi. Elbette bu düzende eşi Ayşe Hayon'un parmağı var. Evdeki her obje adeta geçmişte yolculuğa çıkarıyor insanı. "Büyük bir kısmını ailelerimizden arakladık" diye anlatıyor Bubi. İkisi de vejetaryen... Hal böyle olunca dışarda yemek yemek epey zor oluyormuş. Bu arada Ayşe Hayon'un sofraları, Bubi'nin sohbeti eş dost çevresinde de ünlü. "Yolu buradan geçenler mutlaka bu sofraya bir, uğrar" diyorlar.

- Evcimen misiniz?
- Evet bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Ailemle olmaktan çok mutluyum. Dış dünya ne kadar cazip olsa da beni kandıramıyor. Benim iç dünyam da dış dünyam da Ayşe.

- Karı-koca yemek pişiriyorsunuz, dışarda yemek yemekten hoşlanmıyorsunuz.
- Restorana gittiğimizde hep aynı şey yaşanıyor. "İçinde et suyu var mı?" "Yok ağabey." Bak bizim alerjimiz var, ansızın şişip ölürüm deyince de "Biraz var ağabey" diyor düşünebiliyor musunuz. Durum böyle olunca da genelde evde yemek yer olduk. Dahası bir davete gitmeden de mutlaka biraz atıştırırım. Arkadaşlarımızın davetlerine bile gitmeden, bir şeyler yerim. Ne olur ne olmaz. Kendimi garantiye alıyorum.

- İyi yemek yaptığınızı biliyorum.
- Evet yemek yemeyi de pişirmeyi de çok severim. Devamlı yemek yapma şekilleri uydururum. Aynen atölyemde uyguladığım farklı teknik arayışları gibi.

- Dolma falan da yapar mısınız ?
- Şeker potansiyeli taşıdığımdan pirinci attık mutfaktan. Onun yerine karnabaharı mikserden geçirip, ufak pirinç taneleri haline getiriyorum. Sonra baharatları, malzemeyi koyup yaprağa sarıyorum. Bu arada bol soğan kullanmayı unutmamak lazım. Bildiğin yaprak dolması oluyor. Biraz yalancı dolmayı, yani çiğden yapılan dolma tarifini andırıyor bu tarif.

- Evde en çok neden tartışma çıkar?
- Ayşe Hanım, mutfakta elinde sopası yatılı okul müdiresi gibi... Bir tabağı şuraya koyuyorum hemen gelip yıkıyor. Müthiş bir konsantrasyon düşüklüğüne neden oluyor bu aşırı titizlik... Örneğin, 'çöp ev' olarak nitelendirilen atölyemin görüntüsü beni hep provoke eder, tesadüfen yan yana gelmiş iki şeyin yarattığı çağrışımların bana yol göstermesi gibi yemek pişirmeyi çok sevebilirim. Bu karışımlardan denenmemiş tatları yan yana getirerek çok başarılı sonuçlar alınabileceğini düşünüyorum. Aldığım da olmuştur.

- Tek başına yaşasanız eviniz nasıl olurdu?
- Çöp ev olurdu. Bir şeyi atmaya da kıyamam. Objeler benimle konuşmaya başlar. Ayşe de öyle. Atıcı değil, toplayıcıyız biz. Ama daha çok olsun hırsından değil. Sırf duygusal, 'ya ağlarsa' diye. Rahmetli annem bu yolla yemek yedirirdi bana. Bu tip hikayelere çok inanırım. Tabakta yemek bırakmam, bırakanlara da kızarım.

- Evdeki eşyalardan biraz bahsetsek. Hepsinin anısı var o halde?
- Yüzde 80'i ailelerimizden arakladıklarımız. Büyük babam Sultan II. Abdülhamit ve Sultan Reşad'ın Dişçibaşı'ydı. Gördüğünüz bu eşyaların çoğu onun makam odasından. Bunlarla aile tarihini tekrar yaşıyorum ben.

- Eskiye olan bu merak nereden geliyor?
- 20 yaşında evlendik biz. Ayşe beni yoldan çıkartıp kaçırmıştı.

- Resim yaparak mı sürdürüyordunuz yaşamınızı?
- Hayır o yıllarda üniversitenin birinci sınıfındaydım. Çok iyi hatırlıyorum Ayşe'nin annesine "Limon satarım, kızınıza yine de bakarım" demiştim. Sonra limoncu yerine eskici oldum. Sırtımda çuvalla çok dolandım sokaklarda. Her zaman eskiye karşı bir düşkünlüğüm vardı. O yüzden eskicilikte hiç zorlanmadım. O yıllarda resim satarak para kazanmaya karşıydım. Sanki sadece resim satarak yaşamımı sürdürürsem ruhumu da satacaktım gibi çocukça bir kanım vardı. Genelde sanatla uğraştığımı, resimler heykeller yaptığımı da etrafa söylemezdim. O yıllarda sanatı bir devekuşu gibi başımı içine sokabileceğim ve içinde tek başıma yaşadığım bir liman olarak görüyordum. Bu liman bana aitti ve mahremdi de...

Ebru Uygun

Gereksiz objelere yer yok

Sanatçı Ebru Uygun'un hayatı iki yıl önce dünyaya gelen kızı Elif'le tamamen değişmiş. Eskiden spontane yaşayan Uygun'un artık saat saat görevleri var. Öyle ki çekim için buluşma vaktimizi de Elif'e göre ayarladık. Rumelihisarı'nda muhteşem Boğaz manzaralı bir evde oturuyor Uygun. Eşi de sektöre yabancı değil. Dirimart Galeri'nin sahibi Hazer Özil. Bir zamanlar dost sohbetleriyle dolup taşan evlerinde şimdi daha çok Elif'in sesi yükseliyor. "Annelik beni disipline etti" diye anlatıyor Uygun.

- Evinizde sizin eseriniz dışında başka sanatçıların işlerine de yer veriyorsunuz.
- Evet mutlaka salonda benim bir eserim oluyor. Ama bunu da sık sık değiştiriyorum. Eşimin mesleği gereği sevdiğimiz başka sanatçıların işlerini de asıyoruz. Ama onlar da değişkenlik gösteriyor. Bir süre seyrettikten sonra değiştirmeyi seviyoruz.

- Evde hiç boya, tuval gibi malzemeler yok. Bunun nedeni nedir?
- Atölyede çalışmayı tercih ediyorum. Kullandığımız malzemeler koktuğu için böylesinin daha sağlıklı olduğu fikrindeyim. Evde sadece projeyle ilgili notlar alırım ya da eşimle yeni projeler üzerine konuşurum. Ama evde resim yapmam.

- Çok yalın bir eviniz var?
- Evet netlik ve yalınlık ön planda. Teferruatı sevmiyorum. Lüzumsuz eşyaları koymuyorum. Fonksiyonellik benim için önemli. Bir de muhteşem bir manzara olduğu için onu kapayacak, gereksiz objelere yer vermek istemiyorum.

- Bir gününüz nasıl geçiyor?
- Hayatım Elif'ten önce ve sonra olarak ikiye ayrılıyor. Artık sabahları 07.30'da kalkıp kahvaltı yapıyoruz. Parkta oynadıktan sonra atölyeye gidiyorum ve 17.30'da çıkıp tekrar eve geliyorum. Eskiden dostlarla evde yemekler yerdik. Şimdi ise ev daha sakin. Ama sergi açılışlarına ve yemeklere gidiyoruz.

Devrim Erbil

Pijama ya da eşofmanla dolaşmam

Devrim Erbil hiç kuşkusuz gündüz çalışan sanatçılardan. Her yıl beşi yurtdışı olmak üzere yaklaşık 15 sergi açıyor. Sadece eser üretmekle de yetinmiyor, sık sık konferanslara katılıyor, hâlâ üniversitede aktif olarak çalışıyor. En büyük hayaliyse Rodin, Dali gibi yaşadığı evi müzeye çevirmek. Bunun için yıllardır gerekli zemini hazırlamak için çalışıyordu. Suadiye'de halen yaşadığı apartmanında beş daireyi satın alıp Devrim Erbil Müzesi'ni yaşarken hayata geçirecekti. Ancak hayali kentsel dönüşümle başka bahara kaldı. Suadiye'deki apartmandan içeri girer girmez Erbil'in desenleriyle boyanmış kapılar hemen dikkat çekiyor. Camlarda vitray çalışmaları, masaların altında Devrim Erbil halıları yayılı. Kütüphanesi tam bir arşiv odasını andırıyor. Yemekleri mutfak masasında bir-iki kişiyle birlikte yemeyi seviyor. Erbil'in a'dan z'ye kendi dekore ettiği evinde kahvelerimizi alıyor ve salonunda sohbete başlıyoruz:

- Yaşadığınız evi müze yapmaya nasıl karar verdiniz?
- Dünyada örnekleri var. İnsanlar ressamlar nerede yaşar, nerede oturur, nerede yemek yer merak ediyor. Ben de bu nedenle evimi müze yapmak istedim. Oturduğum apartmanda beş daire aldım. Komşular baktılar ben alıyorum, fiyatları üç misline çıkardılar. Üç daireyi alamadım ama beşi müze için yeter diye düşündüm. Ama kentsel dönüşüm projesi başlayınca 50 yıllık bu bina da ne de olsa kentsel dönüşüme gidecek diye çalışmaları durdurdum.

- Kalabalık bir ailesiniz. Dört çocuğununuz var. Kalabalık yaşamayı sever misiniz?
- Toplam üç evlilikten dört çocuğum var. Çok şükür 25 senedir evli değilim. Çok şükür diyorum dikkat edin. Eşlerim de ressamdı. Ressam ressamla evlenince daha iyi olur dedim. Ama biri sanattan uzaklaştı, diğeri hırs yaptı, dünya çapında olacağım diye kalkıp gitti. Annemle babam hemen karşı apartmanda yaşıyordu. Ben de bir evli, bir bekarım, bari onlara yakın olayım diye 40 sene evvel buraya taşındım.

- Neden müze kurmak sizin için bu kadar önemli?
- Resimlerimin geleceğini garanti altına almak istiyorum. Arkadaşlarımdan, diğer sanatçılardan gördüğüm kadarıyla sanatçı öldükten sonra her şey sorun oluyor. Eşler, çocuklar, üvey kardeşler, öz kardeşler arasında sorun çıkıyor. Ben de özel olarak seçtiğim eserleri bir yere koyayım, vakfın malı olsunlar ve insanlar gelip dilediği gibi onları görsün istiyorum.

- Ev hayatınızdan bahseder misiniz?
- Çat kapı gelen çok oluyor. Evde asla pijama ya da eşofmanla dolaşmam. Çok titizimdir. Sabah kalkar, duşumu alır ve mutfakta kahvaltımı ederim. Gece 03.30'a kadar çalışsam bile sabah erkenden kalkarım. Bu sabah Denizli'den yöresel eşyalar satan bir dükkana girdim. Örtüler, kül tablası, zeytinyağları adlım. Çin, Bombay, Slovakya, Hindistan... Gittiğim her yerden oranın kültürel ürünlerini alır valiz valiz taşırım.

Hüsamettin Koçan

Mekanım dağınık olabilir ama kirli asla!

Hüsamettin Koçan ve eşi Oya Hanım 1982 yılından beri birlikte dekore ettikleri Dragos'taki müstakil evde yaşıyorlar. Ama Koçan için artık burayı 'ev' olarak tanımlamak biraz güç. Varsa yoksa kurucusu olduğu ve doğup büyüdüğü köyü, uluslararası bir kültür sanat merkez haline getirdiği Baksı Müzesi'ni düşünüyor. Güneşli havadan faydalanıp bahçede sohbet ederken "Şimdi oraları ne güzeldir" diye iç geçirmeden edemiyor. 2010 yılında 10 yıllık zorlu bir serüvenin ardından kurdu müzeyi. 30 dönümlük arazi üzerine kurulu müze, köyden şehre göçün engellenmesini sağladığı gibi uluslararası sanatseverlerin de Çoruh Vadisi'ne bakan bu sıra dışı müzeye gelmesini sağladı. Neredeyse İstanbul'daki neredeyse tüm koleksiyonunu müzeye yolladığını söyleyen Koçan "Artık tam zamanlı Baksı'da yaşamak istiyorum" diyor.

- Sizin için 'ev' neresi?
- Baksı... Orası bambaşka bir yer. Yalın, tertemiz... Çoruh Vadisi'ni ve nehrini görüyor. Bir de Soğanlı Dağları... Sadece yatak odasında perde var. Gün doğuşunu izlemek için sabahları erkenden kalkıyoruz.

- Sizin evde iş dağılımı nasıl?
- İş bölümü var. Mesela bahçe işlerini, kaba işleri, güç gerektiren işleri ben yaparım. Ama lezzet konusu eşime emanet. Onun lezzet duygusu daha gelişkin. Bir gün o, bir gün ben yemek yaparsam kötü besleniriz. Herkesin yeteneklerine göre katkısı olmalı.

- Hocam sizin dağınık olduğunuz söylenir.
- Dağınıklığım biraz meşhurdur... Eşyaları aldığım yere koymam. Ama kendi içinde düzenim vardır. Biz sekiz kardeştik. Rahmetli annemin yedi oğlu vardı ve hiç birimize ev işi yaptırmadı. Feodal kültür... Erkek çocuk ev işiyle uğraşmaz mantığı. Ama annem hepimize yetişir, bakardı. Akşam ayaklarımızı yıkar öyle yatağa sokardı. Tabii bende de bir üslup oluştu. Dağınık olduğum bir üslup. Kirli olamaz ama, her şey tertemiz olacak. Ama yerinde mi işte onu bilmiyorum.

- Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?
- Son yıllarda çok zamanım kalmadı. Müzenin yaşaması için uğraşıyoruz. Baksı ile hayatımıza çok fazla çözülmesi gereken sorun girdi. Bunun yanında resim, heykel yapmadan kendimi rahat hissetmiyorum. Konferanslar ve akademik faaliyetler de var. Akşam özel davet yoksa kendimi eve atmak için can atıyorum. Evi artık bir dinlenme mekanı olarak kullanıyorum. Beni yarına hazırlıyor.

- Misafir ağırlamayı sever misiniz?
- Çok severiz. Baksı'da bazen günde 50 kişi geldiği oluyor. Ben mangalın başına geçiyorum ama kösele oluyor. Çok konuştuğum için etleri kurutuyorum. Ama Oya bu konuda beni teşvik ediyor. Etleri benim pişirmemi istiyor.

Kezban Arca Batıkbeki

Narsist biri değilim, en fazla bir eserimi asarım

Kezban Arca Batıbeki ve eşi Koray Arca İstanbul'da günbatımının en güzel semt olduğu Salacak'ta yaşamayı tercih etmiş. Muhteşem manzaraya karşı insan saatlerce dalıp gidebilir. Evi de, Kezban Arca'nın eserleri gibi çok renkli. Neredeyse her yerden bir obje çıkıyor. Hepsinin kendi içinde bir düzeni var elbette. En çok bilgisayar başında vakit geçirdiğini söyleyen sanatçı Kelimelik oynamayı ve gün içinde bol bol su içmeyi ihmal etmiyor.

- Eve iş getirir misiniz?
- Bireysel ve yalnızlık gerektiren bir mesleğim olduğundan evde de çalışıyorum. Özellikle fotoğrafla ilgili tüm çalışmalarımı evde yaptığım için tüm ekipmanlar da orada zaten.

- Zamanınızın çoğu evde mi geçiyor?
- Eğer bir fotoğraf üzerinde çalışmıyorsam, gündüz evde çok fazla vakit geçirmiyorum. Uyumayı hiç sevmediğimden gecelerimi değerlendirmek hoşuma gidiyor, o nedenle, genelde fotoğraf işlerimle gece uğraşırım ama eğer bitmesi için heyecanlandığım bir aşamadaysam o gün evde kalıp, bitirmeye çalışırım.

- Bir gününüzü anlatmanızı istesem.
- Genelde sabah 09.30 gibi kalkarım ve yetişmem gereken bir yer yoksa 12.00 civarına kadar tembellik ederim. O saate kadar maillerimi yanıtlar, arkadaşlarımla Kelimelik oynar, aynı anda da kahvaltı edip polisiye dizi izlerim. Bir yandan da evi dolaşıp, yardımcımın toz alırken yamulttuğu objeleri düzeltirim. İşimin en önemli bölümü düşünme, oluşturma safhası olduğundan tüm bunları yaparken sürekli düşünürüm.

- Çok eğlenceli bir eviniz var.
- Evet, yalnız vakit geçirmekten de çok hoşlanırım. Ev dekorasyonu denen şeyin, insanın birlikte yaşamaktan, görmekten hoşlandığı eşya ve objelerle bir arada olması demek olduğu fikrinden hareketle oluşması gerektiğini düşünüyorum. Benim evim de atölyem de öyledir. Ne tarafa bakarsam bakayım, sevdiğim objeler ve resimlerle doludur.

- Evinizde hiç kendi eseriniz yok.
- Zaman zaman tek bir resmimi astığım olmuştur ama şu anda hiç yok, bunun için atölyem var, narsist biri değilim. Duvarlarımızda severek aldığımız sanatçıların işleri asılı. Sami Yetik, Avni Arbaş, Mehmet Güleryüz, Kemal Önsoy, Carlos Aires, Neşe Erdok, gibi sanatçıların yanı sıra; Peter Rifkin, Gökçen Cabadan, Bahar Oganer gibi genç sanatçıların resimleri, Wolker Marz, Eugenio Merino gibi sanatçıların heykelleri, Ahmet Elhan, Şahin Kaygun'un fotoğrafları ve birçok irili ufaklı sanat eseri, obje ve efemeralarla dolu bir evimiz var.

Şeyda Cesur

Sıcak bir fikirhane burası

Şeyda Cesur, Levazım'daki dubleks evini hem ev hem atölye olarak kullanıyor. Kapıdan içeri girdiğimizde bizi köpeği Balin pembe elbisesiyle karşılaşıyor. Evde çok sayıda obje var ama bir o kadar da düzenli. Hem Balin'e giydirdiği kıyafetler hem de kendi kıyafet odası ne kadar modaya düşkün olduğunun sinyallerini veriyor. Alt kattaki salonu atölye olarak dekore etmiş. Duvarda büyük ebatlı eserleri asılı. Kamyon lastiklerinden bir orta sehpası yapmış. Salondaki masanın üstünde boyalar göze çarpıyor.

- Evinizi anlatmanızı istesem...
- Benim yaşadığım yer hem ev hem atölye... Yıllardır böyle yaşıyorum. Bir sanatçı, biraz tuhaf görünse de sanatıyla evli doğuyor aslında. Sonradan gelen bir şey de, ne olursa olsun, ne biçim olursa olsun, bize bunu yaratacak ortamı hazırlıyor.

- Bir gününüz nasıl geçiyor?
- Sabah kalkar kalkmaz kendimi terasa atar karşımdaki peyzaja bakarım. Günümün planı o anda başlar. Atölyede çok zaman geçiririm, günlerce dışarıya çıkmadığım olur. Dinginliğe çok önem veririm. Aynı şekilde dostlarıma da... Yaşama dair beni iyi hissettirecek her şeyi evimde kurgulamayı başardığımı düşünüyorum. Sıcak, dingin bir fikirhane benim mekanım...

- Kanguru botları, koşu bandı... Spora da önem veriyor, evde spor yapıyorsunuz anlaşılan.
- Terastaki yürüyüş bandı benim kurtarıcım oldu. Müzik dinlemeyi çok sevdiğim için, bir iPod ve yürüyüş bandı, açık hava da yürüyüş işimi görür. Müzik seçimimi hava belirler. Güne müzikle başlar müzikle bitiririm.

- Evde dostlarınızla vakit geçirir misiniz?
- Film izlemeyi çok severim. İyi bir film koleksiyonum olduğunu düşünüyorum. Vizyondaki filmleri ve festival filmlerini kaçırmamaya özen gösteririm. Özellikle biyografi çok severim. Arkadaşlarım ile evde film izlemek büyük keyiftir benim için.

- Oldukça büyük ve iyi bir kütüphaneniz var.
- Bir çırpıda bitirdiğim kitaplar oluyor. Bazen tekrar okuduğum kitaplarda bir süre sonra aradığım ayrıntıyı bulabiliyorum. Auguste Renoir, hani kadınları gül, gülleri kadın gibi işleyen ressam, demiş ki: "Ressam gözden göze konuşur, müzisyen kulaktan kulağa, ozan duygudan duyguya, yazar akıldan akıla..." Edebiyat yalnızlığın en büyük arkadaşıdır. Olduğumuz yerden çok uzaklara götürebilir, sessiz konuşan dostunuzdur. Ben şiir de çok severim. Bedri Rahmi dizeleri, Özdemir Asaf satırları...
ARKADAŞINA GÖNDER
Hayatı renge boyayanların ev hali
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz