Gözlerimdeki yaşlar kan ağlar

Giriş Tarihi: 17.4.2016
Gözlerimdeki yaşlar kan ağlar

Onlar Şam’da yaşayan iki şairdi. Esad rejiminin baskısına boyun eğmeyip, kâh şiirleriyle kâh farklı kimlikleriyle mücadele ettiler. Savaş başlayınca ikisi de Türkiye’ye geldi. Bir Arap kitabevinde yolları kesişti. İşte mülteci şairler Rajab Tabbab ile Mahmoud Eltawil’in hüzünlü hikayesi

iç savaşı, milyonlarca insanın hayatını altüst etti, etmeye de devam ediyor. O milyonlarca insandan sadece ikisi Rajab Tabbab ile Mahmoud Eltawil. Ammar 32 yaşında, Mahmoud ise 29. Yaşadıkları, gördükleri, tanık oldukları gözlerine sinmiş ikisinin de. Donuk bakıyorlar, göz göze gelmemeye özen gösteriyorlar. Biri hukukçu diğeri gazeteci olsa da ikisinin de ortak noktaları şair olmaları. Ama yaşananlardan sonra şairlik unvanlarının başına bir de mülteci eklenmiş durumda. Ammar "Kusura bakmayın Türkçe öğrenmediğim için. Ama dilinizi öğrenmeme sebebim bir gün ülkeme dönme umudumdu" diyerek giriyor söze. Böyle içten bir özür karşısında konuşmakta zorlanıyor insan. Çayından bir yudum alıyor. Mahmoud soğuk havayı "Bir gün Türkçe öğrenirsek uzun uzun konuşuruz" diyerek dağıtıyor. Uzun uzun anlatsalar yaşadıklarını, belki içleri biraz soğuyacak. Ama onlar da farkında; yaşadıkları, gördükleri acı bütün ömürlerinde iz bırakacak.

KORKU VE KAYGI VARDI
İkisi de Şam doğumlu. Savaş öncesi Şam'da yaşıyorlarmış. Ammar hukukçu, Mahmoud ise gazetecilik yapıyormuş. Ortak noktaları şiir olsa da birbirlerini tanımıyorlarmış. "Nasıldı savaş öncesi hayatlarınız?" deyince Ammar başlıyor anlatmaya: "Aslında her şeyin normal olduğu düşünülen zamanlarda da 'de hiçbir şey normal değildi. 2011'den önce belki savaş yoktu ama müthiş bir korku ve kaygı vardı. Şam'da rejimin kontrolü altındaki bir bölgede oturuyordum. Ama orada korku hükümdarlığı vardı. Gençler gözaltına alınıyor sonra kayboluyordu. Öğreniyorduk ki öldürülmüşler. Bu korku hükümdarlığı karşısında insanlar özgürlük için ayaklandılar. Ben de barışçıl gösteriler ilk başladığında hem hukukçu hem de şair kimliğimle gösterilere katıldım. Tabii bu rejimin hiç hoşuna gitmedi. Sonrasını biliyorsunuz." Mahmoud'un hikayesi ise daha farklı. O Şam'da ayaklanmanın başladığı mahallerden birinde oturuyormuş. "Şam'da şiir akşamları düzenleniyordu, ben de aktif olarak bu etkinliklere katılıyordum" diyor ve sonra gülerek ekliyor: "2009'da rejim şiir okumamı ve yazmamı yasakladı." "Neden?" diyorum, anlatıyor: "Çünkü şiirlerim tehlikeli bulundu. Şiirlerimde sokaklarda öfkeli insanların çoğaldığını anlatıyordum. Ama sadece ben yasaklı değildim. Rejim korku duyduğu her türlü sesi, etkinliği yasaklıyordu. Sonra da ayaklanmalar başladı." Ammar, barışçıl gösteriler başlayınca hukukçu olduğu için insanlara yardım etmeye başlamış. Sonra rejimin kontrol edemediği Şam kırsalına geçmiş. Yerel meclislerde hukuk danışmanı olmuş. "Tüm bunların sonucunda rejim beni mimlemişti" diyor ve devam ediyor: "Aldığım duyumlar iyi değildi. Ülkemden çıkmam gerekti. 2013'te de Türkiye'ye geldim." Mahmoud'un İstanbul'a gelişi ise daha zorlu olmuş: "Ayaklanma başlayınca iki kere tutuklandım. İkisinde de birtakım tanışlar sayesinde serbest bırakıldım. Ama son tutuklanmamda çıkamadım. Hücre hapsine çarptırıldım. Esir değişimi ile serbest kaldım. Lübnan Hizbullah'ı bizim mahalleyi işgal etti. Lübnan'a kaçtım. Sonra yakalandım ve Hizbullah tarafından gözaltına alındım. Kaçarken vuruldum. Zor da olsa Lübnan üzerinden Türkiye'ye geldim."

İSTANBUL'DA YOLLARI KESİŞTİ
İki şairin yolu Şam'da kesişmese de İstanbul'da kesişiyor. Fatih'te Arap kitabevi Pages'te buluşuyorlar. Mahmoud "Ben evlerde büyük kütüphane olur fikriyle büyüdüm. Evimde de iyi bir kütüphanem vardı. Ama evimi terk ederken yanıma hiç kitap alamamıştım. İstanbul'da Fatih'te Arap kitapçısı Pages Kitabevi'nin açıldığı duyunca çok sevindim. 'Hemen oraya gitmeliyim' dedim. Çünkü kitapları çok özlemiştim" diyerek yolunun nasıl kitabevine düştüğünü anlatıyor. Ammar ise "Açıkçası hayatım boyunca yabancı bir dilin konuşulduğu bir ülkeye gideceğim ve orada yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Ama savaş bana bunu zorunlu kıldı. Türkiye'ye gelince dil konusunda zorluk çektim. Ama sonra anladım ki, acının, ıstırabın dili bir. Türk toplumu acının dilini anlayabiliyor. Kısa zaman önce kültür çevrelerinden insanlarla tanışmaya başladım. Suriye'deyken konuşacağımı hiç düşünmediğim farklı insanlarla bir araya gelir oldum. Bu yolun sonunda da Pages'e ulaştım" diyor. Fatih'teki Pages Kitapevi Suriyelilerin buluşma noktası denilebilir. Suriyeli şairler, müzisyenler, düşün insanları burada toplanıyor. Bir araya gelip birbirlerine dayıyorlar sırtlarını. Ama küfelerinde çok acı var.

TESELLİSİ YOK BU ACILARIN
Ammar "İnsanların yaşayabileceği her türlü acıya tanıklık ettim. Kucağımda birçok arkadaşım öldü, kuzenlerim hapishanede öldürüldüler. Ama işte bu acılar, bu tanıklıklar da şiirlerime yansıyor" diyor. Mahmoud ise "Umut ya da umutsuzluk bizim yaşadığımız acıların yanında soyut kavramlar olarak kalıyor" diyerek tanık olduklarının ağırlığını anlatmaya çalışıyor. Ama her zaman güçlü durmaya çalıştığını söylüyor. "Öyle anlar vardır ki hayatta, şiirlere ilham verir. Ben böyle bir anı tek kişilik hücreye atıldığımda yaşadım. 65 gün bu hücrede kaldım. Ama tek bir kişi olarak bütün rejimin her türlü kurumuna, elindeki kuvvetlere karşı kendimi güçlü hissediyordum. Şiirlerimi de bu güç etkiledi diyebilirim" diyor. Ammar ve Mahmoud geçen günlerde şiirlerini İstanbul'da insanlara okudular. Üsküdar Belediyesi'nin düzenlediği 2. Uluslararası Şiir Festivali'nin konukları arasındaydılar. Mülteci şairlerin şiirlerine, söyledikleri gibi acılar da siniyordu. Ammar'ın "Gözlerimdeki yaşlar kan ağlar/Tesselli edilemez hiçbir şeyle bu acılar" dizesi de bunun kanıtı. İki şair de ülkelerine dönecekleri günü sabırsızlıkla bekliyor. Bunun için "Bizim pusulamız her zaman Suriye'yi gösteriyor" diyorlar. Ama bir kaygıları da var. Biliyorlar ki, döndüklerinde bulacakları Suriye bıraktıkları Suriye olmayacak. Bunun hüznü ve acısı, belli etmiyorlar ama içlerini dağlıyor! Bunun için Ammar "Gittiğimizde inşallah kendi Suriyemizi buluruz" diyor.

Ammar Rajab Tabbab
Terk etmenin sessizliği

Uzaklık parçalar yelkenlerimi ve dümenimi Biliyorsun yitip giden büker her güçlü eli

Dalgalar azameti kalplerin gürültüsünü alır Kalbim aciz bir halde halatlara bağlı kalır

Fırtına kaybolan geminin etrafında havlar Yolculuğu himaye edecek gayrı kim var?

Dişleri bir bir ortaya çıkar canavarların Sırtlanlar şarabını içer kanımın

Hepsi bedenimin bir tarafını parçalar Damarlarımın ve kolumun derisi için

Ben göğüs kafesinde çığlıklar kopan Müslümanım Mertlikle parçalanır bütün feryadım

Neden böyle bir ölüm, tokadıyla parçalasın Yüzümün çizgilerini ve de sakat bıraksın?

Neden ötsün baykuşlar çatımızda Ağıtlar yakarak, ağlarcasına?

Irzımı hayat kadınları pazarında dolaştırdılar Deyyusların tavrı değilse de bendeki tavırları

Gözlerimdeki yaşlar kan ağlar Teselli edilemez hiçbir şeyle bu acılar


Mahmoud Eltawil
Sen hariç... Herkes kendine benzer

Zindanlarda hiçbir şey hatırlanmaz
Zaman kendine benzer Işık kendine
Kapı, gardiyan, duvarlar ve fareler
Sevinç ve hüzünler Sen hariç...
Herkes kendine benzer

Sadece sen onlara dünyayı geri verirsin
Dünyayı harf oyunları gibi düzenlersin
İstersen güneş gibi ışıldar Kara geceye yıldızını geri verirsin S
en olursun dünyaya hakikat
Fikirlerinin mecazları olur
Kainat Sen hariç...
Herkes kendine benzer

Mekanı yeniden düzene sokar
Başını yaslarsın bahçenin gölgesine
Sağından hızlı bir nehir geçer
Kuşlar şarkı söyler havada kapışır şiirler
Sen hariç...
Herkes kendine benzer

İstersen bütün sevgililerin hayallerini çağırırsın
Eski kasidelerini serpersin aralarına
Simgelere, bulmacalara girmekle yorulmadan
Kalp sevgilisine gizlice serenatlar yapar
Sen hariç...
Herkes kendine benzer

Abluka da ablukacı da, abluka altında olan da sensin
Bir yabancı ses gelir birden, en
Güney'den: Allah'ım, benim bütün vatanımdan daha geniş bu zindan
Allah'ım, galip çıkılsa ne olurdu
Kerbela'dan?
Sen hariç...
Herkes kendine benzer

Batı, insanımı ucuz bir mal gibi görüyor
Suriye krizi ve savaşıyla ilgili Ammar öfkeli. Öfkesini de saklamıyor: "Uluslararası hukuk alanında master yaptım. Ben zannederdim ki uluslararası hukuk her şeyi çözebilir. Ama gördüm ki güç hukuktan her zaman önemliymiş. Uluslararası hukuku da bu güç şekillendiriyormuş. Batı'nın Suriye'ye yaklaşımı şu şekilde: Kendi evinde sorun istemeyen ama başkasının evindeki sorunlara karışan, hatta sorun çıkaran birinin davranışına benziyor. Onlar en başından beri krizi çözmeye çalışmadı, krizi yönetmeye çalıştı. Denizlerde benim insanlarım ölüyor. Ama Batı benim insanlarımı ucuz bir mal gibi görüyor. Şunu anlamıyorlar. İnsanlar Batı'ya sevdikleri, hayran oldukları için değil sadece yaşayabileceklerini düşündükleri için gitmeye çalışıyor. Hayata ulaşmaya çalışıyorlar."

Bir adam için bir halk ölüme mahkum edildi
Mahmoud Suriye İç Savaşı'yla ilgili olarak uluslararası toplumun yanlış karar verdiğini düşünüyor: "İnsanlık tarihinde pek çok medeniyet, kriz yaşadı. Bu krizlerden ancak cesurca kararlar sayesinde çıkıldı. Suriye krizinde uluslararası toplumun önünde iki seçenek vardı. Ya koskoca bir halk ölüme terk edilecekti ya da bir kişi ülkeden çıkacak ve sorun çözülecekti. Uluslararası toplum en kötü seçeneği seçti, bir adam uğruna, yani Esad için bir halkı ölüme mahkum etti. Ölüme mahkum edilmiş halkın da deniz yoluyla hayata ulaşmak için kaçmaktan başka çaresi kalmadı.
ARKADAŞINA GÖNDER
Gözlerimdeki yaşlar kan ağlar
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz