X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Süleymaniye Camii’ne baktım ve Mimar Sinan’ı sinemaya tercüme ettim
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

’ne baktım ve Mimar Sinan’ı ya tercüme ettim

  • Giriş Tarihi: 23.10.2016
Süleymaniye Camii’ne baktım ve Mimar Sinan’ı sinemaya tercüme ettim
Süleymaniye Camii’ne baktım ve Mimar Sinan’ı sinemaya tercüme ettim

Bir cami bir cıya nasıl ilham verebilir? Hele hele o cami Mimar Sinan’ın eseri ise. Usta yönetmen Derviş Zaim son filmi Rüya’da bunu yaptı. Zaim “Süleymaniye’de bana esin kaynağı olacak ne var ya da Süleymaniye’yi sinemaya, sinemanın anlatı yapısına nasıl tercüme edebilirim diye soruyorum. Rüya’nın esas önemi bu” diyor

mızın usta yönetmenlerinden biri Derviş Zaim. İlk filmi Tabutta Rövaşata ile 90'larda diplere vuran sinemamıza taze bir soluk getirmişti. Sonra sinema anlayışları, hassasiyetleri farklı olsa da bir grup yönetmenle birlikte sinemamıza yeni açılımlar getirdiler. Bu açılımlar sonraki kuşaktan yönetmenlerin elini güçlendirdi ve sinemamız bugünlere gelebildi. Derviş Zaim yıllardan beri geleneğe sırtını dayayıp, oradan sinemamıza yeni anlatılar kazandırmaya çalışan nevi şahsına münhasır bir yönetmen olarak sinema macerasına devam ediyor. Hat, ebru, gölge oyunu, minyatür gibi pek çok geleneksel sanatı filmlerinde işleyen ve işlemekle kalmayıp bu sanatların prensiplerini sinemaya tercüme etmeye çalışan Zaim'in son filmi Rüya'nın odağında mimari var. Geçen cuma vizyona giren ve 53. Uluslararası Antalya Film Festivali'nde de Ulusal Yarışma'da yer alan Rüya, farklı bir mimari anlayışla cami yapmaya çalışan bir mimarın yaşadıkları üzerinden bir taraftan günümüzdeki mimari tartışmaları gündeme getiriyor, diğer yandan da Yedi Uyuyanlar menkıbesinin 'nin mimari özelliklerini sinema anlatısına katarak gelenekle önemli bir bağ kurup yaratıcı bir bakış sunuyor. Turkuvaz Medya Grubu'nun ana medya sponsoru olduğu Antalya Film Festivali'nde ödülün favorileri arasında bulunan Rüya'nın hem festivalde yarışmasını hem de gösterime girmesini vesile ettik ve Derviş Zaim ile Antalya'da buluştuk. Usta yönetmen bize hem Rüya'nın macerasını, hem güncel mimari tartışmalara yaklaşımını anlattı. Ama daha önemlisi sanat üretimine dair derinlikli görüşlerini paylaştı. Söyledikleri ve tespitleri iddialı şeyler. Türk sinemasının bir nihilizm batağına saplandığını söylüyordu uzun dır. Bu sefer nedenlerini de anlattı ve nasıl buradan çıkmamız gerektiğini de naçizane söyledi.

- Doğa-insan ilişkisi üzerine Devir ve Balık'tan sonra tekrar gelenekten beslendiğiniz damara döndünüz.
- Aslında tam dönmüş sayılmam. Rüya filmi, biz insan olarak bu çağda şehirler megapol haline gelirken yerleşim birimleri bağlamında doğa ile nasıl daha anlamlı ilişkiler kurabiliriz sorusunu soruyor. Yani doğa insan ilişkisi üzerine çektiğim filmler de dahil edilebilir. Ama evet gelenekten beslenerek sinema dilini zenginleştirmeye çalıştığım filmlerime de eklemlenebiliyor. Yani uzun zamandır uğraştığım iki ayrı damarın birleştiği noktada duruyor Rüya.

- Mimari üzerine bir film çekmenizi bekliyorduk. Aklınızda vardı...
- Gelenekten beslenip hat (Nokta), minyatür (Cenneti Beklerken), gölge oyunu (Gölgeler ve Suretler) üzerine film çekmiş biri olarak mimari üzerine film yapmamak, çektiğim şutun direkten dönmesi anlamına gelecekti. Çünkü Osmanlı sanatının merkezinde mimari vardır.

- Ama film tam da mimarinin çok tartışıldığı bir dönemde geldi.
- Bizde mimari her dönem tartışıldı. Şimdi de tartışılıyor. Tartışılacak da. Dünya da tartışıyor. Fakat bizim farkında olmadığımız bir şey var.

- Nedir?
- Gerek mimari gerek doğa-insan ilişkisi meselelerinde buradan bir cevap da çıkarılmaya çalışılıyor. Daha genel olarak söylersem post kapitalist çağın gereksimleriyle, insan olma durumunun yarattığı stres nasıl uzlaşır diye soru soran, dünyanın aklı başında birçok insanının büyüteçle baktığı noktalardan biriyiz.

- Niye bize mercek tutuyorlar?
- Çünkü çok dinamiğiz. Ayrıca güçlü bir gelenekten gelen insanların, çok hızlı gelişen bir toplum olarak günümüzü nasıl yaşadıkları merak ediliyor. Geleneği içselleştirip içselleştirmediğimiz, gelenekten gelen malzemeyi nasıl kullandığımıza bakılıyor. Ben de sinemamda ve Rüya filminde geleneğin bize verdiği malzemeleri kullanıp bunu sinemaya tercümeye etmeye çalışıyorum. Daha önce Türk sinemasında bu konularda laf söyleyen oldu mu? Pek olmadı...

- Neden laf edilmiyor? Siz Türk sineması nihilizm batağına saplanıp kaldı diyorsunuz ya, o bataktan çıkılamadığı için olabilir mi?
- Kimsenin hakkını yemek istemem. Bu çağda otoriter olarak sinemayı bu şekilde yapacaksınız, bu şekilde fikir yürüteceksiniz de diyemezsiniz. Çağ dışı bir yaklaşım olur. Bu netice de sanat işidir. Ben naçizane gelenekten beslenerek ortaya koyulacak sanatın, bizi zenginleştirecek bir kulvar olduğunu düşünüyorum. Bu tür fikir yürütmelerin, bakış açılarının, film çekme pratiklerinin yaygınlaşamama nedenleri arasında birçok sebep olabilir. Ama önemli gördüğüm bir nedense Türk sinemasının yaşadığı kafa karışıklığıdır. Neyin sahih, neyin gerçek, neyin değerli olduğuna dair ortalık toz duman. Büyük bir kafa karışıklığı var. Bu karışıklığın bizi sağlıklı sonuçlara götürme ihtimali var. Ama garanti değil.

- Nasıl?
- Tarihte bazı toplumlar, bazı tarihlerde çok büyük toz duman içerisinden çıkıp bir damar yakalayıp o damardan giderler. Ancak kafa karışıklığı her zaman geleceğin parlak olacağı anlamına gelmeyebilir. Bu kadar büyük toplumsal savrulmalardan sonra bazı toplumların sanatları içe büzülür, sanat namına pek az şey kalır ya da başka bir şey olur. O da ne biliyor musunuz? Minimalizm. Toplumsal savrulmalar çok büyük olunca sanatın metafiziği çöküyor. Böyle olunca sanat da çöküyor, uzunca bir süre eskiye göre ortalık çoraklaşıyor. Ya da minimal düzeyde ilerliyor.

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ
- Bizdeki minimal düzeyde mi gidiyor?
- Bizim sinemamızdaki durum şu: Şu ya da bu şekilde günden güne kendini devam ettiren bir ana akım sinemamız var. Bunun dışında kalan sanat sinemasında da birkaç damar bulunuyor. Yeni gerçekçi damar ve minimalist damar. Bir de şöyle bir durum var. Batılı dağıtıcıların, festivallerin, seçicilerin birtakım ön kabullerinin bizde yarattığı yazılmamış kurallar var. Bunların bizim sanat sinemamızın yürüyeceği patikaları belirlediğini görüyorum. İleride bunun izlerini çok daha net göreceğiz.

- Nedir bu kurallar?
- Kültürel oryantalizm, politik oryantalizm, biçimsel oryantalizm. İşte size Türk sanat sinemasının bermuda şeytan üçgeni.

- Sizin itirazınız tam olarak bu üçgenle ilgili mi?
- Minimalist anlatıya bir itirazım yok. Benim itirazım sinemamızda bunun tek geçerli anlatı tarzı olarak kabul ediliyor olmasına. Çünkü burada işin içerisine bir politika giriyor. Sana dayatılan senin de fark etmediğin bir politika bu. Senin içsel olarak kendi kendine oryantalist tavrı benimsediğin için bundan rahatsızlık duyuyorum. Ben, sinemada çoğul, yan yana duran, birbiriyle dirsek teması olan farklı kulvarların olmasını önemsiyorum. Çünkü böyle olursa daha farklı denemelere açık bir sinema olursunuz. Benim söylediğim, bakın gelenekten yararlanarak ortaya yürünebilecek bir patika çıkarabiliriz. Çünkü bu potansiyel var. Bu potansiyeli gösteren üç beş film çekebilmişsem ne mutlu bana.

İslam sanat geleneği tek bir doğruyu dayatmıyor
- Filmde de ele alınıyor, neden sürekli Mimar Sinan camilerinin replikalarını yapmaya çalışıyoruz?

- Çünkü Mimar Sinan, oturmuş kanonik bir yapı ortaya çıkarmış. O yapıların da bize bir biçim bahşettiğini söylemek mümkün. Ha bu biçim güzel mi, gerçekten çok güzel. Süleymaniye, Selimiye olağanüstüdür. Gerçi ben Süleymaniyeciyimdir. Filmde de tartışılıyor zaten bu konu. İslam sanat geleneği, sadece tek bir doğru yol mu dayatıyor? Hayır dayatmıyor. Çoklu yollar mümkün olabilir. Yapmamız gereken tarihin bize verdiği örüntülerin devamlılığı içerisinde bunların nasıl biçimler alabileceğini keşfetmeye çalışmaktır. Bu birlikte yaşa ve yaşat çoğunluğu bizim zenginliğimiz olmalıdır.

Eşine ender rastlanacak bir yapı ortaya çıkmak üzere
- Mimari üzerine film çekerken Süleymaniye Camii size nasıl bir esin kaynağı oldu? Filmde referans veriliyor çünkü?

- Ben Mimar Sinan'ın Süleymaniye Camii'ne bakıyorum. Süleymaniye'de bana esin kaynağı olacak ne var ya da Süleymaniye'yi sinemaya, sinemanın anlatı yapısına nasıl tercüme edebilirim diye soruyorum. Rüya'nın esas önemi bu. Osmanlı yapısına baktığım zaman ritmin değişerek devam etmesi, devam ederek değişmesini görüyorum. Sinan'ın yapısına bakınca tekrar ve varyasyon gibi iki temel kavram ortaya çıktı. Bunları sinemada kullanmaya çalıştım. Özet olarak Sinan'a baktım sinemaya tercüme ettim.

- Peki ama filmi Sancaklar Camii'ni görünce çekmeye karar vermişsiniz. O camiyi görünce ne oldu?
- Sancaklar Camii, Osmanlı mimarisi bağlamında hem geleneğini devam ettiriyor, hem de devam ettirmiyor. Direkt bir Sinan camii damarından gelmiyor, daha farklı bir yaklaşım söz konusu. Caminin inşasını görünce kendime şunu dedim: Bu ülkede eşine pek de ender rastlanacak bir yapı ortaya çıkmak üzere. Bu yapı bana gelenek, gelenekle gelen yapıların günümüzde nasıl yaşamasına dair soru sormak için imkan verebilir mi?

Bizde felsefe sinemayla yapılmak durumunda
- Filmde değişerek devam etmek, devam ederek değişmek fikri işleniyor. Nedir bunun kökeni?

- Bu sözler Yahya Kemal'den esinlendiğim imtidat fikridir. Bu fikri Ahmet Hamdi Tanpınar 'değişerek devam etmek, devam ederek değişmek' şeklinde açımlamıştır. Ben de Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar geleneğinden gelen imtidat kavramını filme aktarmaya çalıştım. Biz Türk toplumu olarak değişerek nasıl devam edeceğiz ya da devam ederek nasıl değişeceğiz? Bunun ayakları yere basan cevaplarının bulunması gerek. Sadece post-modernist bir çağda yaşıyoruz her şey mübah denilebilir. Tamam bunun çekici bir yanı vardır, doğruya tekabül ettiği anlar da olabilir. Ama insan arada sırada omurgaya da ihtiyaç duyuyor. İşte değişerek devam etmek, devam ederek değişmek bazı ipuçları bağışlama ihtimali olan bir fikir yürütmedir. Türkiye'de felsefe sinemayla yapılmak durumundadır. Türk sinemasının yapması gereken şeylerden biri de budur. Okullarda felsefe yapıyor olabilirsiniz ama felsefenin başka alanlarda da akıyor olması lazım. Bir sanatın o ülke hakkında düşünmesi gerekir.

Keşmekeşle yan yana yürüyerek başa çıkabiliriz
- Hayatlarımız çok hızlı akıyor. Durup doğru düzgün düşünmeye bile vakit kalmıyor. Sizin geleneğe yaslanarak yürüme açılımız hız derdine çare olur mu?

- Bu hızı sanat kesemez. Ben bir sanatın çoklu, yan yana, beraber devam ettirilmesini ve geliştirilmesini bir sağlık belirtisi olarak görürüm. Bu çağda Sovyetik bakış açısıyla doğru sanat sadece budur, bunun dışındaki sanat değildir derseniz kendi kalenize gol yersiniz. Benim anlattığım sanatsal görüş yürüyebileceğimiz yollardan biridir. Ben yürürken yanımda benimle aynı görüşten insanlar olmasını da isterim hatta onlara destek de olurum. Çünkü bu zenginliktir. Hayat, bu dünya hepimize yeter. Bu hayatın hızıyla, keşmekeşiyle belki de böyle başa çıkabiliriz.

Ütopyalarımızı mutlaka korumalıyız
- İdeallerimizi ancak uyuyarak koruma altına alacağımız bir zamanda mı yaşıyoruz? Çünkü filmde bir de Yedi Uyuyanlar menkıbesini kullanıyorsunuz?

- Yedi Uyuyanlar benim için bir ütopya felsefesidir. Bu menkıbe günümüzde bana zaman kötüyse, zaman sana uymuyorsa bile ütopyalarını koruman gerektiğini söylüyor. Çünkü o ütopyaların elbet zamanı gelir. Mitleri, menkıbeleri sinemada yeniden yorumlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Devir'de, Balık'ta ve burada da yapmaya çalıştığım bu. Çünkü bu mitler, menkıbeler insanlığın binlerce seneden beri süzülüp getirdiği yapılar. Çok anlamsız gibi görünüyor olabilirler, ama aslında bunların günümüz insanına neler söyleyebileceğini düşünmemiz gerekiyor. Sinemanın, edebiyatın ve şiirin bunlara ait kapıları aralaması gerektiğini düşünüyorum.