Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Vatandaşın sıkça yakındığı konulardan biri, mahkemelerden çıkan adaletsiz kararlar. Bunun birçok nedeni var. En başta da iş yükü geliyor.
Yargıç ve savcıların bir dava ile ilgilenirken, acele etmeden, sakin kafayla düşünmeleri gerekiyor.
Ama üstlerindeki yük arttığında, bu mümkün olmuyor. Ayrıntı gibi gözüken çok önemli noktalar atlanabiliyor. Bazı kararlar ister istemez üstünkörü veriliyor.
'İş yükü' deyince... Bunun 'brütü' var, 'neti' var. Şöyle:
Net iş yükü, hukuksal normlar açısından yapılması gereken işleri kapsıyor.
Eğer birisi, diğerini silahla yaralamışsa, bu olay elbette adalet sisteminin içine alınacak ve yargılama yapılacak.

***
Bir de sistemi gereksiz yere meşgul eden sudan olaylar var.
Geçen gün avukat arkadaşımdan öğrendim: Akıl hastaları dava açıyorlarmış.
Örneğin 'raporlu' bir vatandaş başvuruyor: Faraza diyor ki "İbrahim Tatlıses'in söylediği 'Saza niye gelmedin' parçası bana aittir. Telif hakkımı isterim."
Başvuru sırasında kişinin akıl hastası olduğu fark edilmediği takdirde, iş bir anda ciddileşiyor. Sistem mecburen işlemeye başlıyor.
Adam mahkemeye çıkıp "Sadece o parça değil bana ait olan... Sezen Aksu'nun da tüm parçalarını ben yazdım" diyene kadar mekanizma boşuna çalışıyor.

***
Başka tür olaylar da var.
Gazetecilerin başına sıkça gelen bir olayı, geçenlerde bir başka arkadaşım yaşadı.
Vatandaşın biri, köşe yazarı olan arkadaşımı şikâyet etmiş.
Kadın diyormuş ki "Vay efendim bu yazar nasıl olur da 'erken cumhuriyet' dönemi için diktatörlük der?"
Allah, Allah! Nerede denmiş?
Sözü geçen yazı bulundu. Defalarca okundu. Yok böyle bir ifade!
Kadın ya okuduğunu anlamadığından ya da 'havada bulut, vay bana ördek dedin' cinsinden bir yorum yaparak, böyle bir sonuca varmış.
Savcı da mecburen olayla ilgileniyor. Arkadaşımı ifade vermeye çağırmıştı.

***
Demiş ki arkadaşım: "Samimi fikrime göre o döneme diktatörlük denilemez. Zaten yazıda da böyle bir iddia bulunmuyor. Dönemin tek parti rejimi olduğu doğrudur ama o başka konu..."
Ardından da eklemiş: "Ama diyelim ki öyle düşünüyorum ve sebebini anlatıyorum. Bundan kime ne? Eğer fikir özgürlüğü varsa ben bunu söylerim. Başkası da çıkıp tersini söylesin."
Avrupa Birliği diyoruz... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyoruz... Demokratikleşme diyoruz... Fikir özgürlüğü diyoruz...
Ondan sonra da böyle bir nedenle savcının en az yarım saatini işgal ediyoruz.
Şimdi artık internet aracılığıyla da şikâyet yapılabildiğine göre, varın hesap edin iş yükünün artış hızını.

***
Peki, ne yapılabilir?
Öğrendim ki bu tip olaylarda şikâyetçi, harç yatırmıyormuş. Büyük bir hata! Şöyle yapılmalı:
Kardeşim madem şikâyet edeceksin; önce 100 lira yatır. Sonra yap şikâyetini.
Eğer savcılık bir iddianame hazırlamaya karar verirse ne ala! O zaman şikâyetinin makul, mantıklı olduğu anlaşılır ve paranı geri alırsın.
Yok eğer savcı kavuşturmaya gerek görmeyip şikâyeti yersiz bulursa, 100 liran yanar!
Böyle bir tedbir, 'Ya tutarsa' türü şikâyetleri ciddi biçimde azaltacaktır.
Yargı sisteminde kim bilir daha nice bu tip hantallaştırıcı durum vardır.
Sanırım basit bazı tedbirlerle adli mekanizmalar hızlandırılabilir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER