YAZARA MAİL GÖNDER Bu işte, bu

YAZARLAR

Mimar Emre Arolat,
Büyükçekmece'de kubbesiz, minaresiz ve şerefesiz bir cami yapmış.
Olur mu? Olur. Nitekim Dünya Mimarlık Festivali'nde birincilik kazanmış.
Çünkü kubbe, betonarmenin henüz icat edilmediği eski yüzyılların bir tavan kapatma yöntemidir. Günümüzde ancak süs değeri vardır ve Selimiye'nin kubbe hesaplarını statik bilgisi ve matematiği sağlam olan herhangi bir İTÜ son sınıf öğrencisi bile yapabilir artık... Demir iskeletini çatmak, betonunu dökmek ve kalıbını söküp takmak da herhangi bir mühendis için zor değildir, hele elinde vinç varsa.
Minarenin şerefesi de ancak ses yükseltme aygıtlarının henüz icat edilmedikleri eski yüzyıllarda bir fonksiyon taşıyordu, ezanı uzaklara duyurmanın başka yolu yoktu. Bilal el Habeşi'nin mikrofonu ya da megafonu olsaydı onu kullanırdı.
Öyle mi, değil mi? Öyle.
Demek ki, kubbeli şerefeli cami yapmak, dön dolaş "Osmanlı mimarisinin yeniden üretiminden" ileri gidemiyor. Üstelik hiçkimse Sinan'ın, Sedefkâr Mehmet Ağa'nın, hatta Davut Ağa'nın eline su dökemiyor.
Minarelerin ille "sülün gibi ince, selvi gibi göğe uzanan" yapılar olmaları da gerekmiyor. Araplar minareyi "kare planlı" yani dörtköşe yapıyorlar, herhalde bizden daha az Müslüman değiller. Bizde olmayan "dış tezyinat" da onlarda bolca vardır.
Caminin bir cemaat alanı olması, minberi ve mihrabı bulunması, genel havasının da "ulvi" olması temel gerekleri. Haa, bir de "kıblenin" açık ve net bir şekilde tayin edilmesi şart. (Minber, Beyaz Saray sözcüsünün basın toplantılarında kullandığı kürsü gibi de olabilir, caizdir!)
Eski yazıyla "hat sanatı" örnekleriyle süslenmesi de, farz değil, adı üstünde süs. Öyle "yağ kandillerine" falan da günümüzde hiç gerek yok. Arolat camiyi göğe yükseltmemiş, toprakla bütünleştirmiş, aydınlatmayı da (ne kadar anlamlı!) kıble yönünde bir yarıktan vuran güneş ışınıyla sağlamış.
Birtakım "modern cami" denemeleri daha önce de yapılmamış değildi. Merhum Vedat Dalokay'ın Pakistan'da yaptığı bu tür bir camiyi hatırlarım. Güzel değildi, çünkü Dalokay da "tabu" düzeyine yükseltilmiş kubbe ve minare saplantısından kurtulamamış fakat onlara üçgen, sivri köşeli, yamuk, "uzay muzay kokan" birtakım havalar verme yoluna gitmişti. (Bir örneği de İstanbul'da, Kınalıada'da.)
Bunun "lumpen" versiyonu da yakın zamana kadar Taksim'de, Sular İdaresi'nin yan sokağındaydı... Cemaat sığmadığı için de kaldırıma seccade niyetine gazete kâğıdı seriyorlardı! Ne kadar çağdaş bir "son cemaat" mahalli... Şadırvan hemen yandaki umumi tuvalet oluyor, muvakkithane de herhalde alt köşedeki saat tamircisi...
İmdi... Emre Arolat, tasarımın mümkün olduğu kadar "ibadetin özüne yönelik" olmasına çalıştığını söylüyor. Bunun da, modern dizayna falan değil, tam tersine "çok daha eskilere, İslam'ın ilk ibadet mekânlarına" dayandığını ileri sürüyor.
Haklı mıdır? Haklıdır. "Sahabe" namazını Konstantinoupolis'e gelip Ayasofya'da mı kılıyordu? Mekke'de "selatin camii" mi vardı?
Emre Arolat çok cesur bir adam ve alkışlanacak bir adam.
Gönül isterdi ki, Çamlıca'ya yapılmakta olan o yüce cami de Osmanlı'nın, Hilmi Yavuz'un sevdiği deyimle "yeniden üretimi" olmasın da, yirmi birinci yüzyılda inşa edildiğini kilometrelerce öteden belli edecek bu tür bir mimari çabanın ürünü olsun...
Neyse. Birinde ya da ötekinde yapılan ibadet daha az ya da daha çok makbul değildir. Hepsini Allah kabul etsin.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.