YAZARA MAİL GÖNDER Erdoğan'ı savunmak da özgür düşüncenin yansımasıdır...

YAZARLAR

Tabii ki herkes Başbakan Erdoğan'ı beğenmeye, onun her dediğini onaylamaya ve ne yaparsa yapsın onu doğru bulmaya mecbur değildir.
Muhalefetin, eleştirinin, denetlemenin erdemlerini, Tek Parti modelinin egemen olduğu veya demokrasinin rafa kaldırıldığı dönemleri yaşayarak öğrenmiş olmamız gerekiyor.
Ayrıca o dönemlerden bugüne aktarılan ve o dönemlerde tartışılması bile mümkün olamayan sorunlara hâlâ çözüm üretmeye çalışmıyor muyuz? "Düşüncenin suç sayılması", "Kürt Realitesi'nin görmezden gelinmesi", "Faili meçhul cinayetler", "Bürokratik oligarşi" ve benzeri hastalıklı olgular bugün de siyaset ve düşünce ufkumuzu daraltmıyor mu?
İktidarda kim olursa olsun bu mirasın yükünü taşımak zorunda.
Gezi Parkı'nda çevreyi korumak için geceleyen bir avuç gencin üzerine orantısız güçle gidilmeseydi, çadırları insafsızca yakılmasaydı, geniş kitleler böyle sokağa dökülür müydü? Bu davranış "Ceberut Devlet" geleneğinin bir yansıması değil miydi?

Yanlış değerlendirmeler

Ya da yıllarca "Bebek katili" olarak görülen Öcalan'la bile barış için devleti diyaloga sokacak kadar cesur ve vizyon sahibi Başbakan Erdoğan, bir televizyon programında "Bir kadeh içen de alkoliktir" demeseydi, genç kızların eteklerine ilişkin olumsuz sözler söylemeseydi, kentli orta sınıflar böylesine tepkili olurlar mıydı?
Neticede Başbakan Erdoğan'a en karşı olan kesimler bile Güneydoğu'daki teröre bağlı ölümlerin kesilmesinden de, Türkiye'nin ekonomisindeki gelişmeden de mutluluk duymaktaydılar.
AK Partili olmayan ama her seçimde artan oranlarda AK Parti'ye oy veren kitlelerin dürtülerini başka türlü nasıl izah edebiliriz?

İkinci dönem eylemler
Gezi Parkı'ndaki ilk birkaç günün direniş eylemleri, tatlılıkla sona erdirilebilirdi. Ama bu dönem orantısız şiddet kullanılarak kötü yönetildi.
Ne var ki bu eylemlerin ikinci döneminde artık iş çığırından çıkmıştı.
"Birileri" kitleleri meşruiyet ve demokrasi dışı şiddete yönlendirdi.
Yakmalar, yıkmalar ve hakaretler ortama egemen oldu.
Bu aşamada artık ne eleştiri hakkı, ne de düşünce özgürlüğü devredeydi.
Yaşadıkları deneyimlerle neyin ne olduğunu çok iyi bilmeleri gerekenler, bu aşamada durumdan vazife çıkarmayı fırsat bilmekteydiler.
Olay Başbakan Erdoğan'ı sokak eylemleriyle siyaseten yok edebileceklerini düşünenlerin eline geçti. Ve ne yazık ki başarısı sadece seçim sandığından çıkacak sonuçla ölçülebilecek olan ana muhalefet CHP de, sokak eylemlerinden yana tutum sergiledi.
Eylemlerden özgür düşüncenin çıkmasını veya sokaklardan demokrasinin üremesini beklemek sadece kasıtlı veya geri zekâlı olduğunuz takdirde mümkündü artık.
Bu noktada "Ama Başbakan'ın üslubu çok sert" demek gülünç kaçıyordu.

Tahrir'de Taksim'i görenler

Meslek içi mahalle baskısı yapıp "Basında özgür düşünce kısıtlanıyor" benzeri yorumlarla, sokak eylemlerinin arkasındaki iç ve dış güdücüleri görmezden gelmeye çalışmak da çok anlamlı değildi.
Tahrir Meydanı'nda Taksim Meydanı'nı görenlerin niyetlerini daha iyi görebilmek için, Mısır'daki darbe de, bir fırsat yaratmıştı. Şimdi bu noktadayız.
Artık herkesin bilmesi gereken bir gerçek var.
"Başbakan Erdoğan'ı eleştirmek hakkı" onu sokak eylemcileri ve onların arkasındaki güdücüler karşısında yalnız bırakmayı gerektirmiyor.
Ayrıca Erdoğan yalnız değil.
Hem arkasında güçlü bir seçmen desteği hem de elinde devlet gücü var. Kısacası eleştiriyi eylemcilikle veya darbecilikle karıştırmak pek kolay değil.
Başbakanı savunmak da, ona karşı olmak gibi özgür düşüncenin yansıması artık.
Bunu herkes bilmeli.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.