Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Garip bir toplumsal ruh haletimiz var... Tarihimizi gerçek ötesi abartılarla yüceltirken, bugünümüzü küçümsemek için de elimizden geleni yaparız... Aklımıza estiğinde siyasal kuraklığın egemen olduğu bu coğrafyada yaşatmayı başardığımız demokrasimizi de, ekonomideki atılımlarımızı ve gelişmemizi de, iki kelimede yok sayabiliriz.
Bütün mesele tuttuğumuz siyasi partinin iktidarda olup olmamasına bağlıdır... Bugünün meselesi ise 10 yılı aşkın süredir AK Parti'nin iktidar ve Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olmasıdır.
Düşünün ki 20'li yaşlardaki siyasi bilince kavuşmuş bir genç için "Hangi partinin iktidardaki icraatı daha başarılıydı" sorusuna verilebilecek bir cevap pek yoktur... Bu genç olsa olsa Türkiye'yi ekonomik ve siyasal kargaşaya götüren 28 Şubat'ın atanmış koalisyonlarını belki hatırlayacaktır.
Neticede yazılı hafızaya pek başvurulmayan toplumumuzda, görsel hafızlarla siyasetin ve tarihin derinliklerine girmek pek mümkün değildir...

Kim neyi hatırlar?

Doğal olarak 1980'lerin benzin kuyruklarını, döviz krizlerini, sağ -sol kavgasını, kurtarılmış bölgeleri genç nüfusun çoğu hatırlamaz... "Barış Açılımı" ile Güneydoğu'da bir yılı aşkın süredir silahların susmuş olması bile, sanki "Bu hep böyleydi" gibi karşılanmıyor mu?
28 Şubat post-modern darbesindeki kartel medyasının sözcüleri ve mimarları bugün "Basın özgürlüğü istiyoruz" diye feryat ediyorlarsa ve bu feryatlar toplumun bir kesiminde yankılanıyorsa, daha ne diyebiliriz ki?
Sonuçta "Bugün Türkiye eskisine göre çok farklı yerde" dediğinizde bunun tüm boyutlarını anlatmanız kolay olmuyor. Neticede ideolojik eğitimle kalıplaşmış beyinler için devr-i saadetin yaşandığı 1930'ların hayal dünyasındaki "Kara Tren"den inip bugün "Hızlı Tren"e binmek, kolay değil ki? Genç kuşaklar içinse Yeni Türkiye'nin başarıları, içinde yaşanan günlük ve doğal olgular...

Her şey tarih olurken

Bir kuşak "Boğaz'a köprü yapılabilir mi"yi, "Televizyon gelirse dövizimiz gider mi"yi tartışarak ömrünü geçirdi... Şimdiki kuşaklar ise Boğaz'ın altından da üstünden de geçmenin doğal sayıldığı, internetten tüm dünya televizyonlarının izlenebildiği, bilgisayarın cep telefonuna sığdırıldığı bir zamanın insanları.
Bu ortamda "Tarih"e nasıl tüm boyutları ile bakabiliriz ki? Çok somut bir örnekle bu konuyu noktalayalım...
2005'te Paris'teki bir müzayedede, Voltaire'in Rus Çariçesi 2'nci Katerina'ya yazdığı 26 mektup, 750 bin dolara satılmıştı. Voltaire mektuplarında, dünya politikasındaki değişimi, Polonya'nın bölünmesini falan yorumlarken, o dönemin Osmanlı Padişahı 3'üncü Mustafa'dan da "Şişman ve umursamaz" diye söz edip, Padişah'ı alaya alan cümleler kullanıyordu.
Acaba Voltaire haklı mıydı?

Rüzgâr gibi geçti

Hatırlayalım... 3'üncü Mustafa (1717-74) 40 yaşındayken (1757) tahta çıkmıştı.. Padişahlığında Ruslara yenilmiş, Kırım'ı kaybetmiştik. Cebelitarık'tan geçip Ege'ye gelen Rus donanması, Çeşme'de bizim donanmayı yakmıştı.
3'üncü Mustafa müneccimlere danışmadan karar almazmış. Hıristiyanların ve Yahudilerin Müslümanlardan ayırt edilebilmeleri için siyah elbise ve sarık giymelerini zorunlu kılmış. Hamamlarda ise bu farklılığı sağlamaya peştamal yetmeyeceği için, Müslüman olmayanların ayak bileklerine çıngırak takmalarını emretmiş.
Gördüğünüz gibi "28 Şubat" gibi "3'üncü Mustafa" da artık çok uzak tarih oldu çoğumuz için...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER