YAZARA MAİL GÖNDER Maskeler

YAZARLAR / Bölgeler Yazarları

Hayat notları

Yaz mevsimi, bütün hızıyla, güzellikleriyle, sıcağıyla aniden çöktü üzerimize.

Henüz doğmamış armonilerin arasında, bazen bir imge sanki yeryüzü. Turgut Uyar şiirindeymişcesine: "Hey koca dünya nasıl avucumuzdasın nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden"

***
İyi, sahici insanların, çevresine saçtığı ışık ve güzellik insana bir armağandır.
Ama bazen güzellikler arasında ağır basan da "maskeli bir toplum" duygusu. İnsanlar içlerinden geldiği gibi değil de, başkalarının istediği gibi yaşıyorlar sanki.
Her gün sahnede paylaşılan roller.
Tazelenen makyajlar. Rollere göre değişen maskeler. Sessizlik, sahnede perdenin kapanmasına az var. Sonra üstlenilecek yeni roller.
Yaşamak, ciddi iş oysa. Yarın ölebilecekmiş gibi, zamanı, inancı anlayarak yaşamak. Yaşamı tanıyarak, severek, hissederek yaşamak.
Kendimizi bilerek yaşamak. Ömrü güzelliklere adamak. İyilikler ile dans ederek yaşamak. Klasik anlatımla, 'adam gibi adam olmayı' öğrenerek, yaşamak. Can Yücel ne demişti, ölmeden kısa süre önce yazdığı ironik şiirinde: "Ne yaman, zor imiş yonca yolması Bizim memlekette adam olması."

***
Gülümseten şiir, bizde adam olabilmenin, niyeti aşan zorluğunu ne güzel anımsatıyor!
Adam olmak için; hayatta, ayakta kalmak için çabalamak yetmiyor yani.
Belki de bütün sanatların en yücesi olan, 'insan olma sanatı' üzerine düşünmek gerekli.
Şöyle kalabalıklardan uzaklaşarak, kendi ruhumuzun derinleşen sessizliğine bağdaş kurup, önce bakmak, sadece kendimize. Kendimizi, kendimizin aynasından görebilmek yeteneği.
***

Yaratma, hayatı değiştirme, dönüştürme tutkusu, ne güzel mesela. İnsanın insana verdiği her hizmet, yaratıcılıkla, iyilikle buluştuğunda, nasıl da güzelleşiyor. Bir anda sıradan olan bir görüntü, nasıl yüceliyor anında.
Her kalbin içinde saklı kalan, örselenmiş iyilik duygusu, hep bir gözyaşı damlasına dönüşüverir bir anda. Çünkü karşılığı insandır. İnsanın saklı özü. İnsanın kendisinden sakladığı insanlığı...
***

Bundan uzaklaşıldığında; ne yazık ki günümüz insan ilişkilerinde de, hemen bir tahsildarlık hali çıkıveriyor ortaya.
Bütün anlamlarıyla, verdiğinin karşılığını, anında almaya, istemeye yönelik, o vahşi, o göçebe, o çirkin tahsil duygusu. Bu duygunun üzerine inşa edilen insan iletişimi. Bu duygunun üzerinde yükselen hayatlar. Ah yazık, bu duygunun tutsağı; kulakları sağır, dudakları mühürlü, kalbi körleşen insan.
Yazımı sonlandırmadan aklıma Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adlı kitabında aktardığı İngiliz bir madenci çocuğunun minik öyküsü geldi. Çocuk annesine sorar: Anne üşüyorum, sobayı yakamaz mısın?
Anne yanıtlar: Kömürümüz yok oğlum.
-Neden?
-Çünkü paramız yok.
-Neden?
-Çünkü baban işini yitirdi.
-Neden?
-Çünkü madende kömür fazlası var.

***
Günümüzde de insanlık açısından durum biraz böyle. Her şey var. Bütün güzellikler; doğaya, yeryüzüne, insana ait bütün kaynaklar.
Nuh'un hikayesinden bugüne; kocaman, tarihlere sığmayan, ders alınacak dev geçmiş.
Tarih koridorlarının gizeminde, kutsal kitapların satır aralarına saklanmış, insanlığa uyarılar.
Ama insan, önce insana karşı, sürekli 'üşüyen' halde. Doğadaki en büyük kötülük, insanın insana yaptığıdır hala...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.