Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

İki Türkiye, iki tarih

Temel tartışma eksenlerinden birisinin laiklik ve yaşam tarzı olduğu Türk toplumunda 1905 sonrası Fransa'da olduğuna benzer bir bölünme ortaya çıkmıştır. Dönemin Fransız toplumunu tanımlamak için kullanılan "İki Fransa" deyiminden uyarlanabilecek "İki Türkiye" ifadesi belki de günümüz Türk toplumundaki bölünmeyi en kapsayıcı biçimde dile getirebilecek bir kavramsallaştırmadır.
Bu bölünmenin ilginç yansımalarından birisi de "İki Türkiye"nin birbirine zıt tarihler inşa ederek günümüzü bunlar aracılığıyla anlamaya çalışmasıdır. Tarih genellikle var sayıldığının tersine bir "gerçeklik keşfi" değil, bir "yeniden inşa" girişimi olduğundan bunun tabiî olduğu ileri sürülebilir. Gerçekten de farklı toplumsal gruplar geçmişi değişik biçimlerde inşa ederler. Bu nedenle de demokratik toplumlarda çok sayıda tarih yorumu bir arada yaşar. Meselâ Amerikan toplumunda Güney, İç Savaşı toplumun genelinden farklı biçimde kavramsallaştırır. Güney tarih yazımında William T. Sherman "modern anlamıyla ilk gerçek general" değil sivillerin yaşadığı şehirleri acımasızca bombardıman eden bir "insanlık suçlusu"dur.
Ancak Türkiye'de karşı karşıya bulunduğumuz sorun belirli bir tarihsel kesitin toplumun farklı kesimleri tarafından değişik biçimde hatırlanmasının oldukça ötesine geçmektedir. Demokratik toplumlarda görülen bu durumun aksine Türkiye'de "iki resmî tarih" inşa edilmiştir. "İki Türkiye" "Osmanlı" ve "Cumhuriyet" olarak adlandırdıkları iki tarihî kategori yaratıp, bunlardan birisini romantize ederek altın çağ haline getirirken, diğerini bunun karşı tezi olarak ötekileştirmiştir. Bu yapılırken de uzun süreçler monolitikleştirilmiş ve tarih günümüzün parçası haline getirilmiştir.
Osmanlı Devleti'nin Türkiye dışındaki mirasçılarının tarihi bu şekilde inşa ettiği doğrudur.
Meselâ Yunan tarih yazımında "Tourkokratia" bu tür monolitik bir sürece atıfta bulunur ve Osmanlı idaresi altında esir hayatı yaşayan bir toplum (ipodhouli) algısını inşa eder. Patrikhane'nin bir Osmanlı müessesesi olarak fiilen nüfusun üçte birinin idaresinde birincil rol oynaması, Divân-ı Hümayun Tercümanlığı benzeri vazifelerin asırlarca Fenerli ailelerin tekelinde bulunması, Rum tüccarların ekonomideki etkinlikleri benzeri gelişmeler bu tarih algısında kendilerine yer bulamazlar.
Osmanlı'nın en önemli mirasçısı olan Türkiye'nin, bilhassa Türk Tarih Tezi ile birlikte benzer bir geçmiş inşa etmesi ise çok daha büyük sorunları beraberinde getirmiştir. Yunanistan, Bulgaristan ya da Suriye için monolitik bir Osmanlı tarihi yaratarak bunu modern ulus-devletin karşı tezi olarak ötekileştirmek, toplumun çoğunluğu bu mirası benimsemediğinden, oldukça kolay olabilmiştir. Buna karşılık toplumun çoğunluğunun içselleştirdiği bir geçmişin ötekileştirilerek reddedilmeye çalışılması Türkiye'de geleneğe bağlılık ve yaşam tarzı üzerinden gerçekleştirilen tartışmanın daha da derinleşmesine yol açmıştır.
Yunan toplumunun 1453-1821 arasını tarih dışına çıkartan, antik şehir devletleri ve Bizans'tan, on dokuzuncu asra atlayarak aradaki dönemi bir "kara delik" olarak monolitikleştiren bir tarihle yaşaması mümkün olabilir; ama Türk toplumunun altı asırlık tarihini benzer bir şekilde kavramsallaştırmakla kalmayarak Türklerin altın çağını Neolitik çağa taşıması fazlasıyla sorunlu bir yaklaşımdır.
Türk Tarih Tezi, tarihten ziyade ırkî antropoloji ve arkeolojiye dayanarak yarattığı Neolitik dönem Türk altın çağına karşılık, Osmanlı geçmişini, Hitit ve Sümer benzeri medeniyetler yaratmış bir ırk olan Türklerin sömürüldüğü bir dönem olarak yeniden inşa etmiştir. Bireylerin kendilerini binlerce yıl evvel yaşamış ve tüm dillerin anası olan lisanı konuşmuş atalarla ilintilendirmesinin zorluğuna ilâveten Cumhuriyet'in kendini Osmanlı'nın her noktada zıttı olan bir yapılandırma olarak takdimi, toplumun bir bölümünün bu fikri destekleyerek, geri kalanının da ona şiddetle karşı çıkarak, Osmanlı tarihini monolitikleştirmesiyle neticelenmiştir.
Bu monolitikleştirme, en uç şekliyle bir "devr-i sabık" yarattığı için Stalin denetiminde Çarlık tarihinin karşı tezi "sosyalist" tarih kaleme alan Zhadanov'un yaklaşımını andırırsa da, H.G. Wells taklidi yeni Türk tarihi aynı zamanda ırkî antropoloji kaynaklı bir milliyetçiliğin de temelini oluşturmuştur.
Dolayısıyla toplumun bir bölümü yeni milliyetçi ideoloji çerçevesinde Osmanlı geçmişini, Türklerin imparatorluktan ayrılan diğer topluluklar gibi sömürüldüğü bir dönem olarak kavramsallaştırır, İslâm'ı daha önce büyük medeniyetler yaratmış bir ırkın başlıca gerileme nedenlerinden birisi olarak görürken, diğer bölümü ise bu geçmişin toplumun gerçek altın çağı olduğunu fikrini içselleştirmiştir.
Bunun tabiî neticesi tarihin ve aktörlerinin kutsallaştırılmasıdır.
Dünyaya medeniyet taşımış bir ırkın, kendisini "Osmanlı esareti" ve "İslâmın dayattığı ümmet yapısı"ndan kurtararak kurduğu Cumhuriyet ve onun dayandığı, Neolitik Çağ'a kadar giden tarih karşısında, romantize edilerek benzer bir kutsallığa kavuşturulan monolitik, her şeyin İslâmî esaslar çerçevesinde cereyan ettiği bir tarih bulmuştur.
Kutsallaştırılmış, resmî karakterli bu iki tarih, İki Türkiye arasındaki bölünmenin sonucu olduğu kadar, onların aralarındaki çatışmayı da derinleştirici bir işlev görmektedir.
Bu iki tarihin yerini, farklı tarih yorumları barındıran, meşruiyetini diğer anlatımları yasaklayarak sağlamayan bir yaklaşımın alması İki Türkiye'nin demokratik, çok renkli, farklılıklarla birleşen bir toplumda birleşmesinde önemli rol oynayacaktır. Son günlerdeki popüler tarih tartışmalarının ton ve seviyesi bunun maalesef pek de kolay olmadığını göstermektedir.
Bu alanda kutsal tarihler savaşını körüklemek yerine, kopuş yerine devamlılığın vurgulanması, hiçbir toplumun "mükemmel" bir tarihinin olamayacağı, tarihin öznelerinin "tarih yapmak" amacıyla yaşamadıkları, tarihin bizatihi bir gayesinin bulunmadığı, geçmişin herkes tarafından aynı biçimde yorumlanmamasının olağan olduğu, bunun tersinin yaşandığı toplumların demokratik olmadığı ve tarihin bir yeniden inşa faaliyeti olduğunun altının kuvvetle çizilmesi herhalde yararlı olur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA