Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Tarih hızlanır, hafızanın kaynakları demokratikleşirken

Türkiye gibi tarihin kimlik yaratılması alanında otoriter biçimde kullanılmaya çalışıldığı toplumların günümüzde karşılaştıkları ciddî sorunlardan birisi de "tarih"in hızlanması ve "hafıza" ile arasındaki ilişkinin değişimidir. Zamanın daha hızla tarihselleşmesi modern iletişim toplumunun en önemli özelliklerinden birisidir. Böylesi bir hususiyet kazanan tarih ile hafıza arasındaki ilişkiyi bilhassa bu ikilinin "kimlik oluşturma" üzerindeki etkisi bağlamında değerlendiren Pierre Nora gibi tarihçilerin ulaştıkları sonuç ise ulusal mitlerin çözüldüğü, hafızanın kaynaklarının çoğulcu hale geldiği çağımızda bu eşanlamlı gibi gözüken, gerçekte ise birbirine zıt kavramlar arasındaki ilişkinin değişik bir karakter kazanmış olduğudur.
Nora 1984 ilâ 1992 arasında Les lieux de memoire (Hafıza Mekânları) başlığıyla yedi ciltlik bir derleme yayınlayarak, günümüz toplumunda unutma-hatırlama diyalektiği içinde sürekli evrim geçiren, bu süreçte yaşadığı değişimlerin bilincinde olmayan, uzun süre uykuda kalıp yeniden canlanan ve bütünlüğe sahip olan "hafıza"nın, geçmişi nâtamam biçimde yeniden inşa eden "tarih"e göre kimlik oluşturulmasında daha etkili olduğunu ileri sürmüştü. İletişim çağında hafıza, "hafıza mekânlarını" nı dilediğince kullanarak, birbirine eklenen ancak birbirleriyle tarihî ilişkisi olmak zorunda olmayan olaylardan oluşan "bugün merkezli" bir "geçmiş" yaratmaktadır. Bunu yaparken de devlet arşivleri, resmî tarihlerden değil, Internet, sayısız televizyon kanalı ve yayın organı gibi "demokratik" kaynaklardan oluşan bir havuzdan yararlanmaktadır. Bu ise "otoriter tarih"in direktifleri çerçevesinde "gün" ve "yarın" tasavvurları oluşturulmasından oldukça farklı bir eylemdir.
Maurice Halbwachs'ın da belirttiği gibi "hafıza" grup içinde oluşmasına karşın son tahlilde şahsî, kesin ve nettir. Buna karşılık tarih herkese ait olabileceği gibi kimseye de ait olmayabilir ve farklı bireylerce değişik düzeylerde içselleştirilir. Tarih gerçekte hafızayı işgale çalışarak, onun derlediği bilgileri bir hiyerarşiye sokmaya gayret eder ve geçmiş ile günümüz arasında devamlılık sağlamaktan öte bir gelişim ve ilerleme çizgisi de tahayyül edebilmemizi mümkün kılar. Meselâ Türk tarihi, 1930'larda inşa edildiği şekliyle, Orta Asya'dan günümüze ulaşan bir gelişim çizgisi ortaya koyar ve bununla sebeb-sonuç ilişkisine sahip bir gelecek öngörüsünde bulunur. Bu şekilde de Orhun yazıtları ile günümüzü ilişkilendirdiği gibi geleceğin de ne olması gerektiğini bize göstermeye çalışır. Buna karşılık hafıza tarihi de başkalaştırarak, bir "hafıza mekânı" haline getirerek bugünü tanımlamak için kullanır. Bu "mekânlar" Nora'nın tabiriyle med-cezir sırasında kumsalda biriken deniz kabukluları gibidirler, ölmemişlerdir, ama canlı da değillerdir ve ancak yeniden suyla buluşmaları durumunda yaşama geri dönebilirler. Bu şekilde tarih kendisine "kültürel kimlik"in içinde ayrı bir yer bulur.
Nora ile "hafıza" ile "tarih" ilişkisi üzerine çalışan düşünürlerin ulaştıkları ilginç bir sonuç, Fransa ve diğer Batı ülkelerinde ulus-devletin toplumsal birliği sağlayan temel kurum olma niteliğini gitgide kaybetmesi ve yerini toplumsal bir şuura bırakmasının neticesi olarak "dün," "bugün" ve "gelecek"in birbirilerine olan bağımlılıklarını kaybetmeleridir. Çağdaş Batı toplumlarında yaşayan bireyler on dokuzuncu asırda yaşamış atalarının tersine geleceği, geçmişe dayanarak değil günümüzden yola çıkarak tahayyül etmektedirler. Bu gelecek de ciddî bir belirsizlik içermektedir.
Kendi toplumumuza dönecek olursak, şu anda toplumumuzdaki bireyler, Neolitik Çağ'da dünyanın daha sonra diğer dillerin anası olacak ilk lisanını konuşan, ilk uygarlığını geliştiren ve bunu diğer insan topluluklarına öğreten proto- Türkler'den "Mustafa Kemal'in bayrağı altında İstiklâl Harbini gerçekleştiren kahramanlara" ve gelecekte "muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacak bir Cumhuriyet"e uzanan tahayyülü geliştiren 1930'lu yıllar kuşaklarına göre çok daha günümüz merkezli projeksiyonlar yapmaktadırlar. Artık tarihin şekillendirdiği bir güncellik değil, "tarihselleşmiş bir güncellik" vardır, ki "kimlik" bunun etrafında şekillenmektedir.
Bu tahlil aynı zamanda söz konusu "kimlik"lerin oluşumunda kutlama törenleri, anma günleri benzeri faaliyetlerle yeniden üretilen "otoriter tarih"in, görsel, anında kayıt altına alınabilen modern "hafıza"ya göre çok daha sınırlı rol oynadığını da ortaya koymaktadır. Hafızanın tarihselliğini de tedricen kaybederek psikolojik boyut kazandığını savunan Nora, bireylerin de hâtıraları çeşitli topluluklarda beraber oldukları bireylerle paylaşma ihtiyacı hissettiklerini savunmaktadır.
Bundan çıkarılabilecek iki önemli sonuç vardır. Bunlardan ilki "otoriter tarih"in ulusdevletin günümüzü anlama ve geleceği belirleme alanındaki aracı olarak işlevini günden güne yitirmesi, törensel uygulamalarla yeniden üretilememesidir. İletişim çağında "hafıza" demokratikleşmiş ve inanılmaz derecede zengin kaynaklarla beslenir hale gelmiştir. Tarihi, Türk milletini 1923'ten başlatan bir toplumun "hafıza mekânları," millet ve tarihinin doğum tarihi olarak 1789'u kabul eden Fransa'ya nazaran çok daha sınırlıdır. Dolayısıyla toplumumuzda "otoriter tarihin" etkisizleşmesi çok daha hızlı gerçekleşmektedir. Bunun ise toplumumuzun en çetrefil sorunu olan kimlik meselesine değişik bir çözüm getireceği ve bu alanda bir çoğulculuk yaratacağı söylenebilir.
İkinci olarak hafıza kolektif düzeyde ne denli az kullanılırsa kişiler "hafıza bireyleri" haline gelmeye o denli istek duymaktadırlar. Nora'nın deyimiyle bu âdeta bir kimsenin içinden gelen "Sen bir Korsikalı olmalısın" sesini duyması gibidir. Yahudi hafızasının modern dünyada dindar olmayan Yahudiler arasında yeniden canlanması bu konuda verilebilecek ilginç bir misâldir.
"Millî Tarih" dersleri ve anma günleriyle, benzeri kimlik oluşturma ve geçmiş-gün-gelecek arasındaki bağlantıyı sağlama araçları artık demokratikleşen modern toplumun bilinçaltına itmeye çalıştığı "hafıza mekânları" haline gelmişlerdir. Onlara hayata kavuşturacak bir med ise ufukta gözükmemektedir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA