YAZARA MAİL GÖNDER İttihad ve Terakki'den günümüze "liderlik," "siyaset" ve "demokrasi" (I)

YAZARLAR

ttihadçılık," bilhassa son yirmi yıldır, iktidarı ele geçirmek için hukuk dışı yollara başvurulması ile gücün kötü amaçlarla kullanımına atıfta bulunan bir kavram haline gelmiştir. 1908-1926 zaman aralığındaki gelişmeler gözönüne alındığında böyle bir kavramsallaştırmanın yaratılmasının çok da anlamsız olmadığı âşikârdır.
Bir siyasî örgüt olarak ele alındığında Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin, "hürriyetin ilânına" önayak olduğu 1908 yazı sonrasında, iktidarın ve gücün kötü kullanımına örnek gösterilebilecek çok sayıda gelişmenin mimar ve uygulayıcısı olduğu görülür.
Ancak, İttihad ve Terakki yapısal açıdan değerlendirilirken, onun asır sonu dünyası için fazla şaşırtıcı olmayan bir özelliğe sahip olduğu da vurgulanmalıdır. İttihad ve Terakki bir "lider" değil bir program hareketi ve örgütlenmesiydi.

Örgüt kültü
İttihad ve Terakki, eylemci bir yeraltı hareketi olarak örgütlenmesinin de etkisiyle merkeziyetçi bir yapı biçiminde gelişmiştir. Buna karşılık "Cemiyet-i Mukaddese," "örgüt içi demokrasiyi" katı merkeziyetçi bir yapı için oldukça iyi işletmiştir.
Örgütün bugün anladığımız anlamda bir "liderlik" makamının bulunmaması, bilhassa 1905'ten itibaren bilinçli olarak gerçekleştirilmiş bir tercihti. Asır sonu dünyasının pek çok siyasî yapılanması gibi İttihad ve Terakki, "karizmatik liderlik"i değil, belirli bir düşünsel yaklaşımın savunucusu olan "örgüt"ü ön plana çıkartmıştı.
Bu, örgüt içinde liderlerin sivrilmediği anlamına gelmez. Fakat İttihad ve Terakki, ne son verdiği II.
Abdülhamid, ne de yerini alan Erken Cumhuriyet rejimleri gibi "kişi kültü" yaratmamış ve iki uzun süreli "şahıs kültü" dönemi arasında "on yıllık bir parantez" olarak kalmıştır. Örgütün "kahramanlar"ı olmuş; ama bir "yol gösterici önder" yaratılmamış, önde gelen İttihadçılar ise mevcut "örgüt kültü" altında ezilmişlerdir.
Mistik bir havaya da büründürülen bu kült, benzer yapılanmalarda ortaya çıkan liderlik kültüyle takviye edilmemiştir.
Bu nedenle "parti kültü"yle atbaşı giden "Lenin ve Stalin" kültleri benzeri yapılanmalar yaratılmamıştır.
Son tahlilde tüm İttihadçılar örgütün elemanları olmuşlardır.
Örneğin kazandığı "kahraman-ı hürriyet," "Trablusgarb kahramanı," "Edirne'nin ikinci fatihi" benzeri sıfatlar Enver Bey (Paşa)'yı karizması ile örgütü şekillendiren, kişisel görüşleri partinin temel tezleri haline sokulan bir lider haline getiremiyordu.
Merkez-i Umumî pek çok konuda Enver Bey'in -ya da Talât Paşa gibi diğer önde gelen Cemiyet mensuplarının isteklerinin tersine- kararlar alabiliyor, tüm üyeler de bunlara itaat ediyordu. Son tahlilde, Enver Paşa'nın "İttihad ve Terakki"si değil, İttihad ve Terakki'nin "Enver Paşa"sı vardı.
Ürgüplü Hayri Efendi ile Ziya Gökalp gibi sadece örgüt bünyesinde bir araya gelen şahsiyetleri önemli organlarında çalıştırabilen İttihad ve Terakki bu başarısını bir asır sonu düşünce hareketi ve yapılanması olmasına borçluydu.
İttihad ve Terakki'nin iktidar süresinin sınırlılığı, örgüt içi dinamiklerin, Roberto Michels'in Alman Sosyal Demokrat Partisi örneği üzerinden geliştirdiği oligarşik yapılanma tezini ne derece doğruladığını ortaya koymamızı önlemektedir.
Buna karşılık, 1908-1918 arasında örgüt hiyerarşisindeki değişim oranının bir hayli yüksek olduğu belirtilmelidir.
Bunun yanı sıra ademi merkeziyetçi yolla oluşturulan yerel teşkilâtlanma çevreden merkeze değişik görüş ve yaklaşımların iletilmesini sağlamıştır. Bu açıdan ele alındığında İttihadçılığın sorununun yapılanma ve siyaset üretme biçimi değil "ideoloji" ve geliştirilen "toplum mühendisliği modeli" olduğu söylenebilir.

Kişi kültü, oligarşik parti

Erken Cumhuriyet'in "kişi kültü"ne dönüşe karar vererek, baskıcı tek parti örgütlenmesini bunun aracı haline getirmesi, Türkiye'de asır sonu ve iki savaş arası dönemlerin en kötü niteliklerini yansıtan bir yapılanma doğmasına yol açmıştır.
Lider kültü ile oligarşik parti yapılanması melezi niteliğindeki bu yapı, "Önder," "Şef," "Başbuğ" benzeri sıfatlarla andığı "lider"e atfettiği önem ve bir düşünsel boyutu değil, onun görüşleri etrafında şekillendirilen programı uygulayan oligarşik parti yapılanmasıyla, her iki dönemin en kötü egemen siyasî yaklaşımlarını yansıtıyordu.
Bu açıdan bakıldığında, günümüzde çok eleştirilen İttihadçı yapılanmanın oldukça gerisinde bir noktaya gelinmişti. Ancak, bunun Türkiye'ye mahsus olmadığını, benzeri gelişmelerin bu dönemde dünyada yaygın biçimde görüldüğünü vurgulamak gereklidir.
Bu dönem, Max Weber'in "liderlik demokrasisi (Führer-
Demokratie)
" adını verdiği ve plebisitçi demokrasinin bir çeşidi olduğunu düşündüğü siyaset biçiminin yaygınlık kazandığı bir zaman dilimiydi.
Weber modern toplumun ölçek, örgütlenme ve karmaşıklığının doğrudan demokrasinin uygulanmasını imkânsız hale getirdiğini düşünerek bu koşulların "liderlik demokrasisi"ne geçişe neden olacağı öngörüsünde bulunmuştu.
Karizmatik liderleri ön plana çıkaran böylesi yönetimlerde iktidarın meşruiyeti kâğıt üzerinde "yönetilenlerin arzu ve tercihine" dayanıyor, ancak gerçekte lider gücünü kendi siyasî destekçilerinden alıyordu.
Lider karizmasını koruyabildiği ve seçimleri kendisine yönelik güven oylamalarına dönüştürebildiği müddetçe "meşruiyet" de sürdürülebiliyordu.
Türkiye böylesi bir demokrasi denemesini 1930'da yapmış; ama seçimin güvenoyuna dönüştürülmesinin kolay olmayacağı farkedilince kısa sürede lider kültü ile oligarşik parti temellerine dayalı rejime geri dönülmüştü.

Çok partili dönem

Türkiye'nin çok partili yaşama geçişi şahıs kültünün "kurucu lider" ile sınırlandırılması neticesini doğurmasına karşın, "liderlik vurgusu" ve "oligarşik parti yapılanması" gerek kendisini demokrasiye uydurmaya çalışan sabık tek parti, gerekse de diğer partiler tarafından yeni döneme taşınmıştır. Siyasî partilerin temel düşünce ve ilkeler yerine uygulama ve yorumlar üzerinden ayrışması da bu alanda önemli rol oynamıştır.
Lider vurgusunu ön plana çıkaran parti yapılanmasının bir ölçüye kadar istisnâsı Demokrat Parti olmuştur.
Çok partili hayata geçişten günümüze uzanan süreçte Türkiye'de "liderlik," "siyaset" ve "demokrasi" ilişkisinin nasıl bir gelişim izlediğini gelecek haftaki yazıda ele alarak, bu ilişkinin demokrasimiz açısından yarattığı sorunları vurgulamaya çalışacağız.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.