YAZARA MAİL GÖNDER Güle güle Mehmet Aliciğim

YAZARLAR

Dün,medya dünyası yüreğinden vuruldu: Mehmet Ali Birand'ı kaybettik. Onu, 15 gün kadar önce bir dostun davetinde görmüştüm. "Yanıma otur sohbet ederiz" demişti. Lâf lâfı açtı; Hürriyet'te çarşaflı resmim çıkmış, oğlum Mehmet Ali, "Anne sen medya maymunu değil, duayenisin; öyle kılıktan kılığa girmemelisin" diye beni eleştirmişti. "Yanlış mı yaptım?" diye Birand'a sordum. O daha ziyade "duayen" kelimesine takılmıştı. "Duayen olmak için biraz daha yaşlı olmak, biraz daha kenarda durmak lâzım. Sen aktifsin, üretkensin" demişti.
Vefatının ardından onun için "duayen" dediklerini duydukça, hayatta olsaydı bu sıfatı benimsemeyeceğini düşünüyorum. Bu yüzden, onu farklı şekilde anmak isterim: Hayata bağlılığı; mesleğine tutkusu; muhabir ruhunu kaybetmemesi; çalışkanlığı; hoşgörüsü; tebessümü; kahkahası; azmi; mücadelesi... İşte onun portresinde yer alması gereken unsurlar bunlar.
Başarılı bir insanın yoluna mutlaka kendisine şans getiren tesadüfler çıkmıştır. Mesele, bunları fark etmek, aralanan kapıları ardına kadar açmayı ve açık tutmayı başarmaktır. Can Dündar'ın kaleme aldığı Birand'ın hikâyesi (Can Yayınları), ardına bakmadan soluk soluğa yaşanan bir hayatı gözler önüne seriyor. Birkaç dönüm noktası var. Meselâ dayısı Mahmut Dikerdem'in tavsiyesi ve maddi yardımıyla Fransızca'yı öğreneceği Galatasaray Lisesi'nde okuması. Bu okul, ona "Beyaz Türkler" arasından arkadaşlar kazandırıyor ve yepyeni bir dünyanın kapılarını açıyor. Sonra, Vehbi Koç'la tanışması... Vehbi Koç, Londra'da bacağını iyileştirmek için geçireceği ameliyatının parasını veriyor. Aylar süren tedavisi sırasında maddi-manevi desteğini esirgemiyor. Orada Mehmet Ali İngilizce de öğreniyor.
Birand bacağından çok çekti. Sobanın üzerinde kaynayan suya sol ayağının girmesiyle başlayan dram, hayatı boyunca peşini bırakmadı; 20'li yaşlarına kadar 5 ameliyat oldu. Çok uzun süre kaldığı Londra'da bir günlük tuttu. Günlüğüne yazdığı satırlar, çektiği ızdırabı anlatıyordu: "Etrafımda bana ilgiyle bakan annem veya yüzlerinden şefkat akan insanlar yok. Tek başına kaldım. Neren ağrıyor, nasılsın diyen bile yok." Aylarca, göğsünden başlayarak bacağını da içine alan bir alçıyla yaşadı. Bence, fırsatlar gibi, çekilen sıkıntılar da yaşantımızda olumlu rol oynayabilir. Mehmet Ali'nin yüzünden hiç eksilmeyen tebessümü, hayata meydan okuyuşu, tutkuları, muhtemelen o günlerin eseridir.
Yıllar yılları kovaladı... Nihayet güzel günler geldi. Bir başka dönüm noktası Cemre'yle karşılaşması, onu sevmesi, sonra Milliyet'in Brüksel'de büro açması, oraya yerleşmesi. Böylece Birand, dünyayı yakından izleme imkânını yakaladı. Brüksel'den döndüğünde, dış politikadaki uzmanlığı, ona, "32. Gün" gibi önemli bir televizyon programı yapma fırsatını verdi. İçine kapanık yaşayan Türkiye'de bu bir ilkti. 32. Gün bir ekol oldu; birçok önemli gazeteci Ali Kırca, Cüneyt Özdemir, Can Dündar, Reha Muhtar, Mithat Bereket, Çiğdem Anat oradan yetişti.
Hep ön safta olmak, birinci olmak, zirveye tırmanmak, zirvede tutunmak... Bunu başardı ve sonunda kimsenin göze alamayacağı önemli bir kararı, -Cemre'nin itirazlarına rağmen- verebildi: Kanal D'nin anchorman'ı oldu. Vezir de olabilirdi, rezil de. Ama risk almayı seviyordu; her zamanki gibi başardı. Kanal D Haber'i, en yüksek reytinglere taşıdı.
Kimi, çölde kum tanesi gibidir; farkına bile varmazsınız bu hayattan gelip geçerken. Kimi, su gibi iz bırakır aktığı yerden. Sen, böyle bir gazeteci oldun. Benim dost olmakla iftihar ettiğim bir meslektaşımdın. Ve adam gibi adamdın; insandın. Her insanın kaderini yaşadın; öldün. Ama inan bu kubbede hoş bir seda bırakmayı başardın.
Güle güle Mehmet Aliciğim... Allah rahmet eylesin.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.